Oyuncu, Yönetmen, Oyun Yazarı Yiğit Sertdemir İBB Şehir Tiyatroları’ndaki cadı avını yazdı. Evrensel Gazetesi’nda yayımlanan yazıyı olduğu gibi aktarıyoruz.

Galiba ilk kez bir yazıyı yazarken bu kadar zorlandım. Onlarca giriş cümlesi, yüzlerce sözcük, binlerce dakika eksildi bilgisayar başında. Neden yazamadığımın izahı zor değil. Hayır; aman sözün ucu kime dokunur, aman başıma bir iş gelir mi, aman sıradaki ben olur muyum falan değildi güçlük. Beni tanıyan öyle olmadığını bilir. Hayır sorun çok daha karışıktı.

Bir acıyı, acıya dışarıdan bakamadan tariflemek ziyadesiyle içsel ve ister istemez duygusal kelimelerle olabiliyor ancak. Hele ‘acılıyım’ maskesi takmamayı kendinize öğütlediyseniz daha da fazla. Birilerinin ‘haydi meseleye dışarıdan bakalım’ gayretini saygıyla karşılamakla birlikte, akıl bazen durayazıyor işte. İstemesen de. Ne ki ben de öyle bir mesafe kuramadım üstüne yazma gayretine girdiğim meseleyle. Düzeltiyorum. Sanatla. Düzeltiyorum. Kurumla. Düzeltiyorum. Kişilerle. Düzeltmiyorum. Kişilerle.

Şakalı bir üslupla, ironik cümleler silsilesini yardıma çağırıp, mizaha güvenerek bir yazı yazmaktı maksadım. Gülemedim. Kaldı ki, ‘haydi meseleye dışarıdan bakalım’ dediğimiz anda, bir hayli gülümseme ve kahkaha eşlik edecektir bize. Zira olanlar komik. Misal:

Sanat denilen şeyin binlerce yıllık tarihinde, darbe sözcüğünün peşinden giden bir tane bile GERÇEK (yalaka falan demiyorum yanlış olmasın) sanat kurumu/sanatçı bulamazken; 102 senelik GERÇEK bir sanat kurumunu, kurumun ‘sanatçı’ çalışanlarını böyle bir yafta ile bağdaştıracak denli tehlikeli ve talihsiz eylemi gerçekleştirmek… Komik. Komik zira, sanatçılar bu kurumun içine ancak mezun olduğu konservatuarlar nispetinde ‘yapılanabilirler’. Sanatçı darbenin değil devrimin peşindedir. Aman ürkütmesin ‘devrim’ sözcüğü bazılarını. Başına ‘sessiz’ getirdiğimizde, her görüşten kişi hiç değilse ‘kavram’ üzerine uzlaşır herhalde. Yazdıklarımdan, ‘Eğer böyle bir yakıştırma yapmaya niyetiniz varsa, kurumda sanatçılar ve birbirine sarılıp, en kötü günlerde yan yana durmuş, birbirine neredeyse canını emanet etmiş, terzisinden, aksesuarına, dekorcusundan, tasarımcısına değin onca ağabey, abla, akran, kardeş en sondadır hatta klasman dışıdır’, anlamı çıkabilir. Nasıl da keskin bir yargı değil mi? Ne cüret? Yani ben kim oluyorum da, misal: ‘Bu listeyi hazırlayan kişi ya da kişiler her kimseler, asıl maksatları kendilerine yönelmesi muhtemel soruşturmalar, kovuşturmalara karşı öğretmene cici görünmek için konuşanlar listesine bol keseden çarpılar eklemek ve fırsattan istifade, hiçbir kabahatleri olmayan ama bir şekilde niyeyse hoşlarına gitmeyen sanatçıların bir kısmını atarak gündem değiştirmeye çabalamak olsa gerek’ gibi bir çıkarsamada bulunuyorum? Ne münasebet? Vicdanım el vermez böyle bir yaftalamaya. Vermez. De… El insaf. Behey listeyi hazırlayan kişi/kişiler… Sizin vicdanınız nasıl el verdi böyle bir bühtan etmeye? Rızıkla oynamak hangi meşrepte sevaptır? Haksız yere bir kimsenin onuruyla oynamak, hangi kitapta farzdır? Yazıklar olsun… Desem… Mesela… Neler olur görelim…

Sanatı, özelinde tiyatroyu destekleyen bir cemaat yapısı bilinmemekle beraber; darbeyi, cinayeti ve hileyi destekleyeni/gerçekleştireni gördüğümüz şu acılı günlerde, tiyatrocuyu bir terör örgütü olarak nitelendirilmiş cemaatle ilişkilendirmeye çalışmak, günü gelince hikayeyi anlatacak olanlarla, hikayenin kötü adamlarını birbirine karıştırmaktır. Kuşkusuz medya maymunu edilmiş kimi şarkıcılar, sunucular vs. vardır. Bu kişilere sanatçı denemeyeceğini kabul edebiliriz zannımca. Ama oradaki meselenin ‘duygusal’ karşılıkları olduğu; bu kişilere mal, mülk, şöhret, para, pul getirdiği de ortadadır. Üzülerek ve bir o kadar iftihar ederek söylemek gerekir ki, tiyatronun ‘para’ ile ilgisi yoktur. Hele ki parmak sallanarak ötelenmiş olan bizlerin, sihirli ekranlara teslim olmuş bugünkü kültür yaşamımızda, bırakınız mal mülkü, an itibariyle kıçına alacağı dona bile parası yoktur. İroni değildir.

Ne istedilerse verilmiş birileri ile istediklerinin hiçbiri verilmemiş birilerini eşleştirmeye çalışmak, ister istemez akla başka soru işaretlerini getirir. Misal ‘cadı avı’ derler. Derler, çünkü makûs tarih ve talihimizde bunun örnekleri çoktur. Üstelik, neredeyse usulsüz bir şekilde, taşeron bir ‘temizlik firması’ tarafından çalıştırılan kişilerin, uçan süpürgesiyle simgeleşmiş cadılara benzetilmesi, temizlikçilerin süpürgecileri temizlemesi… Evet komik. Nihayetinde, ‘liyakat sahiplerince’ değerlendirilebilecek performanslarını yetersiz bulmak, kağıt üzerindeki akıl almaz hakları bilmem ama, kelimenin en hafif hali ile had bilmezliktir. Örnekleyelim; önemli bir ameliyatın tam ortasındaki cerraha, mezarlıklar müdürlüğünden birinin gelip ‘performansın düşük’ diyerek el çektirmesi, bir hak gaspı olduğu kadar, orada yatmakta olan garip için hayati bir mesele, el çektirenin mezarlıklar müdürlüğünden geldiği anımsanırsa da bir hayli ironiktir. Sana ne? Cerrah gelip sana ‘buraya gömme’ diyor mu?

Uzar bu mevzu. Yazının başına döneyim. Şu acı kısma.

Önce bir açığa alınma ile karşı karşıya kalan altı arkadaşımız vardı. Her biri yetkinliklerine, insancıllıklarına, tiyatro tutkularına, demokrasi ve barıştan yana oluşlarına gözü kapalı kefil olabileceğim kişiler.  Aralarında ben oyuncuyken yönetmenim olmuş, ben yönetmenken yardımcım, oyuncum olmuş, aynı sahneyi paylaştığım, aynı acıda sarıldığım kişiler var. Kaldı ki hiç öyle olmayan, denk gelemediğimiz biri de var içlerinde. Ama ne gam. Ben kefilim ki eminim rollerimiz farklı olsaydı şimdi o da kefil olurdu bana. Mesele bu değil ve hiç olmadı aslında.

Alelacele ‘performans düşüklüğü’ bahanesiyle işten çıkartılan yirmi arkadaşım geldi sonra. İçlerinde tıpkı diğer altı kişi gibi, aynı sahneyi paylaştığım, yönetmeni olduğum, öğrencim olan, aynı masada karşılıklı sarıldığım, derde düştüğümde yanımda biten, bir şey üretmeye kalktığımda soru bile sormadan yanımda olan, dara düştüğümde bana nefes veren kişiler var. Bazılarınıysa sahnede gördüm yalnız, aynı üretimin içinde olamadık geçen zamanda. Ama ne gam. Ben kefilim ki eminim rollerimiz farklı olsaydı şimdi onlar da kefil olurdu bana. Mesele bu değil ve hiç olmadı aslında.

Türkiye’de ölçekleri farklı olmakla birlikte sayısız sanat kurumu var. İyi ki de var. Bunlardan belki de en köklüsü Darülbedayi. Kuşkusuz aşağıda sıralayacağım şeyler, diğer sanat kurumları için de geçerlidir. Ama ben şu an yukarıda değindiğim meseleleri yaşayan ve yarın diğer kurumlarda yaşanmamasını gönülden isteyen fakat ne yazık ki emin olamayan -ki geçtiğimiz dönemlerde BBT’deki gibi örneklerini gördük maalesef- bir Darülbedayi’li olarak yazıyorum… Şehir Tiyatrosunu dışarıdan veya içselleştirmeden güya içeriden değerlendirmenin neticelerini gördüm, biliyorum. Eleştirilecek onca noktası olduğu, hem yönetim biçimi hem üretimleri açısından hataları, eksikleri olduğu aşikar. Kuşkusuz öyle. Olmalı da zaten. Aksi sanatın doğasına aykırı olurdu. Ama bu yazıdaki asıl konu, bu tiyatronun pek de eşine rastlamadığınız ‘aile’ geleneğinin ne denli güçlü olduğudur. Elbette her ailede de sorunlar vardır; büyükler, küçükler, kavgalar, görüşmemeler, kopukluklar, fikir ayrılıkları vs. Ama en ufak bir acı yahut sevinç ile karşılaştığında da birleşir. Bazen bir cenaze, bazen bir düğün… Şehir Tiyatrosu böyledir… Ne denli çatışırsa çatışsın içindekiler, en ufak bir acı ile karşılaştıklarında tek yürek olmayı başarırlar. Üstelik bühtancıların aksine, yalan da söylemeyi tercih etmezler bela açmak için birilerinin başına, ahlaksızlıkla işleri yoktur. Gücü buradadır. Acını hafifletir, yarın rahat nefes alabilmeni sağlar. Bu kurumda aynı tahtaya basan her kişi, er ya da geç bunun ne demek olduğunu anlar ve yaşar. Ve buradan haksız yere uzaklaştırılan her kişi, aileden koparılmış biri gibidir. Dışarıdan bakıldığında romantik ya da inandırıcılıktan uzak gelebilir söylediklerim. Ama bu kurumda yıllarını geçirmiş herhangi birine sorsanız, alacağınız yanıt bu olacaktır. Şimdi de farklı değil durum. Aileden kardeşlerimiz, ağabeylerimiz, kuzenlerimiz, yeğenlerimiz bize sormaksızın uzaklaştırılıyor. Suçsuz yere. Sizin ailenizde olduğunu düşünün. Birden gelip kardeşinizi alıyorlar ve ‘artık sizin ailenizden değil’ diyorlar. Ne yapardınız?

Sahi…

Ne yapalım?

Ben bu insanlarla aynı kuliste dertleşemeyeceğim. Aynı sahnede ter dökemeyeceğim. Aynı üretim için heyecanlanamayacağım. Aynı alkışı alamayacağım. Aynı eleştiride geçmeyecek ismimiz. Hayallerimizi aynı perdede gerçekleştiremeyeceğiz. Bu kurumda yeni anılar üretemeyeceğiz beraber. Gerektiğinde kavga bile edemeyeceğiz. Prova aralarında yemek yiyemeyeceğiz aynı masada. Oyunun ilk günü heyecandan el ele tutuşamayacağız sahneye çıkmadan az önce. Aynı tepside yanan bir mum olamayacağız zamanı geldiğinde…

Neden?

Birileri bühtan etti çünkü. Haksızca.

Ne yapalım şimdi?

Sahi…

Ne yapalım?

Yutkunayım… Toplayayım… Düzgün cümleler kurayım…

Özetle…

En yakın zamanda bu korkunç hatanın telafi edilmesi, bu hataya sebep olanların ortaya çıkıp cezalandırılması ve 102 senelik kurumun aydınlık bir yarın inşa etmek için bir arada durabilmesi dileğiyle…

Yiğit SERTDEMİR (**)

(*) Bühtan: Kara çalma, iftira.
(**) Oyuncu / Yönetmen / Oyun Yazarı

Kaynak: Evrensel

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here