Selçuk Yöntem: “Olumlu Yönde Kullanılan Kıskançlık ve Hırs, Sanat İçin Gereklidir”

Ayçe Özyiğit
5687 Görüntülenme

Selçuk Yöntem’i anlatmak için kelimeler yeterli olur mu bilinmez. “Usta oyuncu”, “büyük duayen” gibi tabirlerin kendisinin oyunculuğu karşısında hafif kaldığını söyleyebilirim. İzlediğimiz karakteri ete kemiğe büründüren, o karakteri canlandıran oyuncunun ikna kabiliyetidir bir bakıma.  Selçuk Yöntem’i pek çok oyuncudan ayrı kefeye koymamın bir nedeni de bu. Büründüğü her karakteri gerçek hayattan biri olarak kabul ettiren Yöntem’i, sahnede izlemenin verdiği keyif ise paha biçilmez. Şu sıralar, sahnelerde serüvenine devam eden oyunlardan biri olan Amadeus oyunun en “sevimsiz” karakterini büyük bir “hayranlıkla” izlemenizi sağlayan da Selçuk Yöntem’in oyunculuk gücü. Televizyonda Selçuk Yöntem’den izlediğiniz tüm karakterleri unutun derim. Çünkü sahnede izleyeceğiniz Yöntem’i eminim siz de daha önce hiç böyle görmediniz.

Selçuk Yöntem ile Amadeus oyunu üzerine çok hoş bir söyleşi gerçekleştirdik. Oyunu farklı boyutları üzerinden ele aldığımız bu söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz…

Ayçe Özyiğit: Oyunla ilgili söyleşiye geçmeden önce, özellikle altını çizmek istediğim bir durum var.  Yaşamış olduğumuz pandemi döneminin tiyatroya, tiyatroculara çok fazla zararı oldu. İlk vaka açıklandığında öncelikli olarak kapatılan mekanlardan oldu tiyatrolar. Tiyatro oluşumlarının ve tiyatrocuların ısrarlı mücadelesi olmasa, şu an hala kapalı bile olabilirlerdi. Nihayet sahneler pandemi tedbirleriyle açıldı. Alınan önlemleri, ben gördüm, biliyorum. Fakat daha etkili olması için sizin ağzınızdan da yazmak istiyorum. Seyirci tiyatro salonlarına gelirken endişelenmeli mi?

Selçuk Yöntem: Hakikaten sosyal mesafeye çok dikkat ediyoruz. Çünkü sonuçta söz konusu olan kendi hayatımız, çevremizdeki insanların ve sevdiklerimizin hayatı. Yeni normale alışırken bir süre bu disiplin içinde yaşamak zorundayız. Biz de onu elimizden geldiğince iyi yapıyoruz. Tiyatroya herkes “HES koduyla” alınıyor. Salon içinde maskesiz durmak kesinlikle yasak. Tüm oyunu maske ile izlemek zorundasınız. Sayısal olarak yarı yarıya salonları dolduruyoruz. Tanışıyor olsalar dahi, iki kişinin arasında bir koltuk boş bırakılıyor. Salon girişlerinde mutlaka el dezenfektanları bulunduruluyor. Çıkışlarda da oluşabilecek kalabalığı, sosyal mesafe ihlalini önlemek amacıyla, seyirciyi kesinlikle aynı anda dışarı çıkarmıyoruz. Herkes kendi sırası geldiği vakit dışarı çıkıyor.

Ayçe Özyiğit: Teşekkürler… İlk sorumu, 1997 senesinde Can Gürzap rejisiyle sahnelenen Amadeus oyununa dair sormak istiyorum. Ben o oyunu seyrettiğim zaman 14 yaşındaydım. Belki yaşımın küçük olmasından kaynaklı ama, sanki o oyunun daha ağır, daha kasvetli bir yapısı vardı diye hatırlıyorum. Işıl Kasapoğlu’nun Amadeus’u biraz daha yumuşatılmış, oyuna espri katılmış, daha bir hikayeleştirilmiş gibi geldi gözüme. Siz 1997’deki Amadeus oyununu izlemiş miydiniz?

Selçuk Yöntem: 1985 senesindeki versiyonunu izlemiştim. Can Bey’in rejisini izlemedim. Esasında bizim yumuşattığımız bir şey olmadı. Aynı teksti kullandık. Bunun tamamen bir yorum meselesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü tekst aynı. Biz zamanın ritmine uyduk esasında. Zamanın ritmi değil de, “olması gereken ritim” demek daha doğru olur. Benim tiyatro anlayışımda da bu böyle. Ben ritimsiz, ağır aksak akan dramatik yapıları pek sevmiyorum. Bu konuda Işıl’la da kafamız uyuştu. Işıl’la önceden çalıştığımız oyunlarda da zaten öyleydi. Onun için sadece “iç ritmi, akışı daha enerjik” bir halde değerlendirdik. Çünkü öyle olması gerektiğine inandık. 

Ayçe Özyiğit: Mozart’ı Salieri’nin öldürdüğüne inanıyor musunuz diye sorsam?

Selçuk Yöntem: Doğrusu ben öyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Tabii böyle tarihsel bir söylenti de var. Bence bu yapıyı “Peter Shaffe”r çok güzel değerlendirmiş. Çünkü Salieri gerçek hayatta, oyunda olduğu gibi kötü bir besteci değil. Hatta çok önemli müzik adamları da onun çok iyi bir besteci olduğunu söyler. Bu durumu, oyunda dramatizasyonun da getirdiği bir espri olarak değerlendiriyorum. Çünkü Salieri,” Tanrı ile olan kavgasını”, kendi yeteneksizliği üzerinden, Mozart’la kavga ederek çıkarmak zorundaydı. Peter Shaffer da bunu dramaturgi olarak çok iyi değerlendirmiş, kullanmış. Yine de tarihsel olaylara baktığımız zaman böyle bir söylenti var olsa da, ben Mozart’ı Salieri’nin öldürmüş olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. 

Ayçe Özyiğit: Amadeus oyunununda Salieri kendisinden nefret ettirecek kadar kötü bir karakter. Fakat Selçuk Yöntem’i Salieri olarak izlediğimiz zaman bu nefret edilesi adama hakkını veriyor, kızamıyoruz, öfkelenemiyoruz. Hatta onu sempatik bulan bile var. Bunun nedeni sizin karakteri “yorumlayışınız” mı yoksa bizim Selçuk Yöntem’i “iyi bir insan” olarak benimsemiş olmamız mı?

Selçuk Yöntem: Aslında, kötü insanların da toplum içinde iyi yönleri, sempatik bir tarafları mutlaka vardır. Kötü karakteri, salt kötü olarak; kötü olduğunun üzerine basa basa yorumladığınız zaman orada verilmek istenen duygu bence biraz eksik kalır. Çünkü bir insanın kötü olup olmadığını belirli bir sürede anlayamazsınız. Kötülük, yaşanan olaylarla, “gerçekleştirilen eylemlerle” ortaya çıkar. Salieri, Mozart gelene kadar böyle kötü bir adam değildi. Zaten kendisi de; “Mozart’ın gelişi beni mahvetti, hayatımı çürüttü, kokuşturdu” diyor. Mozart geldiği zaman uyanıyor içindeki kötücül duygular. Bunu da oyunun başından itibaren her türlü ortamda kötü olarak yorumlamak, bence karakterin “rengini” kaybettirir. Hani denir ya; “hiç ummazdık o adamdan, nasıl böyle bir şey yaptı?”diye. Ben de oyunu “hayatın gerçeklerine” göre değerlendirdim. Salieri de insan. Onun da muhakkak sevecen bir tarafı, sempatik bir yanı vardır diye düşündüm. Ortaya da böyle bir sonuç çıktı. 

Ayçe Özyiğit: Peki Amadeus metni Salieri’ye çok zalim davranmıyor mu? Böyle baktığımızda Salieri’ye yüklenmek hata gibi geliyor. Neticede Viyana’da kalma konusunda ısrar eden kişi Mozart. Farklı seçimler, farklı tercihlerle kaderine başka yön çizebilirdi. Mozart için biraz da kendi hayatından kendisisorumlu diyemez miyiz?

Selçuk Yöntem: Evet, metin Salieri’ye zalim davranmış, ama bir “oyunculuk dramatizasyonu” olarak da çok iyi davranmış. Salieri, bir aktörün varyasyonlarını değerlendirebilecek bir rol. O açıdan da esasında aktörü, yani beni ilgilendiren taraf bu oluyor. Onun için bence öyle olmasında da hiçbir mahsur yok. Belki Mozart Viyana’ya gelmeseydi böyle bir şey olmayacaktı, ama oyunda Mozart’ın çok önemli bir besteci olduğunu vurgulayan bir taraf da var. Çünkü Mozart’ın müziğini duyduktan sonra Salieri’nin bütün dünyası değişiyor. “Niye ben onun gibi beste yapamıyorum?” düşüncesi O’nu daha da çılgına çeviriyor. Bunu bir “kompleks” olarak da değerlendirebiliriz. Çünkü gerçekten de Mozart çok güzel eserler vermiş. 

Ayçe Özyiğit: Figaro’nun Düğünü sahnesinde Salieri şöyle bir cümle kuruyor: “Ben müziğin yoğunluğundan gözyaşlarımı tutamazken imparator esniyordu.” Esasında Mozart’ı sevmiyor, hatta ondan nefret ediyor. Öte yandan O’nun müziğini anlayabilen tek insan olarak da kendisini görüyor. Salieri’yi Mozart’ı yok etmeyi isteyecek kadar öfkeli yapan ne? 

Selçuk Yöntem: O’nun kadar iyi olamadığı için Mozart’tan nefret ediyor. Gerçekte Mozart’ın müziğine hayran. Kendisi de bir besteci olduğu için kompozisyonu bir tek o anlıyor. O’nun müziğinden bir tek o etkileniyor. Yüzüne karşı da söylüyor hatta “senin müziğini dinlemek için her yere gelirim ben” diye. Salieri’nin öfkesi, kıskançlığından kaynaklı. Çünkü Mozart gibi iyi bir besteci değil. Biliyorsunuz, Mozart herhangi bir düzeltme yapmadan, olduğu gibi yazıyor bestelerini. Müsveddesini yapmıyor. Constanze, tek nüsha olduğunu dile getirdiğinde Salieri, “düzeltilmiş son nüsha gibi” diyor ya… Böyle bir insan da kıskanılacak bir insan doğrusu. 

Ayçe Özyiğit: Konu açılmışken, ben mi öyle sezdim yoksa Mozart’a da biraz haksızlık mı yapılmış? Evet, müziğini yapmak Mozart için çok kolaymış ama oyunda sanki hiç uğraşmadan, emek sarf etmeden bestelerini yapmış gibi gösteriliyor.

Selçuk Yöntem: Öyleymiş ama… Öyle bir adam Mozart. 34 yaşındayken kaç yüz tane eser bırakan birisi başka türlü yapamazdı ki zaten. Kafasında her şey hazır. Sanki dünyaya görevli gelmiş ve gitmiş gibi.  O’nun için, “gökten mi geldi yoksa bunları yazarak görevini gerçekleştirip göğe mi gitti?’ denilir. Ancak böyle bir beyin, böyle bir yeteneksen o yaşta o kadar eser ortaya koyabilirsin. 

Ayçe Özyiğit: O halde soruyorum… Mozart dahi mi? Yoksa iyi bir eğitim almış besteci mi?

Selçuk Yöntem: Mozart bence bir “dahi”. Nice iyi eğitim alan insanlar var adı sanı bile duyulmuyor. Ortaya iyi bir eser bile koyamıyorlar. Eğitim başka bir şey -evet şart bir şey, ama senin içindeki o yetenek olmazsa eğitimin sana katacağı pek bir şey olmuyor. Oluyor evet, ama “imza atamıyorsun hayata”. Mesleğine imza atamıyorsun. Kitleler tarafından tanınamıyorsun. Bana göre o bir yetenek. Eğitimin de tabii ki ona yardımcı olduğu yerler oldu. Zaten müzik yapmaya 10 yaşında başlıyor. 10 yaşında harika bir “virtüöz” olarak çıkıyor ortaya. Onun için, bana göre de dünyaya görevli olarak gelmiş, işini yapmış ve gitmiş. 

Ayçe Özyiğit: Mozart döneminde en fazla para kazanan %5’lik kesimin içinde yer aldığı söylenir. Öte yandan, son derece yoksul bir halde, sıradan olarak nitelendirilen halk mezarlığına gömüldüğü biliniyor. Biz oyunda paramparça bir Mozart izliyoruz. Dağılıyor, yıkılıyor, toparlanamıyor. Çok fazla trajedi barındırmıyor mu oyun?

Selçuk Yöntem: Ama bu bir oyun ve oyunun da varyasyonlarının olması, iniş çıkışların olması lazım. Hatta “çok iyi kurulmuş bir oyun düzeni”. Başlıyor, gelişiyor, doruk noktası oluyor ve iniyor. Biz bunu yaşamdaki gerçeklik olarak değil de, oyun olarak değerlendiriyoruz. Zaten oyunun en büyük özelliği de bir sanat eserinin herhangi bir yerde gerçek yaşamdan esinlenip bunu çok doğru, “inandırıcı” bir şekilde ortaya koymak değil mi? Peter Shaffer da öyle yapmış. 

Ayçe Özyiğit: Son olarak; sizce sanat ateşinde iyiliğe ne kadar yer vardır?

Selçuk Yöntem: O da Peter Shaffer’ın bir lafı. “Kıskançlık ve hırs”, sanat ortamında çok gerekli iki duygudur ama bizler onu olumlu yönde de kullanabiliriz. Olumlu kıskanıp, olumlu hırslanabiliriz. Bunları “ben de onun gibi olayım, ben ondan daha iyi olayım” diye çok iyi bir niyetle değerlendirebiliriz. Bu şekilde değerlendirdiğimiz zaman iyi sonuçlar alabileceğimize de inanıyorum.  Ben hayatımda hep buna inandım ve böyle de inanmaya, bakmaya devam edeceğim. Ama hayattaki kontrastları, dinamik çatışmaları çıkarmak için böyle değerlendirmeler de o yazarın ustalığından kaynaklanıyor. Onun için, “sanatta iyiliğe yer yok” derken, hırs da kıskançlık da olmalı demek istiyor. O “kıskançlık” duygusu olmadan ruhumuzda bir “ateşleme” olamaz demek istiyor aslında. Ben olumlu olarak yorumladığımda öyle değerlendiriyorum onu.

Ayçe Özyiğit: Çok teşekkür ederim Selçuk Bey.

Selçuk Yöntem: Ben teşekkür ederim…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku