Semih Çelenk: “Tiyatro, kendi içine kapanacak en son sanattır!”

Sema Elcim
2432 Görüntülenme
Semih Çelenk: “Tiyatro, kendi içine kapanacak en son sanattır!”

Düşünsellik ve oyunsuluk, bir tiyatro oyununun en gerekli iki boyutudur!

Seyirciyi hesaba katmayan bir tiyatro olamaz!

Anlatacaklarınız; “size çok ilginç bir şey anlatacağım” önermesini karşılıyorsa, oyununuz yazmaya değerdir!

Bunlar, Galata Perform’da tanıma imkânı bulduğum Semih Hoca’nın dersinde, alabildiğim notlardan bir kaçı. Saatler süren derste sadece bunları söylemedi elbette Hoca… Tanıyanlar bilir! Semih Hoca tiyatro anlatırken, muzipçe pırıltılar gezer gözlerinin içinde, hele de söz Balıklıova Köy Tiyatrosu’na geldiyse… Öyle coşkuyla anlatır ki, tek kelimesini kaçırmamak için ne not alabilirsiniz, ne de sonraki cümlesini unutacağı endişesiyle araya girip soru sorabilirsiniz. Hele de Hoca “ben sigara içmiyorum, isterseniz ara vermeyelim” dediğinde, en azılı tiryakilerin bile şevkle baş salladığına hayretle şahit olursunuz…

O günden beri Semih Hoca’yı bir daha dinleme fırsatını kollayan ben, sonunda bu arzuma kavuştum ve kendisiyle, son kitabı “Rüzgâr Bilgisi”, uyarlayıp yönettiği “Marx İstanbul’da” ve yazıp yönettiği “Gelin Tanış Olalım” oyunları hakkında çok keyifli bir söyleşi yapma imkânı buldum. Son dönem gündeme geldiği Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölüm Başkanlığı görevinden alınması konusuna ise devam eden hukuki süreç nedeniyle değinmemeyi tercih ettim. Kaldı ki Hoca;

“Ne kadar kaçsan da buluyor seni…karası hayatın…bütün kiri pası göğün düşmüş suya…öyle boz bulanık…memleketin bütün günahları…ayakyoluna çevirmişler denizi…onda görüyorlar hacetlerini besbelli…küçüğü büyüğü…yine de o sessiz, şikayetsiz…vakur bir derviş…kaderidir denizliğin bu diyor…Nazım’ın da kulağına söylediğim” dizeleriyle tüm bunlar yaşanmadan çok önce özetlemişti son zaman ve her zaman yaşananları. Bu nedenle ben, üretimleriyle ilgili merak ettiklerimi sordum kendisine…

pastedGraphic_1.png

Bu yıl; “Rüzgâr Bilgisi” adlı şiir kitabınız çıktı; uyarlayıp yönettiğiniz “Marx İstanbul’da” adlı oyun prömiyer yaptı, hem Almanya, hem de Türkiye’de seyirciyle buluştu; Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölüm Başkanlığı görevinden alındınız; Gelin Tanış Olalım oyunu, yaz boyu turnede bir çok il ve ilçede sahnelendi… Bunlar benim bu yıl yaşadıklarınızla ilgili dışarıdan gözlemlediklerim. Diğer gelişmeleri sizden dinlemek isterim. 2019, geçmiş yıllardan daha mı hareketli, yoksa Semih Çelenk’in hayatı hep mi böyle (….)? Boşluğa hangi kelimeyi koymak doğru olur sizce?

Aslında genel olarak çok koşturmacalı bir hayatım var. Okulda dersler ve diğer sorumluluklarım. Artı dışarda sanatsal olarak yürüttüğüm işlerim. Bir de tez, projeler, raporlar vb. ile gecelerinize bile sirayet eden bir iş akademisyenlik. “Gelin Tanış Olalım” üçüncü sezonunda önceki iki sezondan daha fazla oynandı. Haziran ayında dördüncü yıla girmiş olduk. Ocak ayında oyunun kitabı da yayınlandı. Ben de oyun bitimlerinde oyunun kitabını imzalamak için oyunlara daha çok gider oldum. Hemen sonrasında son 6-7 yılda yazdığım, yayınladığım şiirlerin toplamı Rüzgâr Bilgisi yayınlandı. Her iki kitapla da ilgili söyleşi programları olmaya başladı. Tabii burada çok göze görünmeyen bir şey var. Bizim bir de köy tiyatromuz var. Balıklıova Köy Tiyatrosu. “Deliler Boşandı” oyununu çıkarttık onlarla da. Bu arada İzmir’de sanatçı ve eğitmen arkadaşlarımızla Büyükşehir’in desteğinde yürüttüğümüz 8 mahallede sürdürülen Mahalle Tiyatroları var. Onların da ikinci yılı bu yıl. 17-20 ekim tarihleri arasında 8 mahallenin 8 oyunu prömiyer yapacak. Bunun yanında Tiyatroevi’nde yaptığım “Çirkin” 6 yıldır oynanmayı sürdürüyor. Bu yılda Howard Zinn’den uyarladığımız “Marx İstanbulda” oyununu yaptık Tiyatroevi’nde… Henüz 6 oyun oynadı. O oyun da Eylül’de yeni sezonunu açacak. Bu arada yeni sezon için Bir “Galile” uyarlaması düşünüyorum. Çalışmaya başladım. Evet, bütün bunların içinde okulumuzun elverişli olmayacak bir binaya taşınma sürecinde eğitmen ve bölüm başkanı olarak görevim gereği idari makamlara usulüne uygun bir uyarıda bulunmuş, tiyatro eğitiminin özel bir eğitim olduğunu ve özel mekanlar gereksindiğini söylemiş ve bunu bölüm kurulu kararı olarak da ayrıca arkadaşlarımla gerekli makamlara iletmiştim. Bunun sonucunda idare tarafından bölüm başkanlığı görevimden alındım. Mesele bir hukuki sürece girdiği için bu konuda yorum yapmak istemem. Sürecin sonunu bekleyeceğim. Malum, hukukun kestiği parmak acımaz. 

pastedGraphic_2.png

Marx, neden İstanbul’da? Bize anlatmak istediği bir derdi mi var? Ölümünden 136 yıl sonra, doğum günü olan 5 Mayıs’ta, Kadıköy’de bir sahnede… Neden çıktı karşımıza? Ne kadar kalacak İstanbul’da?

“Marx in Soho” on yıl önce kaybettiğimiz Marksist tarihçi Howard Zinn’in bir konferans-oyun olarak görevci bir biçimde meydana getirdiği bir oyun. Yazıldıktan bir süre sonra Genco Erkal rejisi ve oyunculuğuyla Türkiye’de oynanmıştı. Bu oyunda Marx kendi hakkındaki önyargıları, yanlış anlaşılmaları, yanılgıları düzeltmek için öte dünyadan aldığı izinle ölmeden önce yaşadığı Londra Soho’ya dönmek ister. Ama dilekçesi yanlış anlaşılır ve New York Soho’ya gönderilir. O da Soho fonunda bugünün dünyasını ve Amerika’yı eleştirir, kendi dediklerinin sağlamasını yapar. Biz bu fantaziyi biraz daha ileri götürdük. Öte dünyada evraklar karışır ve Marx eğlenmek istediğini düşünülerek  Beyoğlu’nda aynı adlı bir mekana gönderilir. O mekana kıyafetinden dolayı ve damsız olduğu için alınmaz. Marx’ın İstanbul macerası da böyle başlar. Hikayesini İstiklâl’de insanlara anlatmaya karar verir. Yaşadığımız ekonomik, siyasal durumların tarihsel  bir perspektiften görmenin iyi olacağını düşündük. Çünkü yabancılaştırmayı kıran en önemli etken uzak ve farklı bir bakış açısıdır. Bir de oyunun konferans biçimindense şimdiyi ve o anı önemseyen bir oyun formuna dönüşmesi gerekiyordu. Bunu da becerebildiğimizi düşünüyorum. Takdir seyircinin… Sezon sonunda çıktığı için ısınma adına 6 oyun oynadık. Asıl macerası yeni sezonla birlikte başlayacak. 

Marx hakkında hiçbir fikri olmayan bir seyirci bu oyunu seyrettikten sonra hangi duyguyla ayrılır acaba tiyatro salonundan? 

Bunu ilk oynadığımız oyunlarda ölçmeye çalıştık. Kimisi için çok karmaşık kimisi için çok basit geldi. Biz ortalama bir ölçü tutturmaya çalıştık aslında. Tarihsel kişiliğine tam sadık kalmamızı gerektirmeyecek bir bahanemiz vardı. Ölmüş gitmiş artık. Sonra bir daha geri gelmiş ve o rahatlıkla bakıyor dünyaya. Tarihsel olarak olmamış bir zamanı anlatıyoruz. Yüklerinden arınmış, başka bir düzleme ait. Biraz dervişane davranıyor bu yüzden. Ama heyecanını da yitirmemiş. Provalarımız sırasında iktisadi açıdan, Marx’ın kuramı ve eserleri bakımından yanlış yapmamaya gayret ettik. Çokça okuduk. Bu süreçte değerli hocamız Prof.Dr.İzzettin Önder bize büyük destek oldu. Arkadaşça, dostça yanımızda oldu. Başımız sıkıştığında aradık. O’nun oyunumuza katkısı büyüktür. Seyircilerimizin de ilk oyunlarda bir iki düzeltmesi ya da eleştirisi de oldu. Onları da değerlendirdik. Oyunun uyandırdığı ilgiden çok memnunuz. Marx da merak ediliyor. Marx’ın bugüne nasıl baktığı da. Aslında bu yarı kurgusal yâri fantastik de olsa, Marx’ın ve o’nun kuramının bugünün karmaşık ve yabancılaşmış dünyasını nasıl yorumladığı da merak edilen bir husus. Ve biz de bunu tiyatral araçlarla çok ciddi bir biçimde yaptığımızı düşünüyoruz. Oyunun eğlencesini kaybetmeden elbette. 

Marx gibi tarihsel öneme ve ağırlığa sahip bir kişiye, böyle fantastik bir hikâyede yer verilirken, mizahla ilişki nasıl kurgulandı?

Mizahi bir oyun yaptığınızda her zaman için doz çok önemlidir. Tıpkı ilaç gibi. Bir doz yetersiz olabilir. İki doz doğru. Üç doz ise öldürücü. Aristoteles bununla ilgili bir belirleme yapar. “Kavranılmayacak kadar büyük olmamalı. Görülmeyecek kadar küçük olmamalı” Dozun da ötesinde mizahın rengi de zamanlaması da çok önemli. Biz Marx özelinde bunu yapabildiğimizi düşünüyoruz. Ancak seyirci komedide oyunu hem bozan hem de gülmeceyi çoğaltan bir işlev görebiliyor. Seyircinin tuzaklarına da düşmeden Marx’ın tarihsel kimliğini de, ciddiyetini de sulandırmadan ama gülmeceyi de elden bırakmadan, kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi üzerinde yürüyoruz. Çok kolay değil tabii. Bu denge oyundan oyuna bile değişebilir. 

pastedGraphic_3.png

2016’dan beri sergilenmekte olan, sizin yazıp yönettiğiniz Gelin Tanış Olalım oyununu duymayan kalmamıştır sanıyorum. Fırat Tanış’ın, Türkiye haritası üzerinde az ya da hiç tiyatro tüketiminin olmadığı şehirlere bu oyunu götürmek için gönüllü olması, oyunun geniş spektrumu hakkında bir fikir veriyor olsa da, bu oyunun içeriği, bunca zamandır ulaştığı seyirci sayısı ve bu başarının sebepleriyle ilgili olarak sizi dinlemek isterim. 

Tabii… Oyunun önsözünde de broşüründe de yer alan kimi cümlelerle başlamak isterim. Şöyle demiştik üç yıl önce oyuna başlarken… 

“Gelin Tanış Olalım” bir Abdal hikâyesidir. Bugünden bir Abdal anlatır hikâyeyi… Bu hikâye, her şeyin ateş ve kül olduğu, rüzgârların külleri savurduğu, avuçlarımızın bomboş kaldığı bir kâbusun ortasında sıçrayıp uyandığımızda anlatıldı. Hayatın kutsallığını, suyun, toprağın doğurganlığını, göğün her şeyi saran muhteşem yüzünü, yağmurun rahmetini, göğün kanatsız kalmış bulutlarını, o kadim sıradağları, yollar boyu yıllar boyu aradığımız hakikati, en çok da o yolları, bir yere varmasa da baş koyduğumuz, revan olduğumuz, yoldaş olduğumuz o yolları, karıncaların çalışkanlığını, karacaların sevinçli sekişini, kuzuların melemesini, o suya giderken görülen o kara gözlü, kalem kaşlı, sevdasına yandığımız, deli divane olduğumuz o yâr’ı, o’nun kipriğinin kaşına değdiği zamanı, yar kıyısında biten dağ lalelerini, meyline umrumuzu vermediğimiz dünyayı, minnet eylemediğimizi, baş eğmediğimizi kısaca adına insan denen o büyük ummanı anlatır. Türkülerin yollarından geçerek, ezgilerin izlerini sürerek, aşktan ve hayattan, ayrılıktan ve vuslattan, sıla ve gurbetten, haktan ve hakikatten, dağların başından, suların kıyısından, ekinlerin içinden geçerek anlatıldı bu hikâye… Bir daha kâbuslar görmeyelim diye anlatıldı… Ellerimizden hayatımız kül olup uçmasın diye… Ağıtlarımız azalsın, halaylarımız, horonlarımız çoğalsın diye… Tanımadığımızla, düşman bellediğimizle tanış olalım diye… Tanışalım, bakışalım, konuşalım, gönülden söyleşelim diye. Türkü söyleyelim, salınalım, oynayalım diye… Kavilleşelim, yolda buluşalım, suyu ekmeği paylaşalım diye… Türküler gibi çoğul, türküler gibi sıcak bir hayatımız olsun diye.. Nihayetinde bu bir hikâyedir, bu kadar şeyi nasıl becersin diyeceksiniz. Mesele hikâyede değil niyettedir diyeceğiz biz de, niyette ve gönüldedir mesele… Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım… “

Burada da belirttiğimiz gibi. “Gelin Tanış Olalım” binlerce yıllık yol kültürünün, doğa kültürünün, Anadolu’da toplaşan hümanist kültürün kültürel kodlarıyla, bu çanakta üretilmiş sözlerle deyişlerle harmanlanan bir hikaye. Bir ortak dil arayışına bizim bir ortak dilimiz var aslında cevabı. Oyunu görevci bir biçimde ulaşabildiğimiz her yerde oynamak istiyoruz. Çok ilginç bir seyirci profilimiz var. Her dünya görüşünden her inanıştan her sosyal sınıftan seyircimiz var. Daha da ilginç olanı, seyircimizin en azından dörtte biri daha önce tiyatro seyircisi olmamış bireylerden oluşuyor. Bu mutluluk verici. 

Yeni tiyatro seyircisine gelmişken söz; artan özel tiyatro sayısının, ulaşılan seyirci sayısıyla orantısı nasıl sizce? Aynı soruyu, nitelik ve nicelik oranı açısından da sormak isterim.

2000’li yıllarla başlayan tiyatronun küçülme süreci, tiyatro sanatçılarını yeni arayışlara itti. Küçük mekanlarda kendi hikayelerini anlatma, buralarda yaşamlarını sürdürme. Bu bir varoluş savaşı olduğu kadar tersinden bir gönüllü küçülmeyi de görece bir kaybolmayı da getirdi diyebilirim. Evet, bu küçük mekanlar büyük özgürlük alanları yarattılar. Ama aynı zamanda bu bir özgürlük yanılsamasıydı da… Şimdi oralardan çıkıp, birleşerek yüksek sesle yeni işler yapma zamanının geldiği görülüyor. Ve böyle de oluyor. Tiyatro kendi içine kapanacak en son sanattır. Bir ressamın, bir şairin yazarın lüksüne sahip değildir tiyatrocu. Varoluşu gereği toplumsaldır ve seyirciye teşnedir. Nitelik ve nicelik meselesi her dönem tartışmalı olmuştur. Tiyatro küçük mekanlara kapanıp geri çekildiğinde de çok güzel işler üretti. Ama bu işler ve hikayeler muhataplarıyla çok fazla buluşamadı. Bir gettolaşmaya kurban gitti. Bu yaşanarak anlaşılacak bir şeydi. Şimdi,  anlaşılabildiğini düşünüyorum. Tiyatro bu türden bir yabancılaşmayı uzun süre kaldıramaz. 

Derslerinize katılma şansına erişememiş yazar adayları için, Balıklıova’da yazarlık kampları düzenlemek nasıl olur? Var mı bu tarz projeler?

Ben yaklaşık 30 yıldır DEÜ GSF Sahne Sanatları Bölümü’nde birçok ortak ders, master, doktora dersleri yanında Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’nda 1.sınıf öğrencilerine temel yazarlık dersi veriyorum. Üç dört yıldır yaşadığım Balıklıova’da da bir ara böyle birşey yapmayı düşündüm. Hala da düşünüyorum. En fazla 5-6 kişiyle bir yazarlık atölyesi ve kampı. On- On beş gün sürebilir. Sohbetle, kitaplar üzerine, oyunlar üzerine, yazılanlar üzerine çalışarak bir şeyler yapabiliriz diye düşünüyorum. Buna kesin karar verdiğimde sosyal medya aracılığıyla duyururum zaten. Tabii buradaki dinginlik bazen yazarlık için ters etki yapabiliyor. Bu riski de göz önünde tutmak lazım. Sonsuzluğa, ufka, denize bakarak hiçbir şey yapmak istemeyebiliyorsun. 

Peki, genç yazarlar için ilaç niyetine birkaç tavsiye rica edebilir miyim sizden? Neyi, neden ve nasıl yazsınlar ya da neden yazmayıp bıraksınlar bu işi?

Zaman zaman söyleşilerde böyle sorularla karşılaşıyorum ve tam olarak ne diyeceğimi bilemiyorum. Hayatımda dönem dönem farklı karşılıkları oldu bu soruların. Kimi zaman çok taklit ederek yazdığım da oldu. Kimi zaman hiç yazmadan okuduğum da. Kimi zaman sadece sipariş şeyler de yazdım. Ama bütün bunların hepsi bir tek yazarlık havuzunda birikiyor. Kimi kötü alışkanlıklar da kazanmışımdır belki bilemiyorum. Ama çok hızlı ve pratik bir yazma alışkanlığım var. Sanırım bu mesleğin ilk yıllarında dizi yazmamdan, sipariş olarak kimi uyarlamalar, çeviriler yapmamdan kaynaklanıyor olabilir. Bu benim kişisel serüvenim. Buradan çıkartarak söyleyebileceğim şeyler var kuşkusuz. Ama ben öğretmen tarafımla bir iki şey söyleyeyim. Bence yazarlığın birinci koşulu başlangıçta mümkün olduğu kadar yazmamak, bütün zamanı okumaya vermektir. Kimi zaman yazacağınız hiçbir şey olmuyor. Ne hayattan ne edebiyattan hiçbir donanım sağlamamışsanız hep aynı yerde dönüp hep aynı şeyleri tekrarlarsınız. Yazarlık bir etkileşim, yaşama ve dönüşüme uğrama işidir de. Yaşadıklarını ve gözlediklerini hepsini kendi teknenin içinde karacaksın halli hamur edeceksin. Ve bir de yazarlık ısrar ve disiplin işidir. Yazma eylemi ile zaman geçirmekten mutlu değilsen, hiç girmemelisin yani bu işe. Herkes gezer tozar eğlenirken bir masada bir kağıda ya da bir ekrana bakacaksın saatlerce. Kıvrım kıvrım kıvranacaksın. Zorlukları bir yana, yazarlık dediğimiz uğraş bir kurgu, bir hikaye yaratma işi öncesiz bir iştir. Boşluktadır. Bu yüzden bile takdire değer. Bunun için sağlam sinirlere, özgüvene ve sabra ihtiyaç duymaktadır en çok. 

Ben yine doyamadım Semih Hoca’yı dinlemeye, umarım siz de okumaya doyamazsınız. Son söz “Gelin Tanış Olalım”dan olsun; Tanışalım, bakışalım, konuşalım, gönülden söyleşelim…

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku