Pınar Erol

Annesiyle babasının elinden tutarak, sinemadan çıkan bir kız çocuğu, gözlerini kapatarak hiçbir yere takılmadan yürümeye çalışıyor. Ailesine duyduğu o büyük güven evrilip, kendi içinde büyüyor ve uzun gölgeler bırakıyor yolculuklarında. O yüzden tökezlemiyor. Büyürken keskinleşmiyor. Gülümsemek yüzüne çok yakışıyor. Hikâyesini acı bir tondan anlatması mümkünken, sesindeki uysallık ilham veriyor. Zor olanı, kolaymış gibi anlatıyor. Öyle de yaşıyor. Mücadeleci, pes etmiyor. Yaşadığı her şeye teşekkür ediyor.

Koşmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi, gezmeyi seviyor. Hayatla arasındaki bağ, pamuk ipliğinde: İncecik ama çok sağlam. Yalnızız, biz biliyoruz; o söylüyor.   

Oyunculuğunda kirlenme var mı acaba diyecek kadar sorgulayıcı, didikliyor. Şimdilerde Mam’Art Tiyatro’da oynadığı “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” ile, vizyona yeni giren filmi “Kasap Havası”ındaki tertemiz, samimi oyunculuğu, alkıştan fazlasını hak ediyor. Geçmişindeki tüm çalışmalar onu bu virtüöziteye hazırlamış, belli.

Şenay Gürler ile yaşadığını hissettiği yerden; tiyatrodan, sinemadan konuştuk, fonda yaşam öyküsünü akıtırken. Sarıp sarmalayan konuşmasında, içinde sımsıkı sakladığı çocuk da vardı, o çocuktan güç alan kadın da…


Ispartalı evhanımı bir annenin ve Adıyamanlı terzi bir babanın çocuğu olarak İzmir’de, içinde mistik güçlerin olduğuna inandığınız ahşap, iki katlı bir evde dünyaya geliyorsunuz.
Annemle babam, İzmir’de bir araya geliyorlar. İkisinin de ikinci evlilikleri ve ilk çocukları da benim. Aslında biz beş kardeşiz ama bir kaybımız oldu. Benim öyle bir hissiyatım vardı o evle ilgili. Şimdi baktığımda o günlere, kendiyle çok kalan; kendiyle çok konuşan; karşıdaki ağaca dert anlatan enteresan bir çocukmuşum. Karşımızda inanılmaz bir çam ağacı vardı. Mesela yağmur yağdığında, orada su damlaları biriktiğinde, onun ne hissettiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Ev bana hep canlıymış ve bana bir şeyler anlatıyormuş hissi verirdi. Çok rüya görürdüm ben. Hep geleceğe ilişkin bilgiler veren rüyalar görürdüm. Bana devamlı hayatı anlatan bir ses olurdu. Enteresan, tuhaf soruları olan bir çocuktum. Dini sorular sorardım: “Nerede, nasıl, nasıl görmüyoruz?” Annem sonunda, “Böyle sorular sorulmaz, çok düşünürsen delirirsin” derdi. Çok soru soran, hareketli ama yine de kendi kabuğunda yaşayan, hep kapalı bir alanı olan bir çocuktum.

Klişe gibi ama çocukken, erkek kardeşinizle perde gerip para karşılığı Hacivat-Karagöz oynatarak prova ediyorsunuz oyunculuğu.
Para karşılığı dediğimiz de küçücük paralar. O paralarla da mum alıyoruz ve onu da perdede kullanıyoruz. Evimizin yandan bir girişi vardı, oraya oturma yerleri olan bir alan yapmıştık. Bir süre bize tahammül ettiler ama sonra bizi oradan kovdular.

Ortaokulda spiker, gazeteci, doktor, psikolog olmayı aklınızdan geçirseniz de aslında oyunculuğa kafayı takıyorsunuz ve yine klişe devreye giriyor ve babanız izin vermiyor.
Babam Doğu’lu ve kız çocuklarına ilişkin farklı düşünceleri var. Oyuncu olup ne yapacak diye düşünüyor. Bir de o dönem, ben lisedeyken babamın gözleri görmüyor. Üstelik mesleği terzilik. Ona göre kızı için en güvenli şey, kendisi bakamadığı için başka bir erkeğin ona bakması, yani evlenmesi. Türk filmi gibi oluyor anlatırken ama annem de kanser oluyor. Benim bir dönemim hep hastanelerde geçiyor. O yüzden babam okula da göndermiyor. Olaylar böyle gelişince benim de çalışmam gerekti. Öğretmen olmamın daha uygun olduğuna karar verildi. O arada da bir evlilik teklifi gelince, beni bir an önce başgöz ettiler. Neredeyse görücü usûlü, bir iki kere gördüğüm biriyle evlenmiş oldum böylece. Sonra kızıma hamile kaldığımı bile anlamadığım bir süreç geçirdim. Hastalandım sanıyordum meğer üç aylık hamileymişim. Kızım doğdu, sonra ayrıldık. Öyle gelişti hayat. Eşimden ayrıldıktan sonra Güzel Sanatlar Fakültesi’ne gittim.

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kapısından kardeşinizi kayıt ettirmek için giriyorsunuz aslında…Ve siz de tiyatro değil, sinema okuyorsunuz bir yaş fark yüzünden.
Kardeşim tiyatro bölümünü istiyordu. Onu okula götürdüm ve ben de kaydolsam diye düşündüm ama o girmedi sınavlara. Yaş sınırından dolayı tiyatro olamayınca; ben de sinemayı yazdım. Babamdan dolayı sinema büyüsüyle büyümüş biriyim ben. Humphrey Bogart,ı, Ingmar Bergmann’ı hep babamdan öğrendim. Babamın en büyük merakıydı. Bizi de çok sinemaya götürürdü. Hatta yaşımız tutmuyor diye gizli gizli paltosunun altında sokardı. Benim için de çok etkileyici bir şey oldu. Çocukken çok kitap okurdum ve oradaki karakter olurdum kendimce. Hiç sinemanın sınavını kazanacağım aklıma gelmiyor yine de. Çünkü çalışıyorum, sekreterlik yapıyorum, boşanmışım, çocuğum var. Kazandım ama… Sonra da nasıl olacak diye böyle bir kaldım. Bir de bütün aile boşanmam nedeniyle beni reddettiler. Tek başıma kaldım. Ben bunu yapar mıyım? Yaparım!

Bunları tatlı tatlı anlatıyorsunuz. Sanki zor şeyler değilmiş gibi. Sizinki  güleryüzlü bir mücadele.
Yaşarken bunu fark etmiyorsun, olaylar ardı ardına gelişiyor. Sadece ne yapmam gerekli diye düşünüyorsun. Pratik birtakım çözümler buluyorsun. Ben de insanlara tez yazdım o dönem. Sonra okulda, birinci sınıfta, herkesin elinde bir kağıt gördüm. Baktım TRT, öğrenciler arasından sözleşmeli sunucu alıyormuş. Ben de gittim, birinci aşamayı geçtim. Hatta hiç makyaj yapmıyorum, birinden bir ruj aldım, yanağıma allık yaptım. Çok matrak. Baktığında ne kadar değerli anlar diyorsun. Ben onları olumsuzluk olarak görmedim. Sonra işte kazandım. Orada Şener Kökkaya ile tanıştım. Bir yandan da amatör tiyatroya devam ediyorum. Sonra çocuğum biraz daha büyüyünce onu anaokuluna götürdüm ve anaokulunda tiyatro dersi vermeye başladım ve öyle ödedim parasını.

Şener Kökkaya’nın 1986’da İzmir Sanat Tiyatrosu’nu kurmasıyla, sinemanın yanısıra  amatör olarak tiyatro da devam ediyor ve orada “İçerdekiler” ve “Ödenmedi Ödenmeyecek”i oynuyorsunuz.
İlk profesyonel oyunum Dario Fo’nun “Ödenmeyecek” adlı çok güzel bir oyunu. Onunla başlamak da çok güzeldi. Tabii tiyatrodan çok para kazanmıyorsun, o sözleşmeli sunuculuktan gelen de az bir para ama benim için onlar çok büyük paralar. Çok güldüğüm ve daha önce hiç anlatmadığım şeyler bunlar. Her hafta çekime gidiyorum. Kendime Vakko’dan kıyafet alıyorum fakat günlük hayatımda hiç öyle değilim. Hep aynı botu giyiyorum. Öyle bir uçurum var hayatımda. Hiçbir zaman bunlara aman ne kadar ağır durumlar diye bakmadım. Aslında bir taraftan da komik geliyor o haller.

Yönetmen olmayı kafanıza koyuyorsunuz ve okuldaki tez filminiz “Gölgeler”de aynı zamanda oynuyorsunuz. Hocanız “sen oyuncu ol” diye önerince de bunu filminiz beğenilmedi olarak anlıyorsunuz.
Çocukluğumda gördüğüm o rüyalardan yola çıkarak bir tez filmi çektim. O rüyalar senaryo olarak kafamda dolaşıyordu ve bir anda oturdum, yazdım. Kendimce büyük bir prodüksiyon yaptım, mekânlar ayarladım. Okulun verdiği kocaman bir kamera, kocaman bir üçayak var, tiyatrodan aldığım ışıklar var, öyle ki onları taşımak bile büyük bir keyif. Bir de filmde oynuyorum. Geçer not veriyorlar ama çok iyi bir not vermiyorlar. Rahmetli Oktay hoca beni çağırıyor, “Seni İstanbul’a göndereceğim, bak orada dizi var, orada oyna” diyor. Oyunculuğumu çok beğeniyor ama benim derdim o değil. İstanbul hep hayal olarak devam ediyor ve 1993’te mezun olduktan sonra da geliyorum zaten.

O filminizle 1992 yılında 4. Ankara Film Festivali’ne katılıyorsunuz galiba.
Öğrencilik zamanımda çektiğim 2 filmimi de yarışmaya göndermiştim. Birini İzmir’de yapılan bir yarışmaya, “Gölgeler”i de Ankara Film Festivali’ne. Mezuniyet filmimdi ve şimdi baktığımda film samimi olmakla birlikte o kadar büyük hatalarla dolu ki… Tabii derece falan almadım.

İstanbul’a gelmek de kolay olmuyor. Dayınızdan aldığınız borç parayla çıkıyorsunuz yola.
Günlerce uykusuz kalıyorum. Nasıl gideceğim, nereye gideceğim, nasıl yapacağım, nerede kalacağım. O arada Duygu’yu (kızı) göremiyorum. Babası, öğrenci olduğum için ve ailem olmadığı için ona bakamadığım gerekçesiyle Duygu’yu benden alıyor. O yüzden benim için İzmir’de yaşanacak her şey bitiyor.

İstanbul’da ilk önce seslendirme yapmaya başlıyorsunuz.
Uzun bir süre de yapıyorum çünkü para kazanmak zorundayım. Orada çok şey öğreniyorum. 2-3 stüdyosu olan bir seslendirme stüdyosu orası. İstanbul’da sadece oraya gidiş geliş otobüs, dolmuş yollarını biliyorum ama İstanbul’u, İstanbul’daki insanları, ilişkileri o seslendirme stüdyosunun içinde öğrendim. İstanbul’un acımasız olabileceğini, aynı zamanda ne kadar güzel olabileceğini, hepsini sabah 10.00’da girdiğim ve sabaha karşı çıktığım stüdyoda öğrendim.

Hatta gece yarısı stüdyodan çıktığınızda aya bakıp hayal kurmayı unutturmuş o yoğunluk.
Ayla, yıldızlarla çok konuşurdum o zaman. Zaten bittiğimi fark ettiğimde ayrılmaya karar verdim. Çünkü aslında oyunculuk yapmaya gelmiştim. Bu kararımın ertesi günü, kızım yanıma geldi. Eyvah dedim ne yapacağız, nasıl yaşayacağız? Ama oldu ama ya! Oldu… Her şey böyle, olması gerektiği gibi oldu. Yaşananlara değerli anlar olarak bakıyorum. Böylece sertleşmeden dayanıklı oluyorsun. İnsanlar acılarla ya da olumsuzluklarla karşılaşınca -zehir diyorum ben buna- içleri kötüleşiyor ve onu başkalarına yansıtmaya başlıyor. O özü korumak çok önemliydi ve ben her şeye rağmen koruyabildim.

Bu arada TRT’de yayınlanan bir diziden teklif geliyor ama o teklif tiyatro sayesinde geliyor.
Bir arkadaşım daha önceden İzmir’de tiyatro yaptığımı biliyor ve onun beni önermesi ile TRT’de “Renkli Dünyalar” oluyor. Sonra ben yavaş yavaş dizilerde oyunculuk yapmaya başlıyorum. “Çılgın Bediş”, Kaygısızlar” falan devam ediyor.

1991’de Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nda “Parkta”yı ve 2000’de Yeni Tiyatro’da “Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim”i oynadıktan sonra, 2002’de Oyun Atölyesi’nde oynanacak “Ermişler Ya da Günahkârlar” oyunu için Haluk Bilginer sizi aradığında, aranan çoğu kişi gibi şaşkınlık yaşayıp işletildiğinizi düşündünüz mü?
Biz Haluk ile “Eyvah Kızım Büyüdü”de birlikte oynamıştık. O dönemde, tiyatro yapmayı ne kadar çok istediğimi, tiyatronun ne kadar değerli olduğunu onunla çok konuşmuştuk. Aradan bir yıl geçti, bir gün Haluk beni aradı. “Hâlâ aynı istekte misin” diye sordu. Ben çıldırdım tabii. “Okumama bile gerek yok oyunu, kabul ediyorum” dedim. Işıl Kasapoğlu yönetiyordu, Bülent Emin Yarar da oynuyordu. İlk gün, ne yapacağım bu ustaların arasında diye o kadar heyecanlandım ki! Oyun Atölyesi’nin de ilk oyunuydu. O üç kırık koltukta prova yapıp, sonra açılan o muhteşem tiyatroda uzun bir süre “Ermişler Ya da Günahkârlar”ı oynadık. Sonra, çok güzel bir şey daha oluyor: Reha Erdem, Bülent’i izlemeye oyuna geliyor ve beni de görüyor. Sonrasında konuşuyoruz: “Bir film düşünüyorum” diyor. Ay ne güzel: “Korkuyorum Anne”de İpek rolünü oynuyorum! Şu ana kadar oynadığım rollerin içinde en sevdiklerimden biri. Sonra daha film vizyona girmeden “Avrupa Yakası” geliyor ve beş buçuk yıl boyunca çok iyi bir sit.com’da oynuyorum. Hayat güzel gidiyor.

Üstün Akmen, Anthony Horowitz’in bu ilk ve tek tiyatro oyunu için “Şenay Gürler, Kasapoğlu kendisine ne sunmuşsa almış, ama bir çuval pirincin içinden taşları titizlikle ayıklamış, artistik belleğinin süzgecinden geçirmiş” diye anlatmıştı oyunculuğunuzu. Onu da anmak isterim.
Çok özlüyorum, çok arıyorum onu. İnsan gibi insandı. Evet öyle, çok güzel bir yazı yazmıştı. Oyunu üçümüz de o kadar keyifle oynuyorduk ki. O süreç çok güzel geçti. Oyun çok zekice yazılmış, çengelleri çok iyi atan, açmazları olan bir kara komediydi. Heran, her şey değişiyordu: İyiyle kötü değişiyor, oyuncular değişiyor, dekor değişiyor, kullanılan malzemeler birbiriyle yer değiştiriyor. Bir de benim en sevdiğim, kriminal bir şeyleri anlatıyordu.

Oyun Atölyesi’nde “Dolu Düşün Boş Konuş”ta da oynadıktan sonra Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu’nda 2006’da oynadığınız “Kocasını Pişiren Kadın” ile Afife adaylığınız var ama siz “Korkuyorum Anne”deki İpek rolü ile 28. SİYAD En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü alıyorsunuz. İlk filminiz, ilk ödülünüz. Ve bu ödülü oyuncu olmanızda rolü büyük olan babanız Nazım Bey’e ithaf ediyorsunuz.
Gerçekten sinemayla ilgili babamın payı çok büyük. O gözleri görmediği zaman bile, daha önce izlediği filmleri oturup anlatırdı. Hep bana oyuncunun nasıl baktığını anlatırdı. Bütün bunları yazmayı aslında çok istiyorum. Oyunda da hem Devrim Yakut, hem Erdem Akakçe hem ben, üçümüz de aday gösterilmiştik ve ödülü Erdem almıştı. O da Özen Yula’nın yaptığı çok güzel bir çalışmaydı.

Sonra sizi, 2007’de “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” ile İstanbul DT’de, 2010’da“Çelik Manolyalar” ile Tiyatrokare’de ve “Ayışığı Tarifesi” ile Tiyatro Ti’de izledik.
“Savaş İkinci Perdede Çıkacak”ı Yücel Erten yönetmişti. Ben konuk oyuncu olarak dışardan katılmıştım. O dönem hem tiyatro hem diziler oldukça yoğun geçti. Film seslendirmeleri azaldı ama reklam seslendirmeleri arttı.

2011 yılının Mart ayında kurulan Craft’ın oluşumunda yer aldınız. Sezonda 3 oyun çıkardınız ve siz Neil LaBute’un yazdığı “Kayıp”ta oynadınız.
Bu arada Çağ Çalışkur ve Bahar Erkan bir atölye kurmuşlardı. Aynı zamanda bunun bir tiyatro kısmı da olsun istiyorlardı. Böyle bir alan bulunca, tiyatroyu da çok istediğim için, üçümüz ortak olarak tiyatroyu kurduk. Orada iki oyunla başladık. Biri, benim Deniz Karaoğlu ile oynadığım “Kayıp”tı, diğeri İpek Bilgin’in Barış Gönenen ile oynadığı “Uğrak Yeri” oyunuydu. Çok güzel çalışmalar oldu. Sonra Craft ile bir şekilde yollarımız ayrıldı. Başka yönlere doğru yolculuğa çıktık. Onlar devam ediyorlar. “Görüş Günleri Kadınları”nı çektik bu arada. Ben ara verme ihtiyacı duydum çünkü aynı anda iki diziyle beraber tiyatro yaptığım, gerçekten çok yoğun bir dönemdi. İnsanın biraz çıkıp kendine dışardan bakması gerekiyor bazen. Kendi adıma birtakım hesaplaşmalarımı yapıp yeniden dönmem gerekiyordu. Ben de durdum, biraz çıktım, dolaştım, uzaktan baktım kendime, sonra kendimi onardım, geldim. Bu arada o dönemde de iki tane film çektim. Birisi vizyona girecek olan “Kasap Havası” diğeri de Onur Ünlü’nün daha sonra vizyona girecek filmi.

“Kasap Havası”Almanya’dan, Mannheim Heidelberg Film Festivali’nden Jüri Özel Ödülü ile dönmüş.
Evet, orada ödül aldı, buradaki festivallerden de ödül aldı. Çiğdem Sezgin’in ilk yönetmenliği. Film biraz daha farklı bir çevreyi anlatıyor ama kadınlara bir şekilde her yerden değiyor. Namus anlayışı, kadının üzerindeki baskı, orta yaştaki bir kadının kendinden genç bir erkekle birlikte olmasının üzerindeki baskı, erkeğin üzerindeki anne baskısı, kaç yaşında olursa olsun o kadının üzerindeki anne baskısı, evlilikle ilgili klişeler, insanların hayatlarına karışmak istemesi… Başkalarının hayatına karışmayı ve başkalarının hayatıyla uğraşmayı kendi hayatımızla uğraşmaktan daha çok seven bir milletiz. Çiğdem bütün bunları çok sahici, çok doğru ama sert bir şekilde anlatıyor. İyi bir ilk film olduğunu düşünüyorum. Almaya’da çok güzel övgüler aldı. Anlamaya çalıştılar o baskıları, onlarda böyle baskılar yok galiba. Oyunculukları çok beğendiklerini defalarca dile getirdiler. Oynadığım Leyla karakteri terzi. Benim babam da, annem de terzi. Çok sertleşmiş, çok yalnız bir karakter bence çoğumuz gibi. Çok sert görünüyor ama aslında o da tutunmaya çalışıyor, aç, bak içinde neler var oysa. Hayatımda oynamayı en sevdiğim karakterlerden biri de Leyla oldu. “Korkuyorum Anne”deki İpek karakteri de öyleydi. Ondan önce Hakan Algül’’ün “Döngel Kerhanesi”nde oynamıştım. “İlk Aşk”da da onurlu bir metresi oynamıştım. Seviyorum ben o yaşamın kıyısındaymış gibi duran ama tam da hayatı sonuna kadar yaşayan karakterleri. Umarım hep böyle karakterler çıkar karşıma.

“Çelik Manolyalar”6 kişilik bir kadın oyunuydu. Filminde Julia Roberts’ı seslendirmiştiniz ve Dolly Parton’un rolü olan Truvy’i oynadınız. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de 7 kadınsınız, orada J.S’i oynuyorsunuz. Her iki oyun da kadınlardan oluşuyor ve ikisinde de siz toparlayıcı birini oynuyorsunuz. Film yönetirseniz de bu kadın hikâyesi üzerinden olacak.
Evet, doğru, hiç öyle düşünmemiştim. Kesinlikle kadını anlatırım filmde de, çünkü biriken çok hikâye var. Sadece o hikâyeleri nasıl bir araya getireceğim konusunda henüz karar veremiyorum. Hayal etmekle başlıyor her şey. Belki hiçbir zaman olmaz ama ben hayal etmekten vazgeçmeyeceğim. Yapabileceğime inandığım bir gün olduğunda da başlayacağım. Çok istiyorum. Kendime baktığımda, yaşadıklarımı düşündüğümde de şanslı görüyorum kendimi. İstediklerimin çoğu gerçek olmuş. A bunu da yapmışım, bak bu da olmuş diyorum. Demek ki oluyor.

Olmayı bekleyen bir diğer hayaliniz de “Arzu Tramvayı”ndaki Blanche’ı oynamak…
Ama çok istiyorum oynamayı. Cate Blanchett en beğendiğim Blanche karakteridir. Kadın karakter olarak çok derinlikli geliyor bana. Yine de çok şanslıyım çünkü çok iyi aktörlerle ve aktristlerle oynadım. Çok şey öğrendim ve öğreniyorum hâlâ. Güzel gitmiş her şey.

Şimdi de Mam’Art Tiyatroda, Tuğrul Tülek’in yönetmenliğinde, orjinal adı “Necessary Targets” olan ve “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” adıyla serbest uyarlanan oyunda yer alıyorsunuz.
Bir gün Tuğrul Tülek aradı. Ne zamandır da tiyatro yapmak istiyordum. Tekst arıyordum, belki tek kişilik oyun olur diye aklımdan geçiriyordum, hatta yazma denemelerim olmuştu. Tuğrul şimdi oynadığımız Eve Ensler’in yazdığı “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”i önerdi. Tam da günümüzü anlatan bir oyun. Tuğrul’a çok inandım. O zaten benim çok beğendiğim bir oyuncu ki hiç yanılmadığımı gördüm, beklentilerimin de üstünde bir yönetmenle karşılaştım. İyi ki öyle yapmışım, oyuna henüz başladık ama sahnede olmak gerçekten büyük bir keyif. Sahnede olmayı çok özlemişim. Ayrılık iyiymiş, coşkuyla döndüm çünkü.


Oyun, mülteci kampında geçiyor. Artık hiçbir yerin güvenli olmadığını ve hiçbirimizin güvende olmadığını anlatan oyunda, yaşananlara “mesele” olarak bakan bir psikoloğun “görev icabı” yardıma geldiği kamptaki dönüşümüne tanık oluyoruz. “Konfor” ve “rahat”ın duyarlı olmamıza engel olan tutkallar olduğunu düşünüyoruz. Burnumuzun ucundaki acıya duyarsız kalabiliyoruz…
Aynen. Bütün bir çalışma boyunca bunları konuştuk. Gerçekten buraya gelirken yanından, yöresinden geçtiğimiz insanlar var. Suriyeli mültecilerin yanından geçiyoruz hep. Nişantaşı’nda çöpün yanında oturuyor, çocuğunu emziriyor, görüyorsun, üzülüyorsun ama geçiyorsun, gidiyorsun… Kişinin kayıtsızlığı çok bugünün konusu. Artık dünyanın hiçbir ülkesi güvenli değil.

Oyunun sonundaki şarkı “yarın hâlâ bizim” diyor. Ve o söz, içinden geçtiğimiz bu dönemde, iki dirhem yürekle yaşarken dev bir umut oluyor bize.
Bu bana çok etkileyici geliyor. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki sadece Türkiye değil, dünya öyle bir dönemden geçiyor. Daha umutsuz bir hale geliyoruz. Ben hep umut var derken, geleceğe karşı umudumun çok azaldığı bir gündeyim. Çok karanlık bir noktaya gidiyoruz. Aklım daha karanlık şeyler çizebiliyor… Ama evet, yarın hâlâ bizimdir. Olmalı yani, olmalı!

Yarına…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here