Sesler Çığlığa Dönüşüyor, Duyuyor musunuz? Like’lıyor musunuz?

Pınar Erol - Yavuz Pak
2067 Görüntülenme

“Uyumsuz Tiyatro” ilk oyun olarak Bücher’in “Leonce ile Lena”sını seçmişti. Kendimizi, iplerimizin bilinmedik güçlerin elinde olan kuklalar gibi hissettirdiğini söyleyen yazarın 23 yaşında hayatını kaybetmesine rağmen, bir sonraki kuşağı etkilemesi, yani geçmişin adımlarının geleceğin yollarını yapması, absürd”ün var oluşuna ışık tutuyor. Umutsuzluktan çıkan bir tiyatro böylece umudun kendisine dönüşüyor.  

Beckett’in hem biçim hem içerik açışından yerleşmiş tiyatro kurallarını sarsan oyunu “Play/Oyun”un aşkın ebedi üçgeninin üç köşesini ele alması, İlknur Güneş’in de yolu olmuş. Klişelerin üzerine basa basa yazdığı “Sesler” günceli can evinden yakalayan gözlemlere dayalı. Hem herkes hem de hiç kimse kadar tanıdıklar. Ses ve hareket düzeninin içindeki replikler tedirgin, saçma, iletişimsiz… Ve nihayetinde nefessiz! Metninde etrafa saçılmış anlamları, oldukları yerde dağınık bırakan bir karşı duruş var. Mantık çıkarımları birbirine eklene eklene saçmalaşıyor. Kesinlikten yoksun bir var oluşun bulmacası var önümüzde. İster oradan türettiğimiz kelimeleri cümle içinde anlamlı kullanırız, ister serbest çağrışımların başıboşluğunda özgür bırakırız. Seçim bizim. 

İnsanın kendiyle, çevresiyle, diğerleriyle ve zamanla uyumsuzluğu ile makul çoğunlukla uzlaşması bitmeyen bir dilemma. Uyumlanmak için yıkıcı bir çabayla uğraşanların çelişkili acıları nihayet son bulacak mı? Görmezden geldiğimiz ve öykündüğümüz insanlar arasındaki ilişkiler kastında kıskıvrak sıkışmışız. Tuhaf değil mi? Korku duvarına taş döşeyen de biziz, duvardan korkan da. Kendi beter hapishanelerimizi inşa ediyoruz. Eyleme geçmeyen düşünceler ve laflardan bir hamaset çöplüğü oluşturuyoruz. Korktuğumuz bu çığlık bizim! Dikizlediğimiz hayatlardan, ertelenmiş hayatlara dönüştürdüğümüz çözümsüz döngüden çıkmak istiyor muyuz sahi? “İnsan gibi yaşamak güç”ten, “yaşamak güç”e kısalan, azalan, yok olan cümleler kurarken gerçekten yaşıyor muyuz? 

Günün sonunda o soru kalıyor işte: 

“… O ölüm uykularında  

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından  

Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.   

Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.   

Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?   

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine   

Sevgisinin kepaze edilmesine   

Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine…”  

“Sesler”in ekibi nasıl bir araya geldi?

İlknur Güneş: Biz, Utku Demirkaya ile birlikte geçen sene Uyumsuz Tiyatro’yu kurduk. Onun dışında Stüdyo Oyuncuları”nda on yıldır hem oyunculuk hem hocalık yapıyordum. Aynı şekilde Craft Oyunculuk Atölyesi’nde de öyle. Sonra kendi işlerimizi yapmak istiyoruz diye bir yola çıktık ve “Leonce ve Lena”nın müzikli güldürüsünü yaptık. Endless Art’la tanışınca oyunu orada oynamaya başladık. Onlar da oyunumuzu beğendiler, sevdiler ve biz kendi oyunumuzu çıkarmak, kendi prodüksiyonumuzu yapmak istiyoruz dediler. Benim de bir oyun taslağım vardı ama üzerinden iki sene geçmişti. Şu gündemde ne yapmak istiyorum diye çok hızlı düşünüp “Sesler”in son halini oluşturdum. Oyuncuların benim dediğimi anlaması, soyutlamayı bilmesi gerekiyordu. Birbirimizi bulunca da çok rahat ettik ve bu güzel ekiple çok kolay çalıştık. Sadece bir buçuk ay provayla oyunu çıkarttık. 

Adınız niye Uyumsuz?

İlknur Güneş: Karı kocanın uyumlu çalışması zordur ama vallahi biz yıllardır çok uyumlu çalışıyoruz. “Absürd”ten çıkan bir şey aslında. Türkçesini seviyordum ben. Tiyatromuza isim düşünürken sevdiğimiz bir kavramı almaya karar verdik. Tabii birçok konuda çok göndermesi de olan bir şey.

Daha önce oyun yazıyor muydun? Sana bu kıvrak, matrak oyunu ne yazdırdı? 

İlknur Güneş: Daha önce uyarlamalar yaptım ama Şahika Tekand Stüdyo Oyuncuları yanında yaptığım için çok duyulmamıştı. Yine bir uyarlama mı yapsam diye düşünürken hiçbir şeyin bana yetmediğini ve istediğim şeyi karşılamadığını görünce kendime dizini kıracaksın oturup baştan yazacaksın dedim. 

Uyarlama mı zor sıfırdan yazmak mı?

İlknur Güneş: Uyarlama da tabii zor ama kıyasladığınızda sağlam bir yapı çerçevesinde demek istediğinizi demeniz daha kolay. Sıfırdan bir konsept oluşturmaksa çok zor. Gene bu oyunda esinlendiğim şeyler var. Daha doğrusu, birkaç metin içinden gönderme kadarlar. Demek ki ben de yavaş yavaş, ukalalık yapmadan, metinlerimi oluşturmaya doğru gidiyorum. Bazen de önce tasarımı hayal ediyorsunuz, metin oradan çıkıyor. Bizim oyunda önce üçgeni hayal ederek yazmaya başladım. Metin bunu nasıl karşılayacak diye cebelleşirken yazdığım bir şeye dönüştü. Demek ki kendi hayallerim üzerinden tekrar tekrar düşünüp, kendi metinlerimi oluşturabilirim. Bazen uyarlamanın derdi eski kalabiliyor sizin için. Artık dünya da değişiyor çünkü. Oyunla ilgili aldığım en iyi geri dönüşler de derdinin, şu anki dünyayı çok iyi karşıladığına dairdi. Aslında hepimizin derdini açıklıyor. Hepimiz bu kadar sıkışmış, bu kadar çıkışsız hissediyoruz kendimizi. Hatta bazı arkadaşlarım “İlknur’cuğum, derdini kusmuşsun” dediler.

Çıkışsız bir labirentte Kafka’nın hamamböceği gibi yaşıyorlar. Engelleri, sınırları, kısıtları kendileri koyuyor ve yine kendi oluşturdukları bahanelerle çıkışın önünü kapatıyorlar. Üstelik birbirlerinin cesaretini öldürüyorlar. Niye yeterince denemiyorlar?

İlknur Güneş: Kendi oluşturduğumuz dünyada kendimizi kapatan insanlarız çünkü. Bu sadece karı koca ilişkisi üzerinden okunmamalı. 

Dil neden tercihen absürd peki?

İlknur Güneş: Çünkü öyküsel olan daha kolay geliyor bana. Oyuncu anlamında da, tekst olarak da… Daha kolay anlatıyorsunuz derdinizi, seyirciyle daha çabuk buluşuyor bu yol. Aslında benim seçtiğimi zor bir yol. Ben hep ikisini birleştirmeyi istiyordum. Tamamıyla absürd oyunlar gibi değil – Ionesco gibi, Beckett gibi bir yetkinlikte olmadığına göre, zaten o ukalalıkta da olamam-  ama o yapıyı koruyarak aslında iki üç şeyi aynı anda anlatabiliyorsunuz. Ben bunu çok seviyorum. Yani sadece bir karı kocanın öyküsü değil de; insani olarak biz şu an hayata nasıl bakıyoruz. Benim oyunumda da bildiğimiz bir öykü, bildiğimiz dertler yürüyor ama bunu anlatış biçimimiz herkesin derdine hitap ediyor. Sadece sıkışmış burjuva ve ailesini anlatmıyor ya da sadece orta halli bir ailenin derdi olmuyor. Anlatımı, birtakım kesimin ortak bir derdi olduğunu temsil edebiliyor. Oyundaki çığlık teması herkesi etkileyebiliyor. Kimi zaman yardım etmedikleri, kimi zaman ne yapacağını bilemedikleri, oluşturdukları çöplüğün çığlığı o.

Sahneleme dili bıçak sırtı olabilirdi. Oyunculuk anlamında da, dil anlamında da bir anda yan yatma ihtimali çok yüksek. Örtüştüğünde de çok yükseklere çıkarabilen bir iş. O riski alabilme durumunuzu sormak istiyoruz.  

Eylem Abalıoğlu: Bir buçuk ay boyunca rejide de, oyunculukta da en çok buna çalıştık. Sahnede dört kişiyiz ve bir biçimde hepimizin kimyası tutuyor. Reji tamamen bunun üzerineydi. O küçücük bir şey olmadığı anda, bütün oyun çökebiliyor. Oyunu yazan kişi olarak yönetmek de aslında çok zor bir şey.

İlknur Güneş: Bir şeyi biçimle anlatmak gerçekten zor ama bu da zevk verebiliyor insanlara. İtici ve entelektüel düzeyde bilen gelsin gibi bir şeye de dönüşebiliyor. Onun ayarını tutturmak mümkün bence. Anlattığınız şeyi, nereden anlattığınıza bağlı olarak değişiyor. Şu ama kadar ben bu oyunu anlamadım diyen seyirci ile karşılaşmadım. Bu benim için çok güzel bir şey. Benim için de bir hedef bu. Kimse anlamazsa anlamasın, beni ilgilendirmez diyen bir açıyla bakmıyorum. Oyunculuk olarak da riskli. Belli bir ritmi tutturmak zorundasınız. Aynı zamanda organik oynamak zorundasınız. Yoksa tamamen matematiğe dönüşüyor iş. O yüzden aman n’olur ritmi ayakta tutun, o ilişkiyi verin diyerek birbirimizi zorladığımız bir şeye dönüştü açıkçası.

Utku Demirkaya: Böyle bir şeyin içinde olmak oyuncuyu da her zaman canlı tutuyor sahnede. Şimdiki zamana teslim olup hep o farkındalıkta olmasını sağlıyor.

Bu oyunda, oyunculukta inanılmaz bir samimiyet gördük. Seyirciye dönük bir yapı.

Utku Demirkaya: Oyuncu seçimi o yüzden önemli. Hepimiz Şahika Tekand Stüdyo oyuncularıyız. Hep bunun üzerine inşa ettik oyunculuk eğitimimizi. Anda olmak, o anı yaşamak, ona izin vermek, tepki meselesi, hareketin sesi, sesin hareketi… Hep bunun üzerine eğitim aldık. O yüzden prova süreci de çok zorlu geçmedi. O dünyaların buluşması çok kolay oldu. Güneş gezegenindeki uydulardan biriydik hepimiz aslında. Başka bir galaksiden biri gelmemişti. Beraat Karaman hariç hepimiz aynı ekoldeniz. Sahne arkası, kreatif ekip de Şahika Tekand çıkışlıyız. Böylece aramızda bir konuşma dili oluşuyor. 

Hatta konuşmama dili.

İlknur Güneş:  Tabii Şahika Tekand oyunları daha matematikseldir. Mesela Dokuz Eylül’deki soyutlama eğitimimizde hep bu vardı. Ben de hep meseleyi çok gerçek olanın içine sokmak istiyordum. Şimdi o iki dili birleştirdim. Aslında bu eleştiri alabilecek bir şey ama sanırım güzel harmanlandı ve birbirini rasyonalize etti. Aslında bu kadar sıcak bir ilişkinin içinde bu kadar soyut bir ortam yaratmak riskli bir tavır. 

Utku Demirkaya: Belki bizim ismimizin uyumsuzluğu da buradan geliyordur.

Oyunda İonesco’nun “İki Kişilik Hırgür”ünden, Shakespeare’in “Hamlet”inden ve Kafka’nın “Dönüşüm”ünden izler var. 

İlknur Güneş: Aslında Kafka’dan küçücük bahsediliyor ama benim için konsept çıkışı oradan. O küçücük aile yapısı, onların simsiyah ortamı, onların içine giren çıkan, müdahale eden, onların oradan çıkmak istememesi meselesi hep oradan canlandı. Oradan sıçradığım bir şeydi. Hamlet’te ise aslında harekete geçememek meselesi beni çok yönlendiriyor. Çok iyi bilmek ama müdahil olamamak… Şu anda tam da burada olduğumuzu düşünüyorum. Ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz, eskiden de biliyorduk ve müdahale edilemez bir ortama dönüşen bir hayata doğru gittiğini de düşünüyorum. Hamlet’in o tiradı her zaman, her şeye karşılık buluyor. “İki Kişilik Hırgür”de esinlendim şey de o iki kişinin tezatlığı. O kadın ve erkek de o savaşın tamamen gamsızlığındalar ya. Bombaların tepelerinden evin içine girmesinden falan. O tezat benim her zaman hoşuma giden bir şeydi. Bu kadar sıkışmışlığa kendini maruz bırakan insanların, sanki eğleniyormuşçasına hayatlarına devam etmeye çalışmaları ve öfkelerini sürekli birbirlerinden çıkarmaları, hayata karşı yapmaları gereken şeyleri birbirlerine tercüme etmeleri ve orada deşarj olup hayatlarına devam etmeleri meselesinden, bu yapıdan çok hoşlanıyordum. O yapı ile ilgili de kendi hayalimi ürettim aslında. 

O eve sıkışmışlığın katmanını açarsak sol tarafta bir proleter, sağ tarafta bir burjuva üzerinden toplumun resmi çiziliyor. Komşu adam, bizimkiler, komşu kadın hiyerarşik yükselen bir kastı anlatılıyor. Hem dönemsel hem de tarihsel yapının keyifli ayrıntılarını görüyoruz. 

İlknur Güneş: Kemik yapı her zaman var. Rengi değişse de aslında şimdi de var. O üçgenin etrafında devam ediyoruz maalesef. Herkesin her şeyden çok etkileniyor olması… Mesela Eylem’in canlandırdığı karakter sürekli hiçbir şeyden etkilenmediğini söylüyor ama sonunda aslında her şeyden etkilendiğini ama boş verdiğini, etkilenmemeye çalıştığını ve işte söylemlerini görüyoruz. Diğer tarafta da hiçbir şeyi önemsemeyen, sadece aşkı arayan biri gibi görüyoruz o soldaki adamı. Ama her zaman ondan korkuluyor. Bu da her zamanki meseledir. Bir şarapçı sizi takip ettiğinde hep tedirgin olursunuz. Hiçbir zaman beraber şarap içmişliğimiz olmaz. Hep para ver adama da kurtulalım falan deriz. Onun ne istediğini bile soran yok. Tabii o da bir kesimi simgeliyor. Ortadakiler de her zamanki sıkışmış karakterler. Her zaman Eylem’in karakteri gibi olmaya çalışıyorlar çünkü hedefleri o. Özellikle kadının; adam daha nötr. O belki de olduğu yerde kalıp hayata bakmak istiyor. Aslında iki uç da çok hayatın içinde.

Kadın erkek ilişkisine dair, onların diğer sınıflarla ilişkisine dair meseleyi çok net cümlelerle çok güzel özetliyor. Bulmaca buluşu da çok güzel. Sözcükler üzerinden de bir alan açıyor, başka cümlelerin de önünü açıyor. Birbirlerinin cümlelerini alıp yeni bir mantık çerçevesinden yeniden kurarak o kadar iletişimsizler ki.

İlknur Güneş: Aslında işte o klişelerle yaşıyoruz. Bulmacalarda bulduğumuz kelimeler gibi onlar. O biraz da Türk göndermesi gibi. Sorsak herkes Hamlet için bir şey söyler ama işte tam olarak ne bildiğini bilmez. İçerikle uğraşmıyoruz, sadece onu bilmekle uğraşıyoruz. O biraz o entelektüel kesimin problemi. 

Birkaç makyaj malzemesiyle sembolize edilen bir kapitalist düzen var. Bizim gördüğümüz şey bu çağdan bu dünyadan bir şey. Absürd’ün içinden bu gerçekliği verebilme hali çok güzel. 

İlknur Güneş: Evet, o çok sıcak tutuyor ilişkiyi. İletişime geçemeyen metinlere yazık oluyor. Bence nerede yaşadığınızı, nasıl insanlara bir şeyler sunduğunuzu önemsemek gerekir. Gerçekten çok üst bir şeyi izlemek istiyorlar mı? Daha doğrusu ben de izlemek istiyor muyum sorusunu önemsiyorum. O yüzden seyirciyle iletişime geçen şey, benim için gerçekten çok önemli. Ben bir şey anlattım ve sen ne dersen o olsun durumunu sevmiyorum. Hayır! Benim sana anlatmak istediğim bir şey var ve birebir onun geçmesini istiyorum aslında. Sen kendi açından ne bulursun meselesi de tamamen var ama ben hedefimin, amacının çok iyi belirlenmesini seviyorum. Karı kocanın evin dışına çıkıp böcek gibi dolaştığı, sonra gelip birbirlerine sohbet edelim mi diye sordukları bir an var ve sohbet edecek hiçbir şey bulamıyorlar. Farkında oldukları şeyin üstünü kapatıp oyalanmak istiyorlar. 

Tam da orada var oluş sıkıntısı var. Aslında varoluşsal felsefeye de bir gönderme var. Bir yandan olabildiğince sıkılıyoruz. Eylemsiz kalıp değiştiremediğimiz şeyler var. Bir de anlamaya çalıştığımız şeyler var. Onu verme biçimi de seyirciyi boğmaya çok açıktır. Ama oyunda ona rastlamıyoruz, seyirci olarak izlerken pekâlâ eğleniyoruz. 

İlknur Güneş: Tabii o algıyı da zorluyoruz. Eylem’in canlandırdığı neşeli komşu karakteri en son bir buçuk sayfalık bir tiratla çıkıyor. O çok az gördüğümüz karakteri sonlarda bütün derdini akıtırken görüyoruz. Onu dinlemesi zordur normalde. Bu tabii riskli bir şey. Bir döngüyü anlatmak da zor burada. Her şey başa sarıyor. Bir şeyden etkileniyorlar ama hayatlarına devam ediyorlar. Tabii sonsuz bir döngü de anlatmak istemiyoruz. Gerçekten o derdin patlamasını istediğim bir şey vardı. Bu kreşendoyla da olmuyor. O döngünün içinde bir şey ona zarar veriyor. Ve oradan sonra geri dönmeye çalışıyorlar. Seyirci için de belki geri dönmek zordur. 

Bu nemelazımcı gelenek değil mi zaten bizi insanlığımızdan uzaklaştıran? Komşuda adam karısını dövüyor, korkup kayıtsız kalıyorlar. O kadar duyarsız ve korkaklar ki komşuya hırsız giriyor, kılları kıpırdamıyor. Hayatı seyredip yaşamıyorlar. Biz bir şey yapmadık ki deyip içlerini rahatlatıyorlar ama asıl bir şey yapmadıkları için bu sıkışmışlık içindeler. Bu cümle aslında savunma değil, acizlik cümlesi.

İlknur Güneş: İnternet çıkalı çok enteresan bir dünyaya kapılarımızı açtık. Tüm olaylar, acılar da her dakika gözümüzün önünde. Reaksiyon verecek şey çoğaldıkça tepkisizleşiyoruz da aslında. Tam reaksiyon verecekken hop olay değişiyor. Sosyal medyada sürekli bir şey paylaşarak kendimizi tatmin ediyoruz. Patlamalar zamanda da öyle hissetmiştim ben. Yakınımızda birine bir şey olmadıkça es geçmeye çalıştığımız bir şeye dönüşmeye başladı.  Üzüntülerimiz bile kısa süreli olmaya başladı. Ama bu suçlanacak bir şey de değil aslında. Yeni düzen içinde “survive” etmeye çalışıyorsunuz. Sadece bizim ülkemiz için konuşmuyorum, dünyaya baktığımızda o acılarla başa çıkamıyor insan. İkincil olarak da korkuyoruz. Tepki vermeye de korkuyoruz. Başkalarının hayatına dahil olmak da istemiyoruz bir yandan. Başımıza ne geleceğini de bilemiyoruz.

Eylem Abalıoğlu: Sosyal medyada yapay bir örgütlenme durumu da çıktı ya. Aslında gerçekte örgütlü değiller. Bir şey yaptığını sanarak tatmin oluyorsun. O evdeki iki kişi de çok mutsuzlar, aşırı sıkılıyorlar ama birbirine muhtaçlar. Başka bir hayatın parçası olamıyorlar ama olmak istiyorlar. Örneğin kadın zengin olmak istiyor. Adam belki özgür olup sokakta şarap içmek istiyor. 

İlknur Güneş: Reaksiyonu sürekli birbirlerine gösteriyorlar. Klişe beklentilere de çok atıf var oyunda. Yapmak istediklerimize karşılık bize dayatılan şeyler haline geldi. Kadın sürekli bunlardan bahsediyor. Birtakım hayalleri var. İsveç mobilyaları, grande latte gibi kavramları kullanıyor. Bunlar hep yaptırım. Öğrenilmiş hayaller var. Birçok kişi de böyle yaşıyor. 

Oyunun başından beri seslere odaklandık. Ambulans sesi, uçak sesi, sifon sesi, polis sireni ve çığlıklar. O çığlığı nasıl tanımlarız? O ses kaçamadıkları ama bir süre sonra da bekledikleri bir şey. O sesi duymadıklarında da afallıyorlar ve ne yapacaklarını bilmiyorlar.

İlknur Güneş: Ben onu biraz soyut bir çığlık olarak düşündüm. Onun bir kadın, bir erkek ya da bir yardım çığlığı olmasını istemedim. O zaman çok taraflı bir yerden gösterir. Kimin bağırdığı belli olmayan, mekanik bir yerden gelen bir şey. Bir de diğer seslerin arasında tanımlayamadıkları bir şey olmasını çok istedim. Tanımlayamadıkları için ne yapacaklarını da bilmiyorlar. Diğerlerinin normal bir ses olup; onun inorganik bir ses olması önemli. Taciz eden bir ses o. Belki kendi içlerindeki çığlık. Bağırmak istiyorlar ama birbirlerine karşı projekte ediyorlar. O üçgenin içini bozmak istiyorlar ama bozamıyorlar diye de bir yönü var. Müdahale edemeyeceği bir yerden gelmesi önemli. Hayatlarına bu kadar müdahale eden bir şey olmasına rağmen geri dönmeye çalışmaları tabii iç aksiyon yaratıyor onlara.

Oyunun bir yerinde artık adamla kadın normale dönüp gerçekten konuşuyor gibiler ama beklenen olmuyor. Yine alıştığımız, bildiğimiz insanlara, yani başa dönüyorlar. Özlemini çektikleri, aslında kendilerini mahrum bıraktıkları yaşamım normalleri. 

Utku Demirkaya: Hep hayal ettiklerimiz ve gerçekleşen şeyler karşılığı belki de. Başka şeyleri söylemeyi hayal ederiz ama yaşadığımız başka bir şeydir hayatta. “Birbirimizi sevebilirdik” diyorlar. 

İlknur Güneş: Çünkü kendilerini ortam yüzünden bunları yaşayamayacaklarına inandırmışlar. Bunun hakkında sohbet ettiklerinde gözlerinin dolacağı bir noktaya geliyorlar. Ve sonra tekrar bu konuyu boş veriyorlar. Bildiğimiz şeylere tersine reaksiyon verdiğimiz, tam orayı elleyemediğimiz, yapamadığımız şeylere de bir karşılık bu “sevebilirdik” sözü. Özgür olabilmeyi özledim deyince, o zaman neden elini taşın altına koymuyorsun dedirten bir şey. Bahane üretmek her zaman daha kolay. Ortam müsait değil yoksa ben çok isterim gibi şeylere dayanıyoruz. O yarattığımız engeller durumunu çok yaşıyoruz.

Eylem Abalıoğlu: Bir sürü insan gerçek duyguları ile nasıl baş edeceğini, ne yapacağını bilmiyor bence. O yüzden çoğu insanın ilk reaksiyonu oradan konuyu toparlayıp kaçmak oluyor. Oyun boyunca ilk defa gerçek bir duygu görüyoruz orada. Plastik değil; iki tane insan görüyoruz. O insanı gördüğü zaman seyirci de, karakter kişisi de orada ne yapacağını bilemiyor. Dolayısıyla hemen “sakın anlamlı bir şey söylüyor olmayalım” cümlesi geliyor. Çünkü o yüzleşmeyi getiriyor, sorumluluk yüklüyor. Sen o zaman onun sonuna kadar gitmelisin. Bir şey yapman lazım ama kimse bunu istemiyor.

Kadın neden ağlayamıyor/gülemiyor?

İlknur Güneş: Hiç ağlayamamanın, gülememenin parodisi var. O aslında hayatta bir şeyler hissetmeye çalışmak. Nasıl hissedeceğini de biliyor aslında ama artık hissedilmeyecek bir noktaya gelmiş.

Sahne tasarımınızın üçgen olması metinle de, rejiyle de çok örtüşen bir şey. Oyuna bedenleri ile dahil olamayan; sadece yüzleri ile dahil olan karakterler sadece o küçük pencerelerden bizim için görünür olabiliyorlar ve renkler siyah,  beyaz, gri…

İlknur Güneş: Renkler atmosfer açısından çok önemli. Diğer kadın rengârenk olmasa da aynı biçimde. Diğerleri çok belirsizler. Dekorun ne olacağı kafamda belirgindi ve ben o fikirle gittim. O benim için o kadar çizili bir matematik ki. Ev deseniz eve benzemeyen bir ortam ama anımsatıyor. Üçgenin içindeler ama biraz yamuk bir yapı. Bir yer alçalıyor, bir yer yükseliyor. Sanki bir şeyin bir köşesini alabilmişler sadece gibi hissediyorum. O kadarına sahip olabilmişler. Oradan da çıksak mı çıkmasak mı, artık kapılardan sürünerek geçebilecekleri bir yerde olması, işte konuşuyorlar yan eve geçip oradan diğer eve geçip oradan diğer eve geçip dışarı çıkabilir miyiz diye. Aslında şehrin içinde hissettiğim şey de bu. Nefes almayı özlediğim bir ortamı çizdim. Onur Alagöz de benim hayalime cuk diye oturttu onu. 

Eylem Abalıoğlu: Oyunculuk açısından da çok zorlayıcı. Ben Şahika Tekand üzerine Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları’nda hep beden üzerinde çalıştım ve hayatımda ilk defa hiç bedenimi kullanmadan oynayacağım bir oyunda ilk başta ne yapacağımı şaşırdım. Ama o kısıt işte, duyguyla çok yükselten bir şey aslında. Orada da metafor var. Başrol oynayanlar için de zor çünkü bütün oyunu sürükleyen iki kişi olarak sadece oturuyorlar. Onlar da sınırlılar. Hepimiz için zorlayıcı ama oyunun amacına hizmet eden bir reji. 

Peki, Utku sen bu hareketsizliğin içine nasıl bir hareket getirdin koreograf olarak?

Utku Demirkaya: Dekor çok minimal, sahnede gördüklerimiz de öyle. Aslında benim için de bir “challenge”tı bu. Bu sefer başka bir şey araştırmaya başlıyorsun. Bu koreograf için de aslında yaratıcılığı zorlayan bir şey. Oyundaki kavga sahnesi için benim kafamda bambaşka bir şey var, yönetmenin kafasında bambaşka bir şey var. O kavganın o kadar stilize olması, bir yandan da o kadar ruhsuz olması oyuna çok güzel hizmet etti. Aslında insanlar da tam o görünen kadar, bir kol kadar, bir kadeh kadar eğleniyorlar. Kavgalar da öyle. Ben sevgilimle kavga ederken duvara yumruk atarım diyor adam. Öğretilmiş bir kavga böyle olur deniyor. Aslında o kadar çerçeveleri çizilmiş bir dünyada yaşıyoruz ki…

“Umudunu kaybetmek özgürlüktür.”

İlknur Güneş: Bir şey üretmek de öyle başlıyor ya, biraz o onun atfı. Umudunuzu kaybetmeden akıllanmıyorsunuz aslında.

Komşu kadının kahkahası öyle bir davet ki seyirci de aynı anda kahkahaya başlıyor.  

Eylem Abalıoğlu: Her hafta o kahkahayı atabilmek benim için büyük bir şans. Öyle iyi hissettiriyor ki. Bir yandan da çok antipatik bir kahkaha. Aslında toplumsal birçok duygu da öyle. Artık hiçbir duyguyu özüyle, coşkusuyla yaşayamıyoruz. Ağlamayı da, öfkeyi de, hüznü de, mutluluğu da yaşayamıyoruz. O toplumsal sıkışma, o kurallar hayatımızı o kadar çiziyor ki bizi de dönüştürüyor.

İlknur Güneş: Emre Kurtul da oyunculuk mezunu ama ben bu oyunda onu sese aldım çünkü bu oyunda “timing” çok önemli ve bunu bir oyuncunun yapması beni çok rahatlatıyor.

Emre Kurtul: Sesin başına geçince oyunculuğu unutuyorsun. Zamanlama o kadar önemli ki bütün oyunun ritmini değiştiriyor. Kırılmalarını o sağlıyor. Oyunun adı da “Sesler” ya ben zaten başrol oynuyorum haberiniz yok diyorum.

Utku Demirkaya: Bazen sahne arkasında olmak, sahnede olmak kadar değerli. Öyle zamanlarda aidiyet duygun daha yüksek oluyor. Sadece senden bekleneni yapmaya ve yaratmaya odaklanıyorsun. 

Biz de sizin “Uyumsuz Tiyatroya”, “Uyumsuz Tiyatro”nun “Sesler”e, “Sesler”in bizlere aidiyetinden mutluyuz. Ne de olsa duygular insana yaraşır. 

Oyunun Künyesi:

Yazan – Yöneten: İlknur Güneş
Sanat Yönetmeni: Miray Aydın
Hareket Tasarım: Utku Demirkaya
Oynayanlar: Özcan Tekdemir, Sedat Kalkavan, Eylem Abalıoğlu, Beraat Karaman
Dekor ve Işık Tasarım: Onur Alagöz
Afiş Tasarım: Gözde Mutluer
Asistanlar: Büşra Yılmaz, Selen Karasu,
Ses Uygulama: Emre Kurtul- İpek Hatunoğlu
Işık Uygulama: Mustafa Büyükaksu

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku