Yavuz Pak

Sevinç Erbulak ile yılın son aylarında iki ayrı söyleşi gerçekleştirdik: İlki kendisinin İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırıldığı süreçte (31 Ekim 2016), ikincisi tiyatrosuna geri dönüşünden hemen sonra (9 Aralık 2016). Yeteneği ve birikimiyle; aklı ve yüreğiyle Türkiye Tiyatrosu’nun yetiştirdiği “gerçek sanatçılardan” biri olan Sevinç Erbulak öncesi ve sonrasıyla yaşadığı bu zorlu süreci anlattı bize… Birinci ve ikinci söyleşimizde aktardıklarını sırasıyla paylaşıyorum sizlerle…

Birinci Söyleşi

“BİR ÇİÇEK, BİR YAPRAK YA DA BİR SOKAK KEDİSİ KADAR ÖZGÜR OLMALIYIZ EN AZINDAN. AMA DEĞİLİZ!”

Sanat hayatınızın çalkantılı bir sürecinden geçiyorsunuz. Son zamanlarda yaşadıklarınıza dair sosyal medya paylaşımlarınız oldu fakat dışında pek mülakat vermediniz.

Eğer bir oyunum ya da projem yoksa televizyon ya da başka mecralarda röportaj vermiyorum ben. Hayattan konuşmak ya da magazin söyleşileri yapmak bana göre değil. Bir iş yapmıyorsam, atılacak bir başlığım da yoktur. Oynadığım dizi üzerinden konuşmayı da tercih etmem meselâ. Sizinle söyleşi yapmayı istedim çünkü tiyatro tarihine not düşmek adına çok önemli bir çalışma yaptığınızı düşünüyorum. Bizlerin öneminden ötürü değil, bu yaptığınız işin öneminden ötürü. Sizinle tarihsel ve evrensel önemde şeyler konuşabileceğimizi bildiğim için hemen kabul ettim.

1 Ağustos 2016 tarihinde, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda açığa alınan 6 oyuncudan birisiniz. Açığa alındığınız öğrendiğinizde neler hissettiniz?
Bir tarafım çok karanlık, her şeyin çok güzel olacağından emin değilim belki de. Ama bir inanma seçeneğim varsa, bunu her şeyin güzel olacağından yana kullanıyorum. Ben genellikle oyumu iyilikten, güzellikten, barıştan, sarılmaktan, öpüşmekten ve herkesin bunları yaşamasından yana kullanıyorum. Bir süreç bu. Bilemeyiz tabii. Belki de çok kötü şeyler gelecek tiyatronun başına. Ama 3038 yılında, gezegen bile kalmamış olsa birileri hala Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini, Fazıl’la Serenad’ın düetlerini dinliyor olacak. Kendi döneminde Oscar Wilde çok çile çekmişti. Belki O da hiç bitmeyecek zannetmiştir yaşadığı şeyleri. Ama 3038’de de Çehov, Shakespeare, Wilde hala yaşıyor olacak. Bunu biliyorum.  Çünkü sanat,  iyimser olmadan, özgür hissetmeden yapabilecek bir şey değil. Biri bakıyor diye, birileri beğensin diye çizemezsin resmini. Picasso böyle yapmadı. İçinde geldiği gibi yaptı bu işi. Oyuncu ya da yazarlar da böyledir. Ödül almak için, beğenilmek için yapılmaz bu iş. Böyle düşünerek yapılamaz sanat, kaygısızca, bunları düşünmeden yapılabilir ancak. “Bilinç nasıl da korkak ediyor hepimizi” diyor Shakespeare. O kadar korkak olursak yapamayız sanatımızı. Özgür olmamız lazım. Bir çiçek, bir yaprak ya da bir sokak kedisi kadar özgür olmalıyız en azından. Ama değiliz!

Böylesi önemli bir tarihsel süreçte sanatçılardan, tiyatroculardan destek alabildiniz mi?
Şehir Tiyatroları’ndaki meslektaşlarımdan destek gördüm diyebilirim. Önceleri tek başıma yaşıyorum gibi bir sanrıdaydım ama sonra bu tür faciaları benden daha önce yaşamış veya daha çok kavramış insanlarla konuşunca, yalnız olmadığımı anladım. Destek aslında senin beklediğin bir şey.  Düştüğünde bütün arkadaşlarımın yara bandı getirmesini istiyorsun ama kimisinin yara bandı yok, kimisi o anda orada değil, kimisi zaten biri mutlaka götürür, Sevinç’in dizinin kanamasına izin mi verilir diye düşünüp getirmiyor, vs. vs. Bu noktada hiç bencil olmamak gerektiğini düşünüyorum. Ama insan ilişkilerini görünmeyen bir halka gibi düşünürsek, o çemberler değişti. Taşlar yerinden oynadı ve onları yanlış yerleştiren benim. Ve en çok korkaklık duygumdan ötürü değişime izin vermemişim.

Hayat aynen devam etmeye başladı bir süre sonra benim için. Yalnızlık hissimi ve hayal kırıklığımı da atlattım kısa bir süre sonra. Evet, belki özümde, herkesin hayatında olduğunu düşündüğüm kadar yalnızdım belki. Ama bir anlamda da çok kalabalıktım. Dolayısıyla, Levent Üzümcü’nün de dediği gibi, “bir gün yaşadığımız ülkeye gerçekten adalet geldiğinde, ben ve bu mağduriyeti yaşayan benim bütün ekip arkadaşlarım, bunun hesabını soracağız.” Öfkeli bir hesap sorma sürecinden bahsetmiyorum. Ama bir gün mutlaka bu yaşadıklarımızın ne olduğunu, ne anlama geldiğini sorgulayacağımız yeni bir dönemin başlayacağını düşünüyorum bu ülkede. Bugün bir öğretmen de bir akademisyen de bir doktor da işini yapamıyor bu ülkede. Ama bir öğretmene öğretme yetisini yasaklamanın da henüz sistemi icat edilmedi. Biz Kemal Kocatürk’ü yitirdik kurum olarak bu süreçte meselâ. 45-50 yıllık bir tiyatrocu olarak bir duruşu olan, yaşadığı ülke ve dünya ile ilgili dertleri olan bir meslektaşım. Sırf bu dertlerini dile getirdiği için, bu kadar uzun yıllar emek verdiği kurumundan uzaklaştırıldı. Ayrıca, Kemal Kocatürk’ün pek çok yerde belediye salonlarında oynamasına yasak getiriliyor. Ama o gidiyor bir parka bir ışık açıp, bir sandalye koyup oyununu yine oynuyor. Dümbüllü’nün Çengelköy kahvesinde mendilini sırtına atarak yaptığı gibi, gayet güzel oyununu oynuyor ve sözünü söylüyor. Bir belediye salonunda 180 kişiye oynayacağını oyununu bir parkta 1800 kişiye oynuyor.

Siz bu ülkede sempatik bulunan ve çok sevilen bir oyuncusunuz. Seyircilerinizden destek aldınız mı bu süreçte?
Seyircilerimden çok güzel destek ve dayanışma mesajları aldım. Sistem, Kemal’e, Ragıp’a, Levent’e ceza kestiğini zannediyor. Ama aslında, onları izleyebilme şansı olan seyircilere kesilmiş bir ceza bu. Kesilen bu cezalara, Kemal’den, Ragıp’tan, Levent’ten, Sevinç’ten, Mahperi’den çok seyircinin tepki göstermesi önemli bu yüzden. Seyircilerimiz de bu ülkenin insanları sonuçta. Şu an her şeye rağmen hala büyük bir dirençle işlerini yapmaya devam eden insanlar var, yapmayı bildikleri şekilde yapmaya devam eden insanlar var. Dünya tarihi korkunç dönemlerden geçmiş, biz ne sanıyoruz bu yaşadıklarımızı? Ezilen olarak da muktedir olarak da ölümsüz değilsin. Zaten bu keşfedilse dünya genelinde barış ortamı olacak ama istemeyen çok sistem var. Burada ülkeden çıkıyoruz yani, dünyanın en talihsiz ülkesinde değiliz.

Dolayısıyla bu süreç tiyatrocuları ve onların seyircilerini de aşan bir bütünün parçası…
Kesinlikle… Bir Tim Burton ülkesinde yaşıyoruz adeta. Ya da Truman Show 2016 Türkiye. Yaşadığımız ülke bu. Toprağımızın her karışının bir Truman Show olduğunu düşünüyorum ve bu kadar ötekileştirmeye devam ettikçe, bu kadar ötekileştirme meraklısı oldukça, insanları kimlikleri, cinsel tercihleri, nereli oldukları, nereden geldikleri, renkleriyle, dinleriyle, dilleriyle, dinsizlikleriyle, kimlikleriyle bu kadar haşin ilgilenerek, bu kadar rahatsız ederek ilerlediğimiz müddetçe bu topraklarda vicdan sahibi insan evlatlarına bir çıkış yok. Hayvanlara da yok, insanlara da yok. Adeta bir zaytung ülkesi olduk. Topluca afyon almış gibi büyük bir kitle var. Ve “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı devam ettiği müddetçe, işimiz çok zor.  Ancak, elbette bütün tezlerin anti-tezleri de var dünyada ve kötülük olduğu kadar iyilik de var. Yeter ki iyi insanlar bir araya gelebilsinler ve eski zamanlardaki gibi, neye inandıklarının, kim olduklarının, nereden geldiklerinin bir arada yaşamak için bir önemi olmadığını hatırlasınlar. Eskiden böyle bir dünyamız yoktu ve ayıp sayılırdı bunlarla ilgilenmek. Ama şimdi bu ayrıştırma kültürünü çok benimsedik. Bizden olmayanı ötekileştirmeyi çok hızlı benimsedik maalesef. Diğer yandan, aynı zamanda çok bütünleştirici, kaynaştırıcı, barışçıl bir dili benimseyen insanlar var. Umuyorum ki, bir 10 sene sonra söyleşi yaptığımızda “Ne fena, ne kötü günlerden geçmişiz. Ne kadar iyi sabretmişiz, nasıl dayanmışız o günlerde.” diyebilelim. Dilerim bu ayrıştırıcı sürecin yarattığı kırgınlıklar artmasın ve iyilik kötülüğü yenebilsin gelecekte.

Sizce geri dönebilecek misiniz tiyatronuza?
Mutlaka döneceğiz! Bence çeyrek asırlık yuvama bütün arkadaşlarımın dönüşü muhteşem olacak. Döndükten sonrasının ne olacağıyla ilgili kendimden emin olamasam da elbette döneceğiz. Levent de, Ragıp da, Kemal de dönecek. Kul hakkına girilen bütün arkadaşlarım, oyuncu değil sadece doktor, öğretmen, akademisyen arkadaşlarım da, tanımadıklarım da herkes ve hepimiz döneceğiz. Ne zaman bilmiyorum ama döneceğiz, buna inanıyorum. Onun için şu anda maalesef çeyrek asırdır nefes alıp verdiğim yer, koca bir okyanus olan Şehir Tiyatroları, küçük bir balık olarak beni karaya fırlattı ve ben de küçük bir akvaryuma atladım yaşayabilmek için. Ama er ya da geç okyanusuma geri döneceğim.

İkinci Söyleşi

“BEN ARTIK KORKMUYORUM!”

Geçtiğimiz günlerde tiyatronuza geri döndünüz. Bir önceki söyleşimizde Şehir Tiyatroları oyuncusu vasfınız yoktu. Açığa alınmıştınız. Bu söyleşimizde tiyatronuza geri döndünüz ve ilk söyleşimizin sonunda dediğiniz gibi, “okyanusunuzdasınız” artık. Bu dönüşün sizde yarattığı duygular nedir?
Hissizim. Kâğıt üzerinde Darülbedayi oyuncusu vasfı taşımıyorduk ama bizim işimiz kağıt üzerinde değildir. Oyunculuk denen büyü kağıt üzerindeki notlarla, puantaj sistemi ile, ödüllerle belirlenemez. İyi oyuncuyu bunlarla ölçemezsiniz. Oyuncu ya iyidir ya da kötüdür, ortası olmaz zaten. Ne yaşadığımızı hiç bilmediğimiz bir süreçten geçtik. Hiçbir teftiş kurulunun karşına çıkmadık, hiçbir soruşturmadan geçmedik. Bence bir kâğıt geldi sistemden ve belli isimlerin tiyatronun uzağında kalmaları istendi belli bir süre. Bu kâğıdı çekmeceye koydular bizim açığa alındığımız gün. Sonra bir gün çekmeceyi açtılar, “Aa?! Bu ne? Bu çocuklar dışarıdaymış” dediler ve bizi geri çağırdılar. Böyle düşündüğüm için hiçbir hissim yok. Dolayısıyla, sizinle ilk söyleşimiz esnasında da aslında ben Şehir Tiyatrosu’nun bir parçasıydım ve Şehir Tiyatrosu’nun oyuncusuydum çünkü bu vasfı benim ya da başka bir oyuncumuzun, yazarımızın, yönetmenimizin vb. elinden alacak bir sistem dünya üzerinde henüz icat edilmedi. Tabii ki teknik olarak bizi bir çok yere hapsedebilirler; erk, güç kimin elinde ise kendince uygulamalarıyla bizi bir binanın içinde ya da dışında tutabilir. Ama ben bu süreç boyunca oyunculuğumdan, mesleğimden açığa alınmış değildim. Sadece Şehir Tiyatrosu’nun binalarında oynama hakkımı kaybetmiştim.

Bunun ilk etkisi şuydu: Oyunculuğumu elimden aldılar zannettim. Oyunculuk yapma edimimle oynadıklarını düşündüm. Sonra farkettim ki Harbiye Muhsin Ertuğrul, Kadıköy Haldun Taner, Ümraniye Haldun Alagaş vb. sahnelerinde sahneye çıkma özgürlüğümüzü elimizden aldılar sadece. Şehirdeki diğer sahne ihtimallerini, diğer partnerlik ihtimallerimi gördüm ve zaten seçtim bir tanesini de. Tiyatro Oyunevi çatısı altında. Belki sistem bundan da rahatsız oldu. Bunu yapmanı yasaklıyorum demek erke kendisini güçlü hissettiriyor. Ama sistem bir yazarı, bir yönetmeni ya da bir oyuncuyu mesleğinden alıkoyma kudretine sahip değil. Bunu yasaklayabilecek bir güç yok dünyada; sadece kurumsal olarak engelleyebiliyorlar bunu.

Yaşadığınız süreç korku ve kaygı uyandırdı mı sizde?
1 Ağustos’tan sonra ister istemez biraz uzaklaştım tiyatrodan ki alışık olduğum bir şey değildir. Meselâ ben her sezon önce kendi tiyatromun tüm oyunlarını seyrederim. Öncelik hakkı her zaman kendi evimindir. Sonra dışardaki oyunlara giderdim. Ama bu “ev hissini” yitirdim bu süreçte. İlk 48 saat korku ve kaygı yaşadım. Ama sonrasında, bu belâlı süreç, korkuyu aldı benden. Yani sistem bize bir şey yapmayı hedeflediyse, ilk 48 saat için bunu başarmış olabilir belki ama sonra her şey tersine döndü bende. Ben artık korkmuyorum! Artık başıma gelebileceklerden korkmuyorum! Ülkenin yaşayacaklarından da, yaşanacakların içine kendimi yerleştirdiğimde de korkmuyorum! Artık kendimi çok doğru ifade ettiğim bir yerde olduğumu düşünüyorum ve hislerimden eminim. Durduğum yeri değiştirmeyeceğim ve başka birine dönüşmeyeceğim.  Zamanın algısına uymak, kaçak dövüşmek, kendimi saklamak gibi taraklarda bezim yok. Zaten benim köklerim buna müsait değil. Öğrencilerime de böyle örnek olacağım. Bu benim tarihsel sorumluluğum.

Tiyatronuza geri dönüşünüz bir hak kazanımı ya da iadesi olarak değerlendirilebilir mi?
Bugünlerde bir aklanma süreci başladı. Atılanların, mesleklerinden uzaklaştırılanların bir kısmının yeniden işlerine döndükleri bir sürece girdik ve eminim onlar da benim kadar şaşkın ve hissiz. Çünkü ben ne yaşadığımızı bilmiyorum. Neden o kadar çemberin içine alındığımızı bilmiyorum. Hiçbir şey söylenmedi çünkü bize. İsterdim ki bir teftiş kurulunun karşısına çıkayım ve sistemin kendisine sorabileyim neler olduğunu. Beni ve arkadaşlarımı hangi aklın böyle bir şeyle ilişkilendirdiğini sorabilmeyi çok isterdim. Ama olmadı. Dört ay boyunca bekletildik ve sonra yine ne olduğunu anlamadan geri döndük. Bu topraklarda ya fiziksel olarak yakmayı ya da duygusal olarak yakmayı tercih ediyor sistem. Yani bu yangından sonra içime su serpilmedi.

Bu süreci kurumsal açıdan değerlendirdiğinizde, tarihsel sonuçları neler size göre?Bütün bu yaşananlardan sonra kurumsal yapıların ve idari işleyişlerinin sorgulanması tarihsel önem taşıyor. Muhsin Ertuğrul gibi insanların kurumların başına yeniden gelecekleri hayali ile mümkün bu belki en başta. Muhsin Ertuğrul döneminde de Şehir Tiyatroları belediyeye bağlı bir kurum ve son tahlilde sistemin bir parçası. Ama Hoca’ya sanatıyla ilgili herhangi bir şey yapması önerildiğinde ya da şuursuzca dayatıldığında Hoca hemen şapkasını ve pardösüsünü alıp gitmek için harekete geçermiş. Daha pardösüsünü giymeden “Hocam pardon, haddimizi bilemedik, işinize burnumuzu soktuk, özür dileriz” diyorlarmış. Bugünün o günden en önemli farkı, bu özrü dileyebilecek yürekte yöneticilerimizin olmaması. Tabii, buradan konuşmak kolay olabilir, bu kurumları yönetmenin hiç kolay olmadığını biliyoruz. Sanatta en olmayacak olan “aldım-verdim” yöntemi izleniyor ama bugünlerde: Siz şimdi onu öyle yapın, biz onu daha sonra şöyle yaparız” anlayışı hakim. Oysa, teknik olarak sorunların madde madde tespit edilmesi gerekiyor her şeyden önce. Şehir Tiyatrosu ve Devlet Tiyatroları gibi sanatsal kurumların çalışanları, yönetsel yapılarının acilen değiştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Bilinç düzeyi yüksek, özgür ve özgün düşünen her sanatçı içerideki naftalinli yapının farkında. Dünyada her şeyin büyük bir hızla değiştiği bu çağda, bu kurumların yapısal değişikliği için çok geç bile kalındı aslında. Ama Muhsin Ertuğrul dönemindekinden bile daha kötü bir yönetmelikle yönetiliyoruz bugün. Her yeni yönetimin yeni fikir ve önerileriyle değiştirmesi ve dönüştürmesi gereken, ileriye taşıması gereken kurumlar bugün ters yönde bir akışla geriye doğru sürükleniyor.

İçinden geçtiğimiz süreç, sanat kurumları ve sanatçılar için sınav niteliğinde sanki…
Elbette…Bugün Devlet Tiyatroları’nın kapatılmasını dahi konuşabiliyoruz. Hatta daha fantastik şeyleri düşünüyoruz ki sanat lüks gibi kalıyor artık bu ülkede. Sanatın bütün dalları için benzer bir algı söz konusu. Son zamanlarda yaşanılanlardan önce de Şehir ya da Devlet Tiyatroları güllük gülistanlık değildi ve son demlerini yaşıyordu bu kurumlar. Bu sorunların üzerine bugünkü yapı gelince, sanatçıların büyük çoğunluğu memuriyetini devam ettirmek, 25 – 30 yıldır verdiği emeğin karşılığını biraz daha memurlaşarak, Arda Aydın’ın bir yazısında çok güzel ifade ettiği gibi “makineleşerek” vaktini doldurmak telaşına düştü.

Bugün artık ödenekli tiyatroların repertuvarlarına dahi müdahaleler söz konusu. 1930 yılında repertuvara alınmış oyunlar dahi bugün sakıncalı bulunup oynatılmayabiliyor. Dolayısıyla, çok ciddi yapısal sorunları var kurum tiyatrolarının. Öte yandan, bu ülkede kurum sanatçıları, gelecekle ilgili son derece ciddi kaygıları olduğu için, “güvence” arıyorlar. Çok kokutucu olayların yaşandığı bir ülkedeyiz maalesef ve bundan herkes gibi sanatçılar da etkileniyor. Ben de dahil olmak üzere, gelecekteki sanatsal faaliyetlerimin dahi önüne geçebilen ciddi kaygılarımız var bu ülkede artık. Bu korkutucu gelişmeler kaygıları besliyor, özgürce mesleğimizi icra edebilmemizi engelliyor ve sanatsal yaratıcılığı kısıtlıyor.

Son olarak… Bugünün penceresinden baktığınızda tiyatronun ve sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Dünya tarihinde sanatın da tiyatronun da iniş çıkış dönemleri vardır. Sanata ve tiyatroya, kavramsal olarak hiçbir şey olmayacaktır. Binlerce yıl önce, insanlar mağaraya resim çizerken başlamış bir şey bu. Çok güçlü bir kök, dünyadaki bütün sistemleri, bütün iktidarları devirebilecek bir kudrete sahip bir güç sanat. Zaten, sistemin sanat korkusunun kendisi bunun kanıtı. Dünyayı bir iktidarın, bir partinin, bir hükümetin değiştirdiği görülmüş mü? Ama Guernica dünyayı değiştirdi ve hâlâ değiştiriyor. Binlerce yıldır, her gece sahneye çıkan oyuncular ve repliklerini fısıldadıkları oyunlar dünyayı değiştirmeye devam ediyor ve elbette edecekler. Bunu hiçbir güç engelleyemez.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here