21. yüzyılın son sürat ilerleyen teknolojisini; gümbür gümbür, homurtularla, nidalarla tıpkı bir buldozer gibi çağımızı bir enkaza dönüştürmesini nasıl açıklayabiliriz? İnsan aklının gelişimine açıkça ket vuran insan-dışı nesnelerin, gelecekte yaratmayı hedefledikleri mekanikleşmiş kuşağı görmeye korkan bir yüreğim, yaşamın hengâmesinde, inatla kendime yabancılaşmıyor olmamla ve yaratıcılığı kafaya takmış olmamı mazur görün…

Yüzyıllardır insan aklı, bilimin merak öğesi olmuştur. İnsan beyni defalarca araştırma konusu yapılmış; insan beyninin gelişim aşaması, duygu ve mantık kullanımının analiz edilmesi çeşitli kullanım araçlarını da geliştirmeyi zorunlu kılmıştır. Edinilen bilgiler, deneyimler, teknolojik aygıtların çeşitlendirilmesi ve gelinen noktada “hız” toplumsal olguların değişmesine, iletişim ağının genişletilmesine yarar sağlamıştır. Burada hızı örneklendirmek yerinde olacaktır. Örneğin: Bebekler ve küçük çocuklar uzun bir süre bir şeye konsantre olamazlar. Medyadaki görüntü ve ses akışı çocukları çabuk etkiler ve televizyonun başından kalkamazlar. Bu da bir tür bağımlılık yaratır. Ayrıca toplumsal yaşamın hızı içerisinde örnekler çoğaltılabilir. Birçok önemsiz girdide bireyin bilinci dumura uğratılırken, sabah işe gitme eylemi nasıl da mekanikleşir. Bırakın bireyin çevresine yabancılaşmasını; eşine, çocuklarına hatta kendine yabancılaşır. Ya da cep telefonunun hızı sevgilileri bile yakınlaştırmaktan çok birbirinden uzaklaştırır.

Yaratılan bu sistem, insan yaşamını bilinçli olarak kirletir. Damarlarına akacak yeni ve kirli kanları hayatın içinden sağlamak zorundadır. Yaşamın boşluklarını kendi emellerince doldurur. İnsan da… Bir zamanlar, bizim insanımız da bu yapılanları, “eh buna da şükür, daha da kötü olabilirdi” vs. diyerek düşünmeden geçiştirir.

Zihnimizin sınırlarını başkalarının belirlenimlerine açıkça sunarken aslında üretme ve paylaşma coşkumuzu yitiririz. Anlara sıkıştırdığımız kimi şeyler bizlere yetiyor olmuştur. Düşünme refleksleri elimizden alınmış, mutlu olma güdüsü yitip gitmiştir. İnsan, sıkı çalışma koşullarına öyle kaptırmıştır ki, kendi için bir şey yapamaz olmuştur. Yaşadığımız bu yanardöner düzen de, mutsuz bireyler olmanın yolunu açmıştır. Çünkü bu düzen mutsuzluktan beslenir. Çalışanın daha fazla emek koymasını hatta daha da fazlasını ister vahşice. Bir ekmek bile siyasetin içinde bir rant kavgasındayken, bizler sevgilimizin ya da  dizide kim ne yapacak gibi soruların peşindeyizdir. Sistem, insanı içine düşürdüğü bu durumdan kurtarmak için hiçbir zaman samimi olmamış, kurtarmak yerine bireyi kendi yarattığı hastalıklı bataklığa elinin tersiyle itivermiştir. Kendini “yaratmak” aczi içine düşmüş insan, soyunu tüketme konusunda başarıyla ilerlemektedir. Mutluluk ve sevinç, yaşamın her anında bizlere yakın ise –bir çocuğun gülüşüyse, yaşadığımız düzene inat yaratıcı düşünceyi geliştirmekse, okumak-araştırmaksa, siyasi müdahalelerde bulunmaksa- onu yeniden keşfederek ve yeniden yeniden sulayarak yeşertebilmeliyiz. Kaygılar, sistemin bizlere kendi yaratıcılığımızdan ve benliğimizden uzaklaşmamız için kurduğu tuzaklardan başka bir şey değildir. Çok da uzağınızda olmadığını düşünüyorum. Şöyle çevrenize başka bir gözle bakmayı deneyin, inanın yeni güzelliklerin farkına varacaksınız.

Peki, bu yozluk içerisinde, “tiyatroyu” nereye koyuyoruz?

Genel olarak tiyatro için “İnsanı insanla anlatma sanatıdır” denir. Bu tanımlama tiyatro sanatı için yeterli midir? Bunalım çağının çocukları olan bizleri anlatacak olan, bize benzeyen, korkak, uyumsuz, bencil insanları mı anlatacağız sanatımızla? Bu kaçışı ve sıkışmışlık durumunu kimi “absürd” oyunlarda görebiliyoruz. Bu oyunlarda, insanın bunalımını, hırs ve kaçış duygularını, karakterin çevresinde gelişen olayları günümüzde yorumladığımızda toplumun ezilmişliğini ne kadar anlayabilir ve sahneye taşıyabiliriz? Kuşkusuz karakter oyunları, farklı bir yorum katılarak bugün yapılabilir ama artık bu tarz oyunlar da bitmiştir. Tiyatro sanatının üstüne düşen “görev” ne olmalıdır? Unutkanlar toplumuna müdahale, izlerken bile kendini unutan insanı nasıl değiştirecektir?

Peki, tiyatro sanatını sadece bir konuşma sanatı olarak görenler? Terk etmek zahmetli bir süreç olsa gerek, bu zahmete ne zaman katlanacaklar? Yeni insanın yaratılması sürecine bugünden ne kadar katkı koyacaklar? Elbette bir insan çevresini nasıl algılarsa dünyayı ve hayatını öyle yorumlar. Artık günümüz toplumuna sanatla müdahale zamanıdır. Yozlaşan oyunculuklar, kimi oyunlar bir girdabın eşiğini bırakın içinde çırpınmaktan bitkin düşmüş, ölmek üzere. Seyirci de bıkkın yapımcı da. Bir aydın olarak neyi bekliyor ve izliyoruz? Bir oyuncunun bedeni enstrümanı değil midir? Biz böyle bildik, böyle öğrendik. Bu bedeni kullanan bir oyuncunun öncelikle kendini tanıması, aşması ve estetiğin, dengenin, hareketler bütününün uyumunu sağlaması gereklidir. Birebir sürekli yaratım sürecidir oyunculuk. Oyunculuk kimi zaman sancılı geçer ama hep yeni şeylerin üstüne giderek adım adım yükselir. Yazılı bir metin oyuncunun önüne geldiğinde, onu olduğu gibi –ezberci bir mantıkla olamaz- sahneye aktarmaz, tersine üzerine çalışır, kendi penceresinden yorumlar. Yeni oyunculuk biçimleri dener, süzgeçten geçirir. Artık Brecht’in de üstünde yeni kuramlara, biçimlere ihtiyaç var. Okumaktan, gelişmekten, düşünmekten ve en önemlisi de yaratmaktan korkmayan insanların birlikteliği yeni nesillere ışık olacaktır. Zaman bu zamandır.

Yaşanan durumların etkisi her alanda olduğu gibi sanata da sirayet etmeye devam ediyor. Toplumun önemli ihtiyaçlarından biri de sanat olması gerekirken, tiyatro-seyirci bütünlüğünden söz edemez olmuşuz. Elbette hepimiz suçluyuz. Ama geç kalmış değiliz. Popüler isimleri ve tiyatrolarını, Devlet Tiyatrosu ve Belediye Şehir Tiyatrosu’nu dışında tuttuğumuzda, yaratıcı-alternatif sanat yapan, ödenekli, profesyonel ya da amatör tiyatroların oyunlarının topluma önayak olabilecek, değişimi ve dönüşümü, bununla birlikte seyircinin de düşünmesini-eylemesini sağlayacak oyunların sahnelenmesi doğru olacaktır.

Tiyatro, insanın olduğu her yerde yapılır. Hayatın içinde, kimi zaman sahnede, fabrikalarda, gece kondu mahallelerinde, otobüslerde ve aklınıza gelebilecek her yerde devinir ve ateşini sıçratır. Önemli olan, sanata nasıl baktığın ve hayata nasıl müdahale ettiğindir, önünü görebilmektir sanat. Hayat, gideceğimiz yolu belirleyemez, insanın kendisidir yolunu belirleyen. Yeni sayfayı bizler açalım. Yazılanlar da bizim kalemlerimizden çıksın.

MÜGE SAUT

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here