Pınar Erol
pnrerol@gmail.com

Sırasıyla Duru Tiyatro’nun, Pangar ve Altıdan Sonra Tiyatro’nun, Tatbikat Sahnesi’nin ve en son Mam’Art’ın seçtiği bir yolculuk insanı o. Tüm bu tiyatroların bir bildiği var! İçimden defalarca söylemek gelse de, gereğinden fazla söyleyince ya da yazınca gücü azalıyor diye bir seferde söyleyeceğim: Sezin Akbaşoğulları, sahne perilerince kutsanmış denli çok yakışıyor tiyatroya! Kendini orada misafir hissetmesin. Disiplinler arası gezdiği her yerde var izdüşümleri.

“Duru”, onun süssüz güzelliği kadar, tavrını da, oyunculuğunu da tarif eden bir sözcük. Picasso’nun o yalın, çocuk çizgilere ulaşmak için yaptığı onca tablonun birikimine benzetebilir miyim bilmiyorum o duruluğun, o su gibi olmanın yolculuğunu. Onunki insanın içinden dışına doğru büyümesinin bir ifadesi gibi. Yüzüne bakınca görüyorum; gülümseyişinin bir lisanı var. O lisanda, kimseyi memnun etmeye çalışmayan, kendi derininden anlamlar bulup çıkaran, bunun için uğraşan, canlandırdığı onca zaaflı karakteri kolundan tutup sevgisine katan bir oyuncunun kalp atışları var. 

Bir şeyi istemenin haklılığına, elde etmenin mecburiyetine, arzulamanın çaresizliğine, ısrarcı umuduna, yalanı gerçek kılmadaki inadına, o hayat dolu dişiliğini, o yanağını ve dudağını şişirip indiren cilvesini, o tırnaklarını çıkartan hırçınlığını vücudunun tüm kıvrımlarına yayarak bizi nasıl ikna etti bilmiyorum! “Kızgın Damdaki Kedi”nin bizi hayrete düşüren Maggie’sine başka kim böyle hayat verebilirdi, onu da bilmiyorum!  

Babanız Nato’da görevli, subay. Anneniz öğretmen. Korunaklı bir lojmanda büyüyorsunuz. On üç-on dört yaşlarında, bu meslek hakkında fazla fikirleri ve bilgileri olmayan ailenize “oyuncu” olmak istediğinizi söylediğinizde şaşırıyorlar. Başka bir meslek yapmayı da düşünmüyorsunuz üstelik. Böyle mi başlıyor hikâye?
Aşağı yukarı böyle evet. Ortaokul yıllarında İngilizce dersinde yazıp oynadığımız skeçler beni çok heyecanlandırıyordu. Tam o sıralarda, İzmir’deki kuzenim Ankara’da konservatuvarın tiyatro bölümünü kazandı ve böylece oyunculuk benim için bir hayal olmaktan çıktı, bir gerçeklik kazandı. İşte ben de liseyi bitirecektim ve tiyatro bölümüne gidecektim. Olan oldu…

İlk sahne lisede oynadığınız “Yine Başladılar Şarkılarına” mı?
Öncesinde kendi yazdığım ya da sevdiğim şiirlerden, oyunlardan bölümleri içeren birtakım garip gösteriler hazırlıyordum. Sanırım lise 2 gibi aklı başında bir öğretmenimiz, bir tiyatro grubu kurulmasına önayak oldu. Bu işlerden anlayan biri geldi okula, oyun seçildi, kast yapıldı. Max Frisch’in ‘Yine Başladılar Şarkılarına’ adlı piyesinde ‘Maria’ rolünü oynayarak hayatımda ilk defa gerçek bir sahnede, Ankara’daki Mahir Canova Sahnesi’nde, seyirci karşısına çıktım. İnsanlık için küçük ama benim için büyük bir hikâyedir.

İzmir, Belçika, Diyarbakır, Sivas, Ankara’da geçen zamanlar. Arabanın arka koltuğu ev oluyor. Eğitim hayatınız bölünmesin diye en çok Ankara’da kalıyorsunuz ve tiyatro eğitimini Bilkent Üniversitesi’nde alıyorsunuz. Oradaki oyunların yanısıra “Bizim Evin Halleri” ile dizi oyunculuğuna başlıyorsunuz. Üstün Dökmen ile “Küçük Şeyler”i yapıyorsunuz. Sonrasında “Beyaz Gelincik” dönüm noktası oluyor. Derken yapa yapa ve baka baka oyunculuğu öğrenme sürecine giriyorsunuz.
Bilkent Tiyatrosu, öğrencilerinin oyunlarını sahneler ve biletli seyircisi vardır. Hiçbir oyunu kaçırmayan müdavimleri vardır. 1. sınıflar tiyatronun teşrifat görevlileridir. Ben Bilkent Tiyatrosu’nda sırasıyla “Woyzeck”, “Kanlı Düğün” ve “Macbett” (Ionesco) oyunlarında oynadım. Pek de güzel zamanlardı.

Butik iki oyun oynadıktan sonra 2009’da Duru Tiyatro’da “Ay Tedirginliği”nde oynuyorsunuz. O zor zeminde oynamak tedirgin edici miydi? Özlemiş misiniz tiyatroyu, seyirciyle o bir olma halini?
Evet, oyunda gece yarısı deniz kenarında buluşmuş iki kişinin ölümle biten sohbetini izliyoruz. Bütün zemin çakıl taşlarıyla kaplıydı. Valla o zor zeminde durabildiğim kadar durmaya çalıştım. Şaka bir yana partnerim Bekir (Aksoy) bütün sıcakkanlılığıyla, birikimiyle bana çok destek oldu. Emre Kınay’ın tiyatrosu olan Duru Tiyatro prodüksiyonu yaptı, Özen Yula yazdı ve yönetti. Mezun olduktan sonra televizyonda oyunculuk yapmaya başladım. Kamera ile tanışmak, sinema çok heyecan verici ve yeni bir şeydi benim için. Oyunculuk anlamında başka kapılar açtı, vizyonumu genişletti diyebilirim. Sahneden uzak kalmanın, oyuncunun ana malzemesi olan bedenini ve sesini hantallaştırdığını düşünüyorum. Sahne, oyuncunun atölyesidir aynı zamanda. Malzemesini zorlayabileceği, yelpazesini genişletebileceği ana merkezi gibi. Profesyonel anlamda o vakte kadar hiç sahneye çıkmamış olmak beni biraz geriyordu açıkçası, bir şeyler kaybettiğimi düşünüyordum. “Ay Tedirginliği” bütün bu vesveseden sıyrılmam için güzel bir fırsat oldu. Ancak o zamanlar bilmediğim bir şey vardı, hatta bu çok yeni yeni idrak etmeye başladığım bir şey: İyi bir tiyatro prodüksüyonu yapmak, iyi bir film yapmak kadar zormuş!

Öncesinde televizyon filmleri var ama “O. Çocukları” ilk sinema filminiz ve 2010’da çekilen “Kavşak” filminde 17. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alıyorsunuz. “Yabancı”, “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” diğer dikkat çeken filmlerinizden.
Sinemayı çok seviyorum. Sinema oyunculuğu çok sürprizli bir macera. Umarım daha çok filmde oynarım.

2014’te Altıdan Sonra ve Pangar Tiyatro’nun ortak yapımı “Soytarım Lear”da Lear’ın hain kızlarından Regan rolü, performans oyunuyla kendinizi zorlamak istediğiniz bir dönemde geliyor. “Biz, ‘Kral Lear’ı rahiplerden çalıp, soytarılara teslim ettik…” demişti Yiğit Sertdemir. Oyunda enstrüman çalmak, vokal yapmak, dans, mask oyunculuğu, hepsi var… 8.5 ay provadan sonra çıkmış oyun. Benim tiyaroda en sevdiğim şey böyle bonus şeylerle gelmesi, yeni şeyler öğretmesi.
Kesinlikle katılıyorum! Yiğit’in çok güzel fikirleri ve şahane bir ekibi var. Oyuncu kadrosunda bayıldığım oyuncular vardı, çok eğlenceli, bol terlemeli, eğitici bir süreçti.

2015’te Tatbikat Sahnesi’nde hem dizide (Behzat Ç) hem sinemada (Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku) birlikte çalıştığınız Erdal Beşikçioğlu’nun rejisiyle sahnelediğiniz “An/Blink” ile Afife Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu adaylarından biri oldunuz. Görünür olmak, fark edilmek, yalnızlık, derken günümüz kadını/adamı o sıkıştığı hayatta (sanal) aşkı nasıl yaşıyor?
“Blink”teki karakterler aşırı yalnız ve genç, genç oldukları için de temiz insanlardı. Birbirlerine kavuştukları noktada sonsuza kadar mutlu yaşadılar miti gerçekleşemiyordu. Çünkü öyle derin bir yalnızlık duygusuyla doluydular ki bu duygu, iletişim kurmalarını engelliyordu. Kendini doğru ve kibarca ifade edebilmek, özgüven, iletişim becerisi… Bütün bunlar özellikle de gittikçe globalleşen dünyada önemli meziyetler. Eğitimin, ailenin bir görevi varsa eğer, bu görevin, bütün bu meziyetleri çocuklara öğretebilmek olduğunu düşünüyorum. Böylece geri kalan her şey hallolurmuş gibi geliyor.

Ve gelelim şimdi Mam’Art’ta oynadığınız “Kızgın Damdaki Kedi”ye. Türkiye’nin ilk Maggie’si olmak nasıl? İsminiz Elizabeth Taylor, Jeanne Moreau, Scarlett Johansson, Sienna Miller’la birlikte geçiyor. Bakalım sizin isminizin yanına bir Türk aktristin adı eklenecek mi? Tüm Maggie’ler içerisinde adından çok söz ettirecek bir performans sizinki.
Çok teşekkür ederim. Acayip gurur duydum! Bütün bu isimler müthiş, özellikle Jeanne Moreau’yu seyredebilmiş olmayı ne çok isterdim Allahım! Eminim yeni Maggie’ler de eklenecektir. Şimdiye kadar bu oyunun ülkemizde herhangi kurumsal ya da özel bir tiyatro tarafından oynanmamış olmasına çok şaşırıyorum. Seyircinin de sevdiği ve kolay empati kurabildiği bir oyun halbuki, enteresan.

Mahalle baskısının kadınlar üzerindeki etkilerine bakalım. Aile içinde var olabilmek için anne olmak zorunda olan kadınlara… “Cesur ve Güzel” dizisindeki Cahide’yi Kızgın Damdaki Maggie’ye benzetirken bu proje henüz gündemde değildi herhalde. Al işte zaaflı bir rol daha.
Evet, “Cesur ve Güzel”in senaryosunu okuduğumda Cahide’de biraz Maggie titreşimleri görmüştüm ve daha sonrasında Tuğrul’un arayıp “Kızgın Damdaki Kedi”yi yapıyoruz, Maggie’yi oynar mısın diye sorması çok heyecan vericiydi. ‘Maggie the Cat’ muazzam yazılmış bir karakter. Çok yüksek enerjili bir kadın, gerçekten enerjisine yetişmekte zorlanıyorum. Çok neşeli, çok zeki, çok kıvrak, yenilmez… Ve Tenneessee Williams bunu öyle güzel yazmış ki metne kendinizi bıraktığınızda o ritm gelip sizi buluyor sanki, ipuçları her yerde. Tabii bu Maggie’nin iç dünyası. Ona dışardan baktığımda gördüğüm şey aslında çok mutsuz bir kadıncağız. Bütün diğer karakterler gibi arzularını tatmin edememiş bu sebepten hırçınlaşmış, duyarlılığını kaybetmiş, vahşileşmiş bir insan. Mesela o Sonny’le gitse ya buralardan belki çok mutlu olacak, arzuları karşılık bulacak ama yapamıyor. O kızgın damın üzerinde kalmaya devam ediyor patileri cayır cayır yansa da. Bence korkmak da değil onunki; bilmemek, bilememek. Başka bir ihtimal yok, başka bir hayat mümkün değil. Bu noktada bence biz bu kadını çok iyi tanıyoruz.

“Hiç kimse iyi değildir, ben de iyi değilim” diyen Maggie’nin o inatçı umudu, azmi, hayatta kalma motivasyonu, pes etmeyişi, seve seve Brick’i normalleştireceğine, onu yine hayata katacağına olan inancı hayranlık verici. Hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi kadın refeksi değil mi?
Bunu bir erkek de yapabilirdi ama doğru söylüyorsunuz yine de dişi enerjisi bol bir adam olabilirdi bu ancak. Çünkü yenilmezlik dişilik gerektirir!

Aile, içi fokur fokur bir kazan, dışardan baktığında imrenilesi… Yazılı olmayan kurallara göre yaşanıyor bu müessesede. Asıl “show must go on” orada uygulanıyor. “Aile” kavramı üzerinden toplumun da yüzleşmesini irdeleyen konuyu “Kızgın Damdaki Kedi” ile anlatmak nasıl?
Tekst de buna çok müsait, bize o kapıyı açıyor zaten. Serkan’ın (Salihoğlu) yorumuyla bu daha da görünür oldu.

Kızgın Damdaki Kedi-Mam’Art

Oyunun sonunda Maggie’nin yalanını doğru yapıyorlar. Henüz beş kere seyirciyle buluştunuz. Bu buluşmalarda seyircinin verdiği tepkiler size hangi ipuçlarını verdi?
Evet, sonunda Maggie kazanıyor! Ama tabii bu gerçek anlamda, olumlu anlamda bir kazanç mıdır? Şimdi çok mu iyi olmuştur yani? İşte bütün bunlar seyircinin yorumuna kalıyor. Seyirciyle buluşmak ikinci bir prova evresinin başlangıcı oldu. Neyi anlatabiliyoruz, neyi ıskaladık, bunları görmemizi sağlıyor. Yoksa açıkçası bu rolü oynarken aile kavramı üzerine düşünmüyorum, ben Maggie ile ilgileniyorum, onu anlatabiliyor muyum, onun derdini doğru ifade edebiliyor muyum, bunları düşünüyorum.

Hani rüya takım denir ya, sanki sizin ekip de öyle. Bir araya gelen isimlere bakınca prova sürecini nasıl geçirdiğinizi merak ediyorum. Başka hangi meslek bu kadar yakınlaştırır birini diğerine?
Evet ilk prova gününden başlayarak hissedilen iyi bir sinerji var ekibimizde. Çok verimli ve keyifli bir prova süreci geçirdik, iyi de bir oyun çıkardığımızı düşünüyorum.

Dillenmezse, söylenmezse yok sayılmıyor gerçekler. O saklı yerde huzursuz etmeye devam ediyor. Susarak söylenen yalanlar işte riyayı, iletişimsizliği ve giderek “Muhteşem Bir Son”u gerçekleştiriyor. Siz de tanıdıklarınızı gördünüz mü oyunda? En çok hangi replik kurcaladı sizi?
Tanıdıklarımdan, kendimden kesitler görüyorum elbette. Ve bu da beni güldürüyor. Bütün karakterler inanılmaz benciller, merkeze en önce kendilerini koyuyorlar. Yaptıkları hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorlar, aksine hep haklı olduklarını düşünüyorlar. Hiçbir karakter bir diğerini anlamaya çalışmıyor, gerçekten dinlemiyor en yakın olduklarını düşünebileceğimiz Gooper’la Mae çifti bile… Ay o çocuklara ne oldu acaba?! Bir çok replik var tabii bütün bu ikiyüzlülüğü, duygu sömürüsünü vs. ifade eden. Buyrun işte: ‘-Seni gerçekten çok seviyorum -çok komik.’

Sizi sahnede izlemek büyük keyif. Çok teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here