Latif Acarlıoğlu
lacarli@hotmail.com

Roman, öykü, oyun yazarı Muzaffer İzgü’nün yazıp Eskişehir Şehir Tiyatroları ve televizyon dizilerinin başarılı oyuncusu Murat Danacı’nın yönettiği Sınır adlı oyunun geçtiği yer, iki ülkeyi birbirinden ayıran sınırın sıfır noktası. Yarısı Sevinya, diğer yarısı Levinya. Büyük güçler tarafından belirlenip cetvelle çizilmiş ülkelere benziyor. İkiz gibi birbirine benzeyen, hatta birbirinin simetriği olan sahne de ortadan ikiye ayrılmış. Bir tarafta ne varsa diğer tarafta o var. Üzerinde vatan bayrakları bulunan yapraksız bir ağaç tam ortada kalmış. Sınırın her iki tarafında emirlerin bildirildiği telefon, hoparlör, cephanelik, kum torbaları, mermi sandıkları ve hazırlanan siper geniş yer tutmuş! Öyle ki nesnelerin çokluğundan oyunculara kıpırdayacak yer kalmamış! İki tarafta asılı, göğüsleri madalyalarla süslü, sert bakışlı devlet başkanlarının portresi de birbirinin kopyası. Varlıklarını diğer ülkenin tehdidine bağlamış, halklarına “Sesinizi çıkarmayın, uslu durun, yoksa savaş çıkar!” der gibiler. Ama savaşın askerde ve halkta ne gibi yıkımlara neden olacağını hesaplamaktan uzaklar. Tıpkı başkanlar gibi komutanlar da sahnede bir kez olsun görünmez, sadece telefonda emirler yağdıran sesleri yankılanır.

Sınır’da klasik tiyatrodan derin izler dikkat çekmekte. Her şeyden önce, kronolojik bir yapı mevcut. Diğer bir anlatımla, sırasıyla barış-kışkırtma-savaş üçlüsü egemen. Önce başkanlar komşunun bir karış toprağında gözleri olmadığını söylerken, sonra tehdit ve kışkırtma dönemi başlar, sonuçta savaş ilan edilir. Seyirciler salona girdiğinde, çoktan yerlerini almış olan sınırdaki iki asker de, onlara paralel bir davranış sergileyerek, önce tanışır arkadaş olur, yemek yer ve eğlenirken, alarm verilmesiyle birlikte aralarında düşmanlık başlar ve birbirlerini tehdit eder duruma gelirler. Bununla da kalmaz, mermileri namluya sürerler! Savaş başlayınca da, Rus ruletini andırırcasına birden sağ kalma mücadelesi başlar. Çünkü hayatta kalan, ailesine kavuşacaktır.


Diğer bir klasik öğe de, üç birlik kuralından olay birliği ve yer birliği olmak üzere ikisine uyulmuş olması. Kişiler ara sıra çocuk ve eşlerinden söz etseler de ana konu savaş! Yer birliği, zaten askerlerin nöbet tuttuğu cephe. Ayrıca sahnede ölen bir yana, yaralanan bile görülmemesi, yine klasik tiyatro kurallarına uyulduğunun kanıtı.

Bu kadar klasik özelliğe karşın, zaman ve uzam olmak üzere birçok bilinmezlik gözlenmesi, bu eserin modern özellikleri. Nedeni elbette oyunu herhangi bir yer ve zamanla sınırlandırmayıp evrensel bir boyut kazandırmak olsa gerek! Zaten Nevinya ve Sevinya ülkelerinin hayal ürünü isimler olduğu son derece açık. Karşıt iki askerin ise dörder harften oluşan isimleri bilinmekte: Yuan ve Mati. İlginç ve mutlu bir rastlantı olacak ki oyuncularımızın gerçek isimleri de dört harfli ve aynı: Emre (Basalak) ve Emre (Demirci). Düşman iki ülke olmalarına rağmen, askerlerin ve halkın birbirinden farklı olmadıklarına tanıklık eder gibiler!

Oyuncular, tam olarak asker etine ve kemiğine bürünmüş olup “erat”ı son derece iyi temsil etmekte. Ara sıra miğfer takan iki asker de kısa saçlı, haki renkli pantolon ve bisiklet yaka tişörtlü. Birinin göğsünde Türk askerlerindeki gibi adının kazındığı askeri kimlik kolyesi sallanmakta. İkisi de evli, hatta Mati iki çocuk babası. Doğal olarak Yuan sık sık eşinden, Mati çocuklarından bahsederken, annelerinden hiç söz etmemeleri dikkatimizden kaçmamakta!

Özelliklerine gelince, Yuan, daha çocuksu, saf ve heyecanlı, aynı zamanda işgüzar, geveze ve hayalperest. Tezkere almasına topu topu iki ay kalmış: Şafak 61! Mati, biraz daha görmüş geçirmiş, olgun havasında olduğundan ona abilik, hatta babalık yapmakla kalmaz, Yuan’ın saflığıyla dalga geçer. Kısacası, Yuan daha bir romantik, Mati gerçekçi!

Kuşkusuz oyunun en güzel sahnesi, askerlerden birinin getirdiği sucukla diğerinin getirdiği şarabı sınırın sıfır noktasına koyarak piknik yapmaları! Mati’nin gitarıyla her iki ülkede ezbere bilinen şarkıyı çalması ve birlikte sözlerini söylemeleri çok anlamlı. Bununla da kalmayıp sınırları karıştırarak birbirinin toprağına girmeleri, bir bakıma Yuan’ın Mati, Mati’nin Yuan olması anlamına gelmekte! Kısacası özde bir, ayrıntıda farklılar. Özellikleri ve adları ne olursa olsun, henüz savaş makinasına dönüşmemeleri bir avantaj. Bunun en önemli göstergesi, yemek pişirmeleri, çamaşır yıkamaları ve mektup alıp mektup göndermeleri, yani “insan” olmaları ve öyle kalmaları, başka bir yaratık değil! O halde barış içinde yaşamamak için neden ne? Olsa olsa yöneticilerin savaş çığırtkanlığı olabilir! Nitekim rahat bir nefes almak için ikisinin de başkanlarının resimlerini battaniye ile kapatmaları, bunun böyle olduğunu açıkça göstermekte.

Oyuncuların başarısına bakacak olursak, Yuan’ı oynayan Emre de Mati’yi canlandıran Emre gibi tek kelimeyle harika! İkisi de elinden geleni fazlasıyla yapıyor. Ama oyuncular ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, bu gösteriyi daha iyiye götüremediler, götüremezler! “Ağızlarıyla kuş tutsalar” dahi! Çünkü oyunda tekdüzelik hâkim. Ayrıca derinliği olmadığı gibi çok anlamlılıktan da yoksun. Arada bir ortaya çıkan komik öğeler de yetersiz kalmakta. Karabaş adlı köpeğin gelişi de bu sıkıntılı durumu ve monotonluğu gidermeye yetmiyor. Gösteri toplam 75 dakika sürüyor ve tek konu, tek perde, tek sahne, tek dekor! Bir de buna tek kişilikte olduğu gibi iki kişilik oyunların genel sıkıcılığı eklenince, seyirci esnedikçe esniyor… Diğer bir sıkıntı da, askerleri oynayan iki oyuncunun çok sık sigara içmesiyle dumanın salonu kaplaması ve seyircinin duman altı olması!

Sonuç olarak, bu yazının başlığında da belirtildiği gibi dünyanın her yerinde ülke sınırlarına saygılı olanlar kadar olmayanlar da var. Sevinya ve Nevinya’da nöbet tutan askerler birincilerden, yani toprak bütünlüğüne saygılı, hatta sınırların kaldırılması yanlısı. Umalım ki bu kurgusal örnek gerçek yaşamda da yankı bulsun!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here