Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnat Bir Direniş Sıcaklığı: “Furuğ Ferruhzad”

Yavuz Pak
3061 Görüntülenme

“Mollalar cenaze namazımı kıldırmıyorlar. Cenazem iki gün defnedilmeyi bekliyor. Sonunda yazar Mehrdad Samadi cenaze namazımı kıldırıyor. 15 Şubat 1967 Çarşamba günü hiç durmadan yağan karın altında toprağa emanet ediliyorum.  Emanet… Emanet… Emanet…” (1)

Furuğ Ferruhzad’a karşı mollaların “cenazesini kaldırmayacak” kadar öfkelenmelerinin nedeni ilk şiirlerinden biriydi: “Günah işledim lezzet dolu bir günah/ Titreyen esrik bir tenin yanında/ Tanrım ne bileyim ne yaptım ben/ o karanlık susku dolu zulada…” (2) Günah adlı bu şiirin ardından babası, kocası ve kendilerini ahlâkın koruyucusu sayan eril zihniyetin temsilcileri tarafından dışlanan, çocuğu elinden alınan, hor görülen, türlü baskı ve işkencelere uğrayan Furuğ’a son olarak molla takımı da yapmıştır yapacağını…

Oyun Sandalı’nın yeni oyununa adını veren “Furuğ Ferruhzad”, modern İran şiirine damga vuran en önemli isimlerden biri. Oyun, şairin hayatı boyunca yayınlanan Tutsak, Duvar, İsyan ve Yeniden Doğuş adlı dört şiir kitabını sırasıyla sahneleştirirken, finalini ölümünden sonra yayınlanan “İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına” kitabı ile yapıyor. Harun Güzeloğlu’nun Furuğ’un şiir kitaplarını yaşam öyküsü ile harmanlayarak oyunlaştırdığı “Furuğ  Ferruhzad”, şiirleriyle birlikte şairin yaşamından kesitler, O’nun duygu ve düşünce dünyasından alıntılar sunuyor. Böylece, Furuğ’un sanatı ile hayatı diyalektik bir bütünsellik içinde sahneye taşınıyor. Bu bütünlükçü yaklaşımın kendisi, Güzeloğlu’nun Furuğ’u çok doğru bir yerden kavradığının da kanıtı: “Furuğ Ferruhzad, şiirini yaşamıyla birleştiren, bir kenara çekilip dizeler sıralamak yerine, bütün yüklerine kelimeleri ile ses veren bir şairdir.” (3)

Adı, Farsça’da “ışık” anlamına gelen Furuğ, 1935 yılında Tahran’da dünyaya gelir. Asker bir babanın otoritesi altında yaşayan ailesinin yedi çocuğundan biridir. Kız sanat okuluna gider ve 16 yaşındayken kendisinden yaşça çok büyük olan aile dostları Pervez Şapur ile evlenerek başka bir şehre taşınır. Bu küçük şehirde asi tavırları, başkaldıran haliyle tuhaf karşılanan genç kız, evliliğe, ataerkil düzene uyum sağlayamaz ve bir oğlu olmasına rağmen boşanır. Töreler gereği, o günden sonra da bir daha oğlunu göremez.  Tahran’a geri dönen Füruğ, Tutsak isimli ilk şiir kitabını yayınlar. 1958 yılında film yapımcısı İbrahim Gülistan’la tanışır ve sinema sektöründe çalışır. Evli ve çocuklu Gülistan’la aşk yaşamaktan çekinmez. Bu dönemde, Duvar ve İsyan isimli iki kitabı yayınlanır. Ardından Roma ve Londra’da sinema eğitimi alır. 1962 yılında çektiği, cüzzamlıları konu alan Kara Ev isimli filmle pek çok ödül  kazanır. Bir erkek çocuğu evlat edinir ve göremediği oğlunun yerine onu koyar. 1964 yılında çıkan kitabı Yeniden Doğuş, modern İran şiirinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. 1967 yılında “şaibeli” bir trafik kazasında henüz 32 yaşında hayata veda eden Fürüğ’un ölümünden sonra eserleri, Soğuk Mevsim isimli bir kitapta toplanır. 

Oyun, Furuğ’un kısa süren hayatının bu en önemli kavşaklarından geçiyor ve yolculuk esnasında sık sık O’nun çarpıcı düşünceleriyle  başbaşa bırakıyor seyirciyi: “Şiir, şiir, şiir… Şiir beni tamamlıyor, yazmazsam ölürüm. Nefes almak gibi… Üzerinizde ağır bir örtü varken, o örtüyü aralayıp serin bir soluk almak gibi… Ağır havayı dağıtmak için pencerenizi, ya da gün ışığını odaya davet etmek için perdelerinizi açmak… Sormak… Hiç kimseden yanıt beklemeden sormak gibi… Cevaplarını bildiğiniz halde sormak… Boşandım diye, neden çocuğumu bir daha göremeyeceğim, mesela… Bir anneye bu nasıl reva görülür? Ama anne günahkar… Kim söylüyor bunu? Günahın kararı, tartısı kimin elinde… Bekçisi kim? Yargıcı kim? Susss… Şişşş… Delice değil mi? Kendi gölgemin yıkık görüntüsü ben miyim?” (4)

“Furuğ Ferruhzad”, şairin kişisel tarihine etki eden ve hatta belirleyen,  tarihsel/toplumsal koşulları da yansıtıyor izleyiciye. Dönemin İran’ı, oyunun ruhuna sirayet ediyor ve şairin hayatından özenle seçilen cümlelerle içine doğduğu baskıcı, feodal ve gerici toplumsal/politik yapı yansıtılıyor sahneye. O yıllarda İran, Şah Rıza ve Humeyni arasındaki iktidar mücadelesinin keskinleştiği bir ülkedir. Biri modern monarşik despotizmi, diğeri gerici oligarşik zorbalığı temsil eden bu iki tarafın ortak paydaları, “eril iktidarı” tavizsiz savunmalarıdır.  İran’da o dönem toplumsal cinsiyet eşitliği adına mücadele eden tek politik örgütlenme olan Tudeh Partisi, Şah Rıza tarafından kapatılmış ve solcu aydınlar hapishanelere tıkılmıştır. Nihayetinde, Furuğ’un yaşadığı coğrafya, birbiriyle çatışan ama her ikisi de binlerce yıldır süren eril iktidarı temsil eden politik güçler tarafından kuşatılmıştır ve bu güçler tarih boyunca kadına düşmandır: “Toplumun politik alanı olan merkeze giren her kadını cezalandırmaya yönelik eğilimi, aslında kadınların güçsüz ya da edilgin olarak görülmediklerinin açık kanıtıdır. Bir toplumsal yöntem olan ‘kadın düşmanlığı’, kadının küçümsenmesini değil, çok dikkate alınmasını ve gözaltında tutulmasını gerektirir. Doğurgan cins olarak hayatın belirleyicisi sayılması gereken kadınlar, öncelikle bu tehlikeli özelliklerini bastırmaya yönelik tekniklerle, bunların yeterli görülmediği süreçlerde ise daha vahşi yöntemlerle pasifize edilmeye çalışılırlar. Eril toplum, ‘süte karşı sperm mantığı’ doğrultusunda, kadınlar üzerindeki teorik ve pratik üstünlüğün toplu olarak sürmesini sağlayan pekçok egemenlik aracını bu hedefe kanalize etmekten çekinmez. Kadınlara karşı kurulan eril hakimiyetin bir unsuru erkeklerin düşünsel ve bedensel düzlemde uyguladıkları şiddetse, diğer unsur, kadınların erkek baskısına gösterdikleri rızadır. Karşı cinsler, kadın/erkek iktidar ilişkisinde aynı söylemi paylaşırlar. Erkekler gibi kadınlar da egemen eril ideolojiyi benimsemiş olduklarından, hem lanetledikleri hem de hayranlık duydukları bu koruyuculara boyun eğmekten mutlu, gönüllü kurbanlara dönüşürler zaman içinde.” (5)

Sevgili hocam Cemal Bali Akal’ın tarihsel tespitlerle tanımladığı bu eril tahakkümün “gönüllü bir kurbanı” olmayı oyundaki şu sözleriyle reddediyor Furuğ: ”Sonra kovuldum, can evimin kapısı kapandı yüzüme soğuk bir duvar gibi sanki. En uzak anılarım bile, bir ömrü düşününce o kadar yakınki… Günahkar! Fahişe! Şeytan! Ve daha niceleri… Ama yalazlı yaşamların akbabası magazinler çok sevdi; Ooo günah işlemiş, bir de şiirini yazmış… Kadındaki cürete bakın. Kadın… Cüret… Yan yana hiç yakışmayan iki kelime… Günah kantarı başladı yine, bir o yana bir bu yana salınmaya… İş bulmalıyım, ama oğlumu özlememeliyim… Şiir yazmalıyım, ama günahkar ilan edilmeme cevap vermemeliyim… Vermeli miyim?” (6)

Susmuyor, cevap veriyor Furuğ…  Yaşadığı zamanın, doğduğu toprakların kaderine isyan ediyor… Ve sahnede, Furuğ’un baskıyla, zulümle, kanla kurulan “eril iktidara” karşı aklıyla, bedeniyle ve sanatıyla direnişi yankılanıyor:  Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz özgürlük ve benim sizden gizli olarak elde etmek istediğim ve bu nedenle de hatalar yaptığım özgürlük… Hata da yapsam benim. Ve mezarımı yazacak kadar özgürüm.” (7)

Oyunun yönetmeni, aynı zamanda metni sahneye uyarlayan ve sahne tasarımını üstlenen Harun Güzeloğlu, herşeyden önce, Furuğ gibi asi bir şairi ilk kez tiyatro sahnesine taşıma cesareti göstererek bir ilke imza atıyor. Şiirini yaşamı ile özdeşleştirme çabasındaki bir sanatçının toplumsallığını, O’nun içsel devinimleri ile birlikte ele alarak kurguladığı tiyatral metin, Furuğ’u tarihsel bir kavrayışla ve gerçekçi bir yaklaşımla tiyatro sahnesine yansıtıyor. Şairin etkileyici dilinin seyirciyle bağ kurma noktasında taşıdığı avantajı, temsilin göstergelerine aktarmayı başarıyor. Dolayısıyla, Güzeloğlu’nun rejisi, “metin ile temsil arasındaki bağı, bir geçiş, bir aktarım, birinin diğerine indirgenmesi olarak düşünmektense, metnin işitsel göstergeleri ile sahnenin görsel göstergeleri arasında hem uzamsal hem zamansal bir bütünlük kurabiliyor.(8)

Sahnenin merkezinde daire şeklinde bir küvet bulunuyor. Küvet aynı zamanda oyunun en önemli simgesel veçhesi. Zira, Furuğ’un bedenine döktüğü ve  pembeden kan kırmızısına dönüşen suyun biriktiği bu küvet, aynı zamanda cinselliğin, cinsiyetlerin ve hatta yaşamın merkezi olan “fallus”un simgesi. “Fallus (the Phallus) kavramı, erkekliği ve kadınlığı birleştiren bir göstergedir. Farklılığın bir fonksiyonudur ya da cinsel farklılığın maskesi haline gelir. Nihayetinde fallus, simgesel düzenin temsilidir ve kadın cinsel organının karakteri yokluk, delik, boşluktur…” (9) Oyun boyunca Furuğ’u sık sık bu fallik öğenin, yani küvetin içinde, kenarında, yanında görüyoruz ve rejinin çok isabetli bir tercihiyle bu fallik öğe doğurganlığıyla yaşamı üreten bir kadının banyosu, doğum mekanı, arınma yeri ve bedeniyle kurduğu her türden ilişkinin merkezi olarak kullanılıyor. Sahnenin farklı yerlerine yerleştirilmiş buhurdanlıklar, zaman zaman gölge oyunu için de kullanılan gaz fenerleri, etrafa dağınık biçimde serpiştirilmiş kadın kıyafetleri, müziğe eşlik eden bendir vb. oluşan dekor, aksesuar ve kostümler ile sahne tasarımı bir bütün rejinin ruhuna oldukça uygun. Oyunun belirleyici öğelerinden olan ipeksi kumaşlar, Furuğ’un şiirlerin ya da hayat hikayesinin farklı bölümlerinde, ilgili temaya göre seçilen gökkuşağının altı farklı renginden oluşuyor. Başlangıçta güneş ışınları gibi merkezdeki küveti çevreleyen kumaşlar, ilerleyen bölümlerde hareketlendiriliyor ve Füruğ’un bedeniyle bütünleşiyorlar. Bu renkli kumaşlar ve Furuğ’un oyun boyunca giydiği elbiseler oyunun sonuna doğru sahne önünde toplanıyor. Ve nihayet, finalde gökkuşağını simgeleyen kumaşlar dolaysız bir yansıtma ve yüzleştirme nesnesi olarak seyirciye fırlatılıyor. Güzeloğlu’nun sahne tasarımı, hem Furuğ’un yaşadığı coğrafyayı hem de O’nun asi ruhunu yansıtan bir tiyatral uzam yaratıyor. Öte yandan, Karahan Kadırman’ın hazırladığı müzikler ve kullanılan enstrümanlar (ney, gitar, ud, bendir vb.) Füruğ’un ülkesinin ezgilerini ve oyunun tınısını seyirciye duyumsatırken, şiirsel anlatının ruhunu besliyorlar. Alev Topal’ın rejiyle bütünleşen ve sahnelemeyi renklendiren ışık tasarımı oldukça başarılı. Işık tasarımı oyuna hem görsel bir zenginlik hem de tematik bir katkı sunuyor.

Füruğ Ferruhzad’a sahnede can veren Derya Günaydın, sahnede başarılı mimikleri, jestleri ile sahiciliği bütünleştiriyor ve oyunculuğuyla göz dolduruyor. Sahnede şiirsel bir tiyatrallik yaratan başarılı kareografisini, titiz bir bedensel performansla, yine bizzat kendisi süslüyor. O’nu izlerken, oyunculuk ve bedensel performansın bir ve bütün haline geldiğinde seyir zevkini ne kadar yükseltebileceğini anlıyorsunuz. Sahnenin her alanını tek başına doldururken, Füruğ’dan oyuncuya, oyuncudan Füruğ’a geçişlerinde hiç sekmiyor. Özellikle küvetin kenarlarına ayaklarıyla basarak oynadığı bölümlerde hayranlık uyandırıyor. Hepsinden önemlisi, Derya Günaydın oyun boyunca Furuğ’un asi ve taviz vermeyen duruşunu  bedenine kuşanarak alkışlanmayı hak ediyor.

Furuğ Ferruhzad, yaşadığı tüm zorluklara, acılara rağmen kendisini kuşatan baskılara, zulme boyun eğmeyen asi bir sanatçı olarak, yanıbaşımızdaki bir ülkede yaşadı. O yozluğa, yobazlığa, gericiliğe, yerleşik yargılara, tabulara, eril iktidara isyanın adıydı. Ölümünden çok değil, sadece 12 yıl sonra, İran’da İslam Devrimi gerçekleşti ve Furuğ’u gömmeyi reddeden molların iktidarı O’nun öncülük ettiği isyanı boğdu. Oyunda bu isyanı temsil eden gökkuşağı renklerinin yerini, bugün İran’da kadınların bedenlerini örten kara çarşaflar aldı. Haşim Hüsrevşahi’nin deyişiyle “Furuğ’un ölümü, dili kesilmiş İran kadınlarının ölümüydü.

Ama, unutmamak gerekir ki, Furuğ’un cesur şiirleri, o şiirlerden yayılan asi düşünceleri hala yaşıyor! İran’da gerici resmi ideoloji kadını ne kadar “görünmez kılmaya” çalışırsa çalışsın, Furuğ’un ektiği isyan tohumları sadece İran’a değil, tüm Ortadoğu’ya, Anadolu’ya ilham olmaya devam ediyor. İşte tam da bu yüzden, “Furuğ Ferruhzad”ın  bugün bu coğrafyada sahneye taşınması çok büyük bir önem taşıyor. Althusser’in dediği gibi: “Sanatın amacı ideolojinin görünmez kıldığını aydınlatmak, göstermektir. Sanat bu bağlamda artık toplumu yansıtan bir ayna değil, ideolojiyi temizleyen yeni bir bilgi üretimidir. Sanatın ayırıcı niteliği, gerçekliği andıran bir şeyi “görmemizi, algılamamızı, duyumsamamızı” sağmasıdır. Sanat bize görülmek üzere verdiğini, “görmek”, “algılamak” ve “duyumsamak” biçimi altında verir; bu ideolojidir, sanat ondan doğar, onun içinde yüzer, sanat niteliği ile ondan kopup ayrılır ve onu “anıştırır”.  (10) Sanat, toplumsal yaşamın her anında ve alanında  ezilen, yok sayılan kitlelerin eşitlik, özgürlük talebinin sesidir özünde ve gerçek sanatsal söylemin, bu eşitsizliğe müdahale etme girişimi sanatın tarihine ve doğasına içkindir. “Furuğ Ferruhzad” oyunu, sanatıyla direnen bir sanatçı üzerinden, sanatın tarihsel özünün “güzel ve cesur” bir örneğini sunuyor seyircisine.

“Soğuk mevsimin başlangıcında”, Furuğ’un direnişinin sıcaklığı koruyacak bizi… 

 

Kaynakça:

  1. Güzeloğlu, Harun. “Furuğ Ferruhzad” oyun metni
  2. Ferruhzad, Furuğ. “Yaralarım Akştandır”, Kanguru yayınları, İstanbul, 2009
  3. Tüfekçi, Elif Benan. https://www.evrensel.net/haber/114105/furug-ferruhzad-soguk-mevsiminin-baslangicina-inandiran-kadin 
  4. Güzeloğlu, Harun. a.g.e.
  5. Akal, Cemal Bali. “İktidarın Üç Yüzü”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2005
  6. Güzeloğlu, Harun. a.g.e.
  7. Güzeloğlu, Harun. a.g.e.
  8. Pavis, Patrice. “Sahneleme”, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1999
  9. Lacan, Jacques. “Fallusun Anlamı”, Altıkırkbeş Yayınları, İstanbul, 2013
  10. Althusser, Louis. “Sanat Üzerine Yazılar”, İthali Yayınları, İstanbul, 2004

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku