Sokaktan “Altkat”a Bir Direniş Öyküsü

Pınar Erol
1089 Görüntülenme
Sokaktan “Altkat”a Bir Direniş Öyküsü

Alt katı sağlam olmayan binanın yükselebilmesi olanaklı mıdır? Yeterince düşünülmemiş, önceden kavgası verilmemiş, inançsız, emeksiz tek bir tuğla bile yok o yapıda. Dayanıklılığı da oradan geliyor zaten. Sahneledikleri oyunlarına bakın. Yozlaşma kışının arsız gün ışığı gibi değiller mi? Her birinin ardında, kültürel ve felsefik derlemenin; en estetik ifadeyi buluncaya kadar bıkmadan usanmadan sayısı unutulan denemelerin; can yakan meselelerin dert ortağı çoğulcu kalp çarpmaları var. Etkisiz yaşamların, içine sıkıştığımız çözümsüzlüğün, zulmün karşısında yüreği ferahlatma, umudu hatırlatma becerileri var onların. Ertelediğimiz yüzleşmenin zamansız oyuncuları onlar. O yüzden işte, usul usul yapıp eyleyenler, gürül gürül esip yağanlardan yeğdir, kıymetlidir bizim için. 

“Altkat Sanat”ın Ankara’dan başlayıp İstanbul’la devam eden öyküsünü tiyatronun kurucuları Müge Saut Süs ve Nevzat Süs ile konuştuk…

(Fotoğraflar: Gökçe Özgen)

“Altkat Sanat”ın daha İstanbul’a gelmediği, tohumlarının atıldığı yirmi yıl önceki Ankara’ya, o yıllara gitmek istiyoruz…

Nevzat Süs: Benim yolculuğum Ankara’da, “Can Şenliği Oyuncuları” ile başladı. Onlarla sokak oyunları ve çeşitli turnelere katıldım. Sonra birkaç arkadaşımla beraber “Tiyatro Hareketi” adlı bir tiyatro grubu kurduk. 1996-1997 yıllarıydı. Bu grupla zaman zaman sahnelerde oynamakla birlikte, daha çok sokak tiyatrosu yaptık. Eylemlerde, mitinglerde, mezarlıklarda, kiliselerde, okullarda, aklınıza gelebilecek her yerde, Bahar eylemlerinde, KESK’in eylemlerinde, ODTÜ’de, DTCF’deki eylemlerde sokak tiyatrosu yaptık. Sokak tiyatrosu sadece ajitasyon, propaganda yapılan bir tür değildir. Bedensel performansa dayalı, stilize oyunlar yapıyorduk. 2000’li yıllarda yine sokak tiyatrosuna ve sahne oyunlarımıza devam ettik. 2001 yılındaki açlık grevleri sürecinde, İHD’nin eylemleri kapsamında her hafta farklı bir sokak oyunu oynadık. Geçtiğimiz aylarda, bariyerlerle hapsedilen Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Heykel’i oyun alanımız olmuştu. 2001’de “Değişim Atölyesi Oyuncuları”nı kurduk ve uzunca bir süre bu adla oyunlar sahnelemeye devam ettik. Sonra işte İstanbul’a geldik.

Bu eylemlerde sergilediğiniz oyunlarla seyirci mi kazandınız, insan mı?

Nevzat Süs: Sokak tiyatrosunda temel meselemiz, ülke gündemine dair konuları insanlara estetik bir dille anlatmak ve bunun üzerinden onları değiştirip dönüştürebilmekti. “Tiyatro Hareketi” yıllarından itibaren amacımız edilgen olan seyirciyi etken hale getirmek, pasif olan insanların müdahale etmelerini sağlamaktı. Bu türden müdahaleler bilinç düzeyi daha yüksek kitlelerin, örneğin üniversitelerde öğrencilerin olduğu mekânlarda sık yaşanıyordu. Toplamda, bir arayışın ifadesiydi sokak oyunlarımız. 

Müge Saut Süs: Bu çok keyif verici bir süreçti ve hem seyirci hem insan kazanmak anlamında besleyiciydi. Hem eyleme yönelen bir kitle hem de dostluklar kazanıyorduk. Ankara’nın 15-20 yıl önceki kültürel ikliminde, sanata dair ilgi yoğundu ve insanlar bizimle temas ediyor, aklın öne çıktığı, tartışma süreçlerinin yaşandığı bir paylaşım ortamı oluşuyordu. Oyun sonraları çok fazla söyleşi yapardık insanlarla. “Değişim Atölyesi Oyuncuları” Ankara’nın öne çıkan üç tiyatrosundan biri olmaya başlamıştı o dönem. Düzenli perde açıyorduk ve hem oyunlarımıza hem atölyelerimize çok fazla talep oluyordu. Öyle ki, atölyelerimize yönelik eğitim taleplerini karşılamakta zorluk çeker olmuştuk. 

Oyunlarınız sadece politik gündemle mi ilgiliydi?

Nevzat Süs: Hayır. Nazım Hikmet’ten Aziz Nesin’e, Sam Shepard’dan Athol Fugard’a, Brecht’e uzanan geniş bir yelpazede oyunlar sahneledik. Kendi yazdığımız oyunlarımız da, güncel repertuvarımız da vardı. 

Müge Saut Süs: Sokak tiyatrosunun bilinci ile tiyatro yapmak çok farklıdır. Sokak sizi ensenizden yakalar. Örneğin bir savaş gündemi varsa, o gündemi unutturmamak, hatırlatmak gibi bir hedef vardır sokak tiyatrosunda. Sokak tiyatrosu da tabii koşullarla ilgili. Bazen hayatın içerisine denk düşmez, bazen çok iyi denk düşer hayata oyunlarınız. Bir gecede oyun çıkarıp ertesi gün sokakta oynadığımız olmuştur. Hitap ettiğiniz kitle de çok farklıdır: Beş dakika markete gitmek için sokağa çıkan bir insana oynarsınız mesela. Ajitasyon yapmak değil, insanı dönüştürmektir sokakta hedefiniz. Doğal olarak, sahneye yansıttığımız oyunlar sokaktan çok beslendi. Her şeyden önce, gerçeklik algısını çok tartışır olduk; günümüz gerçekliği ile sahne sanat ilişkisi üzerinde kafa yoruyorduk. Gerçeğe dokunmayan bir seyirciyi nasıl aktif hale getireceğimizi, onu nasıl eyleyen birine dönüştüreceğimizi düşünüyorduk. Elbette tiyatroda dönem oyunları da sahnelenmelidir ama bunu kurumsal tiyatrolar, şehir tiyatroları, devlet tiyatroları yapsın. Bizim gibi alternatif tiyatro yapan insanlar ise daha çok arayış içerisinde olmalılar diye düşünüyorum.

Nevzat Süs: O dönem sokak tiyatrosu yaparken kullandığımız tüm materyaller ya da oyunculuk biçimleri bizim bugünkü sanatsal bakış açımızı da belirledi diyebiliriz. Biz o zamanlar bunun bu kadar ayırdında değildik belki ama şimdi çok daha anlıyoruz bu belirleyiciliği. 

Müge Saut Süs: Düşünsenize, ölüm orucunda çocuğunu kaybetmiş bir annenin önünde oyun oynuyorsunuz. Hayata Dönüş operasyonu sürecinde yavrularını kaybeden insanlarla karşı karşıyasınız oynarken… Bu gerçekten dehşet verici bir durumdur! Başka bir zaman, fabrika önlerinde işlerini kaybeden, direnen işçilerle bir aradasınız. Bu insanlarla temas etmek bize çok farklı deneyimler yaşama fırsatı sundu ve bütün bu deneyimler bizim tiyatromuzun karakterini oluşturdu diyebiliriz. Bugün İstanbul’daki sürecimizle kıyasladığımızda, o dönem, insanlarla dolaysız biçimde temas edebiliyorduk, burada ise daha kapanmış gibiyiz aslında. Bu kapalı mekanda biz bize oynuyormuşuz gibi geliyor bize. Oysa bizim asıl yerimiz hayat!

Nevzat Süs: İstanbul’a geldiğimizde de sokak tiyatrosu yaptık. Ama zaman içinde seyrelmeye başladı. Çünkü sokak tiyatrosunda bazen üç, bazen beş dakikalık bir oyun sergilersiniz ve çok yoğun bir performans gerektirir. Tabii ki politiktir. Sahnede oynadığınız oyunu sokağa çıkarttığınızda, bunun adı sokak tiyatrosu değildir. İçeriği ve biçemi çok farklıdır sokak tiyatrosunun çünkü. Bedensel kapasitenizi sonuna kadar kullanmak zorundasınızdır sokakta ve bu çok yorucudur oyuncular için. Çok komik anılarımız da oldu sokakta. Bir keresinde, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde newroz ile ilgili bir oyun oynamıştık. Kumaştan kanatları olan bir zümrüdü anka kuşumuz vardı oyunda. Ortada yaktığımız newroz ateşi yüzünden kumaşlar alev alınca kuşumuz tutuştu ve kurtaramadık. Zümrüdü anka kuşumuz yanarken seyircimiz bunun oyunun bir parçası olduğunu düşünmüştü. Tabii, trajik hikâyelerimiz de oldu. 2009 yılında İstanbul İkitelli’de bir tekstil fabrikası çalışanı 8 kadın servisle işlerine giderlerken sele kapılarak boğulmuşlardı. Aynı yıl İstanbul Avrupa kültür başkenti ilan edilmişti. Bi metrobüste oyun oynamaya başladık bu konuyla ilgili. 6-7 oyuncu metrobüsün bir durağından binip oyunumuzu oynuyor, sonraki duraklarda iniyorduk. Şoförlerle epey tartışma yaşadık, polislerden gizli bindik otobüse her seferinde. Ama yolcular büyük ilgi göstermişlerdi o oyunlarımıza ve çok alkış almıştık. 1 Mart tezkeresi Meclis’te görüşülürken biz Ankara Sakarya Meydanı’ndan savaş karşıtı oyunlar yapıyorduk ve oranın esnafı oyuna katılıyor, sloganlarla bize destek oluyorlardı. Tabii şimdi bu manzaraları yaşamak bile çok zor Türkiye’de. 

Müge Saut Süs: Evet, o dönemin Ankara’sı başkaydı, sesimize ses verirdi insanlar. Tartışma kültürü gelişmiş, entelektüel düzeyi yüksek, bilinçli insanların kentiydi Ankara. Şimdi ise suskun, ses çıkmayan bir şehre dönüştü. Artık tiyatronun entelektüel kalesi olarak bilinen, Türkiye’nin kuramsal tiyatrosunun beyni sayılan DTCF Tiyatro Bölümü bile yok. Hocalarımız atıldı ve yılların birimi olan bu okul tarumar edildi. Direniyorlar, atölyeler, seminerler ile öğretmeye, anlatmaya devam ediyorlar ama emek verdikleri, ömürlerini adadıkları, var ettikleri okulları ellerinden alındı maalesef. O okuldan bir kültür doğmuştu ve o kültür yok edildi aslında. İşte bu kayıplarla Ankara da kimliğini kaybetti aslında. 

Nevzat Süs: Tiyatro teorisi üzerine başka okul yok zaten Türkiye’de ve biricik olan bu güzide okul da kapatıldı. Sadece Ankara’nın değil, Türkiye’nin büyük bir kaybı bu. Bizim için çok değerli akademi ve bugün karşılığı yok artık ülkede. Marx’ın dediği gibi, “egemen ideoloji ne ise, egemen düşünüş biçimi de odur.” Bunun yansımalarını her alanda görüyoruz. Ankara’nın göbeğinde tiyatrolar, kültür merkezleri yok, sadece kafeler var. 

Dolayısıyla Ankara’nın değişen ve hızla yozlaşan kültürel ikliminde sanatsal eyleyişin, özellikle sokak tiyatrosu gibi halkın içinde eylenen sanatsal faaliyetlerin tıkandığı bir noktada İstanbul’un yolunu tutmak zorunda kaldınız.

Nevzat Süs: Evet, artık Ankara bizim için tıkanmaya başlamış ve alanımızı çok sıkıştırmıştı yozlaştırılan şehir. Bizim çevremizden pek çok arkadaşımız da İstanbul’a göç etmişti. Ve 2005 yılında hem tiyatro hem hayat bizi istanbul’a getirdi. 

Ve İstanbul Değişim Atölyesi doğdu böylece…

Nevzat Süs: Evet, “İstanbul Değişim Atölyesi Oyuncuları” adıyla İstanbul’da tiyatro yapmaya başladık. Ancak kimi yasal prosedürler yüzünden sorun yaşıyorduk. Bu yüzden “Ve Tiyatro” adını aldık bir süre. 2012’de de bu sezon beşinci yaşını dolduran “Altkat Sanat” doğdu bu sahnede. 

Niye Altkat?

Nevzat Süs: İsmimiz sadece sahnemizin alt katta olmasından kaynaklanmıyor. Alt kattaki insanları, bu ülkeyi yaratan işçileri, emekçileri temsil ediyor bu isim aynı zamanda. Öte yandan, bilincin alt katı da bizim için çok önemli. Birçok şeyi biriktirdiğimiz bilincimizin ve yüreğimizin altı özellikle değerli bizim için. İsmimiz bu üç unsurun bileşimi diyebiliriz.

İlk oyununuzdan itibaren repertuvarınıza aldığınız oyunlar sizin tiyatroya ve hayata dair duruşunuzu yansıtıyor diyebilir miyiz? 

Müge Saut Süs: Richard Bach’ın klasik eseri “Martı Jonathan Livingston”ı çocuklar için sahneye taşırken tesadüfen seçilmemiş tabii. “Altkat Sanat”ın üretme ve özgürleşme serüvenine bir ithaf niteliğindeydi oyun. İkinci oyun “Su Çatlağını Bulur” Hrant Dink’in katledilmesiyle bir yüzleşme çabamızdı. Bu topraklarda yaşayan tüm halkların acılarını içimizde hissetmiyorsak sanattan söz etmenin de bir önemi kalmıyordu bizim için. Yolumuz uzundu ve serüven böyle başladı. 

Nevzat Süs: Biz sadece iki kişilik bir ekip değiliz, oldukça kalabalığız ve tüm oyunlarımızı ekibimizin ortak aklı ile seçip şekillendiriyoruz. “Martı” çıkış oyunu olarak çok önemliydi bizim için. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden çok güzel bir oyundu ve kuklalarımız eskiyene kadar oynadık onu. “Su Çatlağını Bulur”un da yeri çok özeldir bizim için. Bu, Anadolu’da yaşayan tüm halklara, yok sayılan toplumlara, kimliklere dair duyarlılığımızı yansıtan, bir başka deyişle, boynumuzun borcu olan bir oyundu. Benzer biçimde, “Nar-ı Bela” isimli Anadolu Alevilerini konu alan bir oyun yaptık. Bu oyuna Gezi sürecini de ekledik ilerleyen süreçte. Oyunumuzu Antakya’ya turneye götürdüğümüzde, Gezi’de yaşamlarını kaybeden üç kardeşimiz Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz ve Abdullah Cömert’in aileleri de izlemeye gelmişlerdi. Aslında sadece Antakya için düşündüğümüz bu bölüm seyirciler tarafından çok beğenilince, oyunun bir parçası haline geldi.

Esasında sanat ve politika bir ve aynı hayatın farklı veçheleri olarak birbirlerinden ayrı düşünülmeleri ontolojik olarak mümkün olmayan iki kavram. Agusto Boal’in dediği gibi, “Tiyatro eylemi, zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir. Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur.” Sizin repertuvarınızda da politik olan merkezi bir noktada ve politik gündem belirleyici bir etken mi?

Müge Saut Süs: Politik gündemden ziyade, hayat belirliyor, hayatın gerçekliği belirliyor repertuvarımızı. İnsanın, toplumun, hayatının her evresi bizi ilgilendiriyor. Bugün toplumun yaşadığı kimliksizleşme, hatta hiçsizleşme süreçleri, toplumsal değişimin farklı boyutları arasından belirlemiyoruz oyunlarımızı. “Dönüşüm”de yabancılaşma unsuru öne çıkarken “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nde çocuğun sanrıları üzerinden savaş olgusunu tartışmaya açıyoruz. 

Nevzat Süs: Sanatı ya da tiyatroyu, politikadan ayrı düşünemezsiniz. Ekmeğin fiyatından sanatsal üretimlerin niteliğine kadar her alanda politika var zaten. Bu bağlamda, politik olmayan tiyatro yoktur. Ayrıca biz de bu ülkede, bu dünyada yaşayan insanlarız. Hal böyle iken, hayattan ayrı ya da kopuk bir gündemimiz nasıl olabilir? Ama politik tiyatro dediğimiz farklı bir olgudur. 1980 darbesi öncesi konsere, tiyatroya giden insanlar oralarda slogan atarlardı. Sanat alanları, doğrudan politika yapan mekanlara dönüşmüştü. Sahnedeki sanatçılar, sloganları durdurmaya çalışırlardı. Bu durum giderek yaygınlaştı ve politik tiyatronun sahneye çıkıp slogan atmak olduğu gibi bir anlayış yerleşti. Bizdeki politik tiyatro algısı bu yüzden çarpıktır. Oysa Brecht, hepimizden çok daha politik oyunlar yaptı, slogan filan da atmadı, attırmadı!

Sevgili Genco Erkal, kendisiyle yaptığımız söyleşide, “Ben 1970’lerde, tiyatro sahnesinden devrim yapacağımıza inanıyordum” demişti. Benzer biçimde, ünlü Fransız filozof Rancière bize şunu diyor: Geçmişte bir noktada, sanata “bilinç yükseltme” aracı olarak abartılmış bir politik rol yükledik; ama sanatın dünyayı değiştirebileceği fikri bir yanılsamaydı, dünyanın fiilen değişmesinden sorumlu olması muhtemel “gerçek toplumsal hareketler”in gücünü yanına aldığı sürece inandırıcı görünen dogmatik bir tezdi. Katılır mısınız bu tanımlamaya?

Nevzat Süs: 1970’lerde ülkenin içinden geçtiği politik gerilim kaçınılmaz olarak Genco Ağabey’in düşüncelerine zemin hazırlamıştı. O dönem sokakta da, hayatta da inanılmaz bir politizasyon söz konusuydu ve bu sanatçıları da ister istemez içine alan bir politikleşmeyi ve politik tiyatroyu yükseltmişti. Ranciere’in söylediği gibi abartılı bir politik rol üstlenmişti sanatçılar o dönem. Ama devrimin ne zaman olacağına sanatçılar karar veremiyor tabii. Sanat ve siyaset kol kola yürüyen iki kavram. Bazen sanat siyaseti, bazen siyaset sanatı belirleyebiliyor. Örneğin Gezi’de, duvar yazıları üzerinden bambaşka bir mizah üretildi. Sanatın siyasete müdahil olduğu ve ona dair belirleyici rol üstlendiği bir süreçti bir bakıma. Her durumda bu iki olgu yan yanadır ve yaşamın koşulları sanat, sanatçı ve siyaset ilişkisinin niteliğini belirler. 

“Altkat”ın sahne yapısının da söylediği bir şey var. Seyirciyi ve oyuncuyu bütünleştiren, onları beraber dönüştüren bir yer burası. 

Müge Saut Süs: Evet, doğal olarak oyunlarımızı bu mekâna uygun olarak tasarlıyoruz. Ama mesela “Su Çatlağını Bulur”da böyle bir kırılma yaratmamıştık; seyirci sadece karşıdan izliyordu. Buna rağmen aramıza bir duvar örmeden, seyirciyle berabermişiz ve onlar da  içimizdeymiş gibi oynamıştık. “Dönüşüm” ve “Anne Frank’ın Hatıra Defteri” oyunlarında sahneyi daha çok seyirciyle buluşturduk diyebilirim. Meydan sahne biçiminde tasarladık oyunlarımızı ve seyircinin oyun alanında, oyunun içinde olmasını sağladık. Seyirci biraz çekiniyor önce bu durumdan. Ben seyircinin gözlerine bakmayı çok seviyorum oynarken. Elbette seyirciyi rahatsız etmek ya da kışkırtmak için değil, bir gerçekliği varsa seyirciyle yüzleşiyoruz. Seyirciler tedirgin oluyorlar biraz çünkü bu çok alışık olmadıkları bir durum. Bu sahnenin yapısı bizim seyirciyle çok yakın temas etmemizi, stilize oyunculuklarla hem estetik olarak seyircinin ruhuna dokunmamızı ve oyunun ritmiyle birlikte inişli çıkışlı bir duyumsama halini onlarla paylaşmamızı sağlıyor. Bu çok güzel çünkü devinen bir ruh hali var sahnede, durağanlık yok. Seyirci sadece bakıyorsa sorun vardır aslında; bu devingenlik oyunu seyirciyle ortaklaştırabildiğimizi oraya koyuyor. 

Nevzat Süs: Özellikle “Dönüşüm”ü oynarken çok iç içeyiz seyirciyle ve birisinin kalkıp bir laf söyleyeceğini, bir tepki vereceğini hissediyorum bazen. Bir seferinde, oyunda Gregor Samsa’nın kemerle dayak yediği sahnede bir seyirci ayağa fırlayarak “Yapmayın, vurmayın ona!!” diye bağırdı. Sonra birkaç saniye durakladı ve oturdu. Biz de devam ettik oynamaya. Müthiş bir andı, oyunun gerilimi seyircinin ruhuna işlemişti adeta. 

Evet, seyirci olarak memleket tiyatrosunda “İtalyan Sahnenin” öğretileriyle büyüdüğümüz için bu türden bir seyir pratiği bize yabancı ve tedirgin edici gerçekten. Seyirci olmak artık seyirci kalmaktan daha farklı bir yere mi evriliyor bu sahne yapısıyla acaba?

Nevzat Süs: “Altkat Sanat” açıldığında, Kadıköy’de bu kadar çok sayıda tiyatro yoktu. Alternatif tiyatrolar daha çok Avrupa Yakası’nda öbeklenmişti. O zamanlar kimileri, kırk kişilik bir mekânı küçümsüyorlardı. Biz de böyle bir mekânda tiyatro yapmanın küçülme değil, tersine bir büyüme olduğunu iddia ediyorduk. Bugün bizim haklılığımız ortaya çıkmış durumda. Hatta artık seyircinin alternatif mekânları daha çok tercih ettiğini gözlemliyoruz. Bu yakın temas daha gerçek bir tiyatro algısı yarattı seyircide. Aslında Türkiye’de yeni bu tür underground tiyatrolar; dünyada 50-60 yıldır var. Biz geriden geliyoruz.

Sizin tiyatral anlayışınızın temelinde seyirciyi edilgenlikten çıkartarak eyleyen bir varlığa dönüştürme çabası olduğu söylenebilir mi? Seyirciyi edilginleştiren tiyatro, onu bilgi ve eylemden mahrum bırakır. Bu haliyle tiyatro, bilmek eylemi ile bilginin klavuzluk ettiği eylem ile zıtlaşan bir yanılsama ve edilgenlik sahnesine dönüşür. Vaktiyle, Platon’un ağır bir dille itham ettiği türden tiyatro anlayışına benzer: ‘Tiyatro, cahillerin, acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerdir.’ Bu türden tiyatro sahnesinin seyirciye sunduğu, bir pathos gösterisidir, bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin bir tezahürüdür. Bu türden tiyatrolar, seyircileri gölgelerin esir aldığı bir bakış hastalığına tabii tutarak cehaleti pekiştirir. Siz tam da bu bakış hastalığına ve cehalete karşı bayrak açarak tiyatroyu özüne iade ediyorsunuz adeta.

Müge Saut Süs: Kesinlikle öyle. Seyirciyi sorgulayan bir insana dönüştürmek gibi bir çabamız var temelde. Aslında biz oyunlarımızda bazı sorunları ortaya koyuyoruz ve onu seyirciyle birlikte tartışmaya açıyoruz sahnede. Seyirci konuşmasa da düşünerek, seyrettiği şeyi sorgulayarak, bakmakla yetinmeyip anlayarak, kavrayarak ve sorunsallaştırarak bu tartışmaya ortak olduğunda, edilgen bir dikizci olmaktan çıkıyor. Oyunlarımızdan sonra seyircilerimizden bu yönde çok geri bildirim alıyoruz ve tartışma, sahnenin dışına; hayata kayıyor. Bu bizim yapmak istediğimiz şey aslında. Oyunlarımızı tekrar izlemeye gelen, düşündüklerini bizimle paylaşan seyircilerimizin varlığı, insanların sorgulama ve eyleme süreçlerine katkıda bulunduğumuzu gösteriyor ve çok mutlu ediyor bizi. Bizim popülist çizgi ile aramızdaki temel ayrım da bu. İnsanlara sadece hoşlarına gidecek bir gösteri sunup hoşça vakit geçirtip eğlendirmek değil derdimiz. Nasıl insanların okumaları, felsefeye yönelmeleri, düşünmeleri, sorgulamaları gibi dertlerimiz varsa hayatta, tiyatro yaparken de bu kaygı üzerinden hareket ediyoruz aslında. Sanatın değiştirme gücünün olduğunu bilerek seyirciyle temas ediyoruz ve onları harekete geçirmeyi hedefliyoruz. Bunlar aslında toplumsal ihtiyaçlarımız ve bizim bu bağlamda sanatçı olarak sorumluluğumuz olduğunu düşünüyoruz. Tiyatroculuk bir meslekse, onun altını doldurmak, hakkını vermek gibi bir sorumluluğumuz da var elbette. Ve bu sorumluluk tek taraflı değil, seyirci ile paylaştığımız bir karşılıklı sorumluluk. 

Burası sadece tiyatro oyunlarının sahnelenmediği; aynı zamanda farklı alanlarda tiyatro çalışmalarının, atölyelerin, söyleşilerin, etkinliklerin yapıldığı bir mekan. Sizin atölyelerinizden yetişen öğrencileriniz oyunlarınızda oynuyor. Böylece üretim devir daim oluyor. 

Müge Saut Süs: Bu mekânı bir bütün olarak düşünüyoruz ve her türden tiyatro faaliyetine açmaya çalışıyoruz. Kendini geliştirmek, tiyatronun içinde olmak isteyen gençlerle birlikte yol almak çok keyifli. Atölyelerimiz, eğitim faaliyetlerimiz çok önemli bizim için. Sadece sahne bilgisi değil, entelektüel anlamda da birikimli, sorgulayan, tartışan insanlar yetiştirmeye gayret ediyoruz. Sanatı sadece biçim olarak değil, içerik olarak da kavrayıp hayata geçiren nesillere çok ihtiyacımız var çünkü. Oyunlarımızda kendi öğrencilerimize de rol veriyoruz ve bu bizi çok mutlu ediyor. Birlikte yürüyoruz öğrencilerimizle. “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nde Anne Frank’ı oynayan bizim öğrencimiz mesela. Atölyelerimize geldi, iç atölyelerimize katıldı. “Sevdalı Bulut” oyunumuzda küçük bir rolü vardı. Ardından bir çocuk oyununda oynadı ve şimdi oyunumuzun başrol oyuncusu oldu. 

“Altkat Sanat” Kadıköy Tiyatroları Platformu’nun aktif üyelerinden birisi. Bu platformla ilgili bilgi alabilir miyiz sizden?

Nevzat Süs: Kadıköy Tiyatroları Platformu, üç yıl önce, tiyatrolar arası dayanışmayı sağlamak amacıyla kuruldu. Üç yıldır her 27 Mart günü yürüyüşler düzenledik bu çatı altında. Her yıl Eylül-Ekim aylarında “Kadıköy Tiyatro Şenliği”ni düzenliyoruz. Bunların yanında, Kadıköy Belediyesi ile birlikte yürüttüğümüz “izleyiciye dönüştürme” ya da “tiyatro okur-yazarlığı” projesi olarak nitelendirilebilecek bir projemiz var. Bu projemizin adı “Benim Komşum Tiyatro”. İki dönem yapıldı ve üçüncüsü için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu proje tiyatro seyircisine dönük bir faaliyet. Tiyatro oyunlarını seyretme, oyunları tüm boyutlarıyla anlama ve yorumlama, kısacası tiyatronun içerik ve biçim olarak arka planını kavrama kapasitesinin yükseltilerek seyircinin bir nevi eğitimini hedefliyor. Pek çok insana ulaştık bu proje ile ve hâlâ temasta olduğumuz, çok iyi tiyatro seyircilerimiz var. Nitelikli seyirci, nitelikli tiyatronun yaratılmasında en önemli etkendir. 

Askıda bilet uygulamanız var galiba. 

Nevzat Süs: Evet, bu da seyirci kazanma projelerimizden biri. Hem askıda bilet uygulaması yapıyoruz hem de tiyatro öğrencilerini kontenjanlarımız uygun oldukça oyunlarımıza davet ediyoruz. 

Alternatif tiyatroların en temel sıkıntılarından biri tanınır, bilinir, görünür olamamaları. Özellikle Dönüşüm oyunu ve bu oyunla birlikte Afife Ödülleri’nde gelen “Yılın En İyi Genç Kuşak Sanatçısı ödülü” , Ekin Yazın Dostları’ndan gelen “En İyi Tiyatro Grubu” ödülü ve geçtiğimiz günlerde aldığınız “Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü” görünürlüğünüze ne kadar katkıda bulundu? Gülriz Sururi yaptığımız söyleşide alternatif tiyatroların en önemli sıkıntılarından birinin hak ettikleri ölçüde tanınmıyor olmaları olduğunu söylemiş ve özellikle Altkat Sanat ile Dönüşüm oyunu tesadüfen tanışma sürecini anlatmış ve şöyle söylemişti: “Özellikle başarılı işlere imza atan alternatif tiyatroların bilinirliğinin ve tanınırlığının arttırılması çok önemli bence. Ben tesadüfen, yaşadıkları su baskını sonrası destek olmak amacıyla gittiğim Altkat Sanat’ın Dönüşüm oyununa hayran kaldım. Muhteşem bir oyundu. Oyundan sonra aklımdan ilk geçen, “ben bu başarılı tiyatroyu neden daha önce hiç duymadım’ olmuştu. Benim hem tiyatro camiasından hem jüri çevrelerinden pek çok ahbabım vardır ve genellikle aklına fikrine güvendiğim bu insanlara danışarak giderim oyunlara.  Kimse bana bu oyundan söz etmemişti. Benim çevremdeki hiç kimse izlememişti. Bu çok üzücü ve düşündürücü bir durum.”

Müge Saut Süs: Gülriz Sururi’nin desteği ve bizim için açtığı yol çok kıymetli. Su baskını sırasında, “Dönüşüm” oyununun bilinir olmasında ve verdikleri teşvik ödülü ile çok değerli katkıları oldu tiyatromuza. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Gülriz Sururi elimizi tutunca, pek çok insan bizden haberdar oldu ve dönüp bakmaya başladılar Altkat Sanat’a.

Nevzat  Süs: Evet, en önemli sorunlarımızdan biri Gülriz Hanım’ın dediği gibi tanıtım sorunu. Biz beş yıldır burada tiyatro yapıyoruz. “Dönüşüm’ün tiyatromuza bir ivme kazandırdığı doğru ama bunda Kafka’nın da etkisi büyük diyebilirim. Çünkü seyirci Kafka’yı biliyor ve seviyor. Kafka’nın hakkını da teslim etmemiz gerek. 

Aldığınız ödüller artı bir sorumluluk yükledi mi size?

Müge Saut Süs: Aslında öteden beri, hem tarihsel hem toplumsal hem estetik sorumluk bilinci taşıyan bir topluluğuz biz. Tiyatroya, sanata ve hayata büyük bir özenle katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Her şeyden önce seyircimize karşı taşıdığımız büyük sorumluk bizi hep titiz, çalışkan ve disiplinli olmaya itti. Bu sorumluluk bilinci, oyunlarımızda temel meselemizin hep seyircilerimizi bir tartışmaya ve sorgulamaya davet etmek olmasını sağladı belki. 

Sanat tarihinde avangard sanat akımların, özellikle kurumsallaşma ve popülerleşme cenderesine sıkışarak girerek eleştirdikleri şeylere dönüştüklerine tanıklık etmek mümkün. Alternatif tiyatrolar için de benzer bir tehlikeden söz edilebilir mi? 

Nevzat Süs: Bu tehlike elbette her zaman mevcut. Bakın, biz kasıtlı olarak “Dönüşüm”ün ilk 60 gösterimini ısrarla kendi sahnemizde yaptık ve başka bir sahneye taşımadık oyunu. Bu sahnedeki 43 seyirciye oynadık hep. Ama o kadar çok talep gelmeye başladı ki mecburen oyunu dışarıya, İstanbul ve İstanbul dışındaki sahnelere taşımaya başladık. İtalyan sahnelere de çıktık. Ama popülizmin batağına düşmeden ve bundan özellikle sakınarak yürütüyoruz süreci. Bu anlamda, inatla direniyoruz popülizme ve kendimizi koruyoruz bu tür savrulmalardan.

Dışarı taşımak deyince, her iki oyunuzla da turneleriniz başladı. 

Müge Saut Süs: Evet, artık sahnemizden çıkıp başka sahnelere ve başka şehirlere taşıyoruz oyunlarımızı. Bu sezon “Anne Frank’ın Hatıra Defteri” ve “Dönüşüm” oyunları devam edecek. Bu iki oyunla Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Tekirdağ, Hatay, Çorlu gibi kentlere gidiyoruz ve başka kentlerde de devam edeceğiz turnelerimize. Gelen talepleri karşılamak adına önemli bizim için turneler ve gittiğimiz her şehirde büyük ilgi görüyoruz. Bu bizi çok mutlu ediyor. Bu sezon  Mayıs’a kadar yeni bir oyun çıkartmayı planlamıyoruz. Mayıs’ta Friedrich Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını uyarlayarak oyunlaştırmayı planlıyoruz. Muhtemelen önümüzdeki sezon başında hazır olacak bu oyunumuz.

“Altkat Sanat” daha çok klasikleri uyarlamayı tercih ediyor diyebilir miyiz? 

Müge Saut Süs: Varolan tiyatro metinleri arasında perspektifimize yakın ve dönüştürmeye müsait metin bulmak zor oluyor bizim için. Daha çok bazı akılları çarpıştırmak istiyorum oyunlarımızda. Mesela “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nde Theodor Adorno, Wolfgang Borchert, Antonin Artaud ve Serol Teber gibi akılları çarpıştırıyoruz. Bu tartışmalara seyirciyi çekebilmeyi hedefliyorum ve bu çok keyif verici bir serüven. Biraz da alışkanlık oldu diyebilirim. Yaklaşık 15 senedir uyarlama yapıyorum ve bir dil oluşturdum bu alanda diyebilirim artık. Uyarlama yapmak çok yönlü bir tatmin sağlıyor hem bizim hem seyircilerimiz için. 

Mimhane çalışmalarınız hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?

Müge Saut Süs: Mimhane çalışmaları bizim için çok özel. Türkiye’de  bu sözsüz oyun türünü hayata geçiren Vecihi Ofluoğlu’dur. Ben Konservatuvar’ın Mim Bölümü’nden 2009 yılında mezun oldum. Mim ile performansı harmanlamayı çok seviyorum. Önümüzdeki dönem bu alanda bir oyun çıkartmayı da planlıyoruz. 

“Altkat Sanat”ın hem kendi içinde sokaktan sahneye, tiyatrodan hayata evrildiği hem de bu sürece ortak ettiği seyircisini özgürleştirmeye çabaladığı bir yolculuğu var. Bu yolculukta heybenizdeki en önemli şey gerçek. Bir bakıma, gerçeğin üzerinden bir hakikat arayışınız var tiyatral eyleyişinizde. Bugün bu coğrafyada gerçeğin iğdiş edilişine, yok edilişine tanıklık ederken sizin bu çabanızın daha da zor koşullarla karşılaştığı söylenebilir mi?

Müge Saut Süs: Kritik olan, bu yabancılaşmanın içinde ne kadar insan olarak kalabildiğimiz. İnsan nedir? İnsan olmak nedir? Şartlar zorlaştıkça biz işimize daha çok sarılmak istiyoruz. Ve kendimizi her zaman tazelemeye çalışıyoruz. Evet, günümüz Türkiye’sinde bu çabanın sürdürülmesi oldukça zor ama biz de bir o kadar inatçıyız. İnsan olmanın gerekleri neyse onu başarmayı, bilgiyle, birikimle, erdemle bu oluşun altını doldurmayı ve bu sahnedeki enerjiyi sürekli diri tutup onu hayatla buluşturmayı hedefliyoruz. Bu çaba kolektif bir dayanışmanın ürünü bizim için. Bu tiyatroyu var eden tüm paydaşların ortaklaştırdığı bir akıl yürütme ve direnme süreci bu belki de. Burada 20’ye yakın insan birlikte üretiyoruz. Kendi içimizde yaşadığımız tüm bu süreçleri seyircimize aktarmaya ve onları da bu sürece ortak ederek büyümeye çabalıyoruz.

Nevzat Süs: “Martı” oyunumuz, bu anlamda bizi daha çok yansıtıyor sanırım. Biz daha çok o ekolün insanlarıyız galiba. “Küçük Kara Balık”, “Küçük Prens” ve “Anıtı Dikilecek Sinek” gibi oyunlar bizim çizgimizi daha çok belli ediyor sanki. Bir arayışın, kendini gerçekleştirme çabasının ve kendini bir yolculuk içinde değiştirip dönüştürme, kapalı olan yolları açma gayretinin içindeyiz. Tüm olumsuz koşullarına rağmen, bizi en çok kamçılayan şeylerden biri, tam da böyle bir coğrafyada tiyatro yapmak. Tiyatro bir karşılaşma ise, bu süreci seyircimizle karşılaşarak yürütüyoruz diyebilirim. Onlarla birlikte yeni bir dünyanın temellerini atıyoruz belki usul usul, onlarla birlikte yürüyoruz. Oruç Aruoba’nın “Yürüme”sindeki gibi…

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku