Evren Erbatur

Bu yazı, 02 Haziran – 13 Haziran 2016 tarihleri arasında toplam 30 saat içinde katıldığım Spolin Atölyesi sürecimin iz düşümüdür. https://spolinist.com/ adresinden SPOLIN-IST kurucusu Ege Maltepe ve oluşumun çalışmalarından haberdar olunabilir.

Özetle söylemem gerekirse, V. Spolin tekniği benim açımdan oyuncunun dönüşüm hikâyesinde bir yer ediniyor. Oyuncunun hazırlık, prova ve gösteri aşamalarının hepsinde, farklı ihtiyaçlara göre şekillendirilerek her şey olabilme potansiyelini ortaya çıkarıyor ve ona destek oluyor. Atölyedeki konuşmalarda dönüp dolaşıp gelinen önemli noktalardan biri, yaratıcılığın paralize olmasına neden olan onaylanma kaygısının kişisel özgürlüklere ket vurması oldu. Bununla birlikte ortaya çıkıyor ki, Spolin tekniği, oynayanı aktif olarak şimdiki zamana getirip, orada tutarak -hafıza ve imgelem yoluyla geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kursa da- alışkanlıkları kırmaya, koşullardan ve onaylardan sıyrılmaya sevk ediyor. Bütün algın ile orada olmayı sana izinli hale getiriyor. Önce kendiliğinden ve farketmeden, sonra bilerek ve güdülenerek oyun, araştırma, keşif ve merak sürecine giriyorsun.

Burada o -sanat çalışmaları olsun kişisel gelişim çalışmaları olsun – hep aradığımız zihin, beden ve duygu bütünlüğüne giden bir yol görüyorum. “Yazar üç boyutlu bir dünya yaratıyor.” demişti bir çalışmada Ege Maltepe, ve bu dünya kafanın içinde değil. Oyuncu olarak, bu dünyayı dışarda canlandırman gerekli, seyircide de canlanması için. Ve bu dünya duyusal bir dünya. Karakter söylediklerinden ibaret değil. Seyredene anlatmak için değil, kendin deneyimlemek üzere oynuyorsun. V. Spolin bunu “show us, don’t tell” olarak ifade etmiş… Seyirciye oynamadığında oynadığın şeyin, ona açılıyor olması çok hoş bir karşıtlık değil mi? Tekniğin, sorduğu temel sorulardan biri; oyuncuların konsantrasyonu tam mıydı değil miydi? Oyuncu olarak odakta kaldın mı? Kalmadın mı? Sorusu idi. Bu fark izlemeyi etkiliyor. Doğru ya da yanlış üzerinden değil, oyuncunun adaptasyonuna katkı sağlamak, oyuna angaje olmasına destek olmak üzere yaklaşımını kuruyor. Bu ise, oyuncuya, yönetmene, tasarımcılara ve seyircilere yaratıcı bir dünyanın çok boyutlu kapısını açıyor.

Atölye boyunca duyu farkındalığı, mekan, nesne, oryantasyon, imgelem, boşlukla oynamak, boşlukta eylem ve nesneler, ikili, tekli ve grup alıştırmaları, odak/konsantrasyon başlıklarında toplayabileceğim, birbiri ile eklenen alıştırma ve oyunlar yer aldı. Bu yazıda alıştırma ve oyunların ne olduklarını ve işleyişlerinden çok, atölye sürecindeki önemli kavramları, bu kavramların eski ve yeni deneyimlerim ölçüsünde nesnel ve öznel, teorik ve pratik açılımlarını aktarmaya çalıştım.

Spolin atölyelerinde ilk alıştırma her zaman teşhir adını taşıyan, eyleyenin izleyene doğrudan baktığı bir alıştırma ile başlıyormuş. Biz de böyle başladık. Bakıyor ve bakılıyor olunan kısa bir süreç bu. Bu ilk alıştırmadaki sürecin yöntemin bütününde gerek izleyici-oyuncu, gerek oyuncu-oyuncu, gerek oyuncu-nesne ilişkilerinin hepsinde yer aldığını çalışma boyunca kavrıyoruz. Bunun içerdiği şeyi, farkındalık, konsantrasyon, konumlandırma, neredeyim? Kimim? Ne yapıyorum? Sorularına fiziksel olarak verilen yanıtlar bilgisi olarak özetleyebilirim. Yine pek çok alıştırmada olduğu gibi, ayrıca “kabul” kavramı aklıma geliyor. Görme ve görülme eylemlerini analiz eden bu ilk çalışma ve sonrasında yapılan farkındalık ve nesne çalışmaları, özne-nesne ikiliğini yeniden konumlandıran, bilinç, algı ve deneyim üzerine çalışmalar yapmış olan filozof Maurice Merleau-Ponty ismini hatırlatıyor.

Temel alıştırma dizilerinden birini duyu farkındalığı üzerine yapılan alıştırmalar oluşturuyor. Atölyenin yoğun programında, farkındalık çalışmalarının farklı atölyelerde konu, seviye ve deneyim gözetmeksizin başta tutulan çalışmalar olduğunu farkettim. İlgimi çeken bu durumun açıklaması net ve basit aslında. Farkındalık çalışmaları seni kendine getiriyor. O ana taşıyor. Kafanın içinde değilsin. Koşulsuzca bakıyorsun kendine ve çevrene, kişilere ve şeylere. Ege Maltepe’nin hatırlattığı gibi “etiketlemeden”. Böylece değişime de açık hale geliyorsun. Oyuncunun kabusu olan seyirci korkusu ve zihinde oynama telaşı kayboluyor. Koşullara bağlı olarak değil, sadece oynamak için oynandığından, beğeni kaygısı da kendiliğinden yok oluyor. Evet, belki hemen değil, ama zamanla… Gerçi alıştırmalar seni bu duruma hemen adapte edebilecek nitelikteler ve sanırım etkileri bu yüzden kısa süre içinde hissedilebiliyor. Katılımcılardan biri, atölyeyi şifa olarak tanımlıyordu, bu yüzdendir belki.

Bu alıştırmalar sürerken, duyu, duygu ve koşulsuzluk arasında bir ilişki olduğunu farkettim. Duyuları sadece kendi olarak almanın farklılığı üzerine sorular oluştu. Duyguları koymaksızın ya da duyudan duyguyu arındırarak duyunun farkına varmak. Bu neye yol açabilirdi? Ayrıca, alıştırmaların hemen hepsinin altında bulunan “dinleme” eyleminin yeri dikkat çekiciydi. Sadece kulak ile yapılan bir eylemden söz etmiyorum. Partnerleri ve şeyleri duyumsamak üzere yapılan ve tüm duyuların açık bırakıldığı bir dinleme, aktif olarak sadece seni değil, sahneyi, tüm yapılanı şimdiki zamana taşıyan unsurlardan biri haline geliyor. Böylece senin teslim bırakışınla, daha kapsamlı bir alan açılıyor. Oynayanlar ve izleyenler için.

Hem bireysel hem grupça uygulanan göz önünde canlandırma diye adlandırılabilecek imaj/imgelem alıştırmaları da önemli yer tutuyor. Buradan bana geçenlere baktığımda, “kişi bir bütün” diye geçiyor aklımdan. O yaşa kadar getirdiği her şey ile sahnede yer alıyor. Canlı. Tek başına ya da grup içinde bir yer, bir alan kaplıyor. Bir yaşam deneyimi var. Aklıyla, zihniyetiyle, duyularının getirdikleriyle, belki duyu yitimi var onda kim bilir, neler yaşadı, gördü, dinledi, izledi, tanık oldu şimdiye kadar. Bununla birlikte, o, bir kişi olarak başlı başına bir deneyimi ve bir potansiyeli gösteriyor. Bir oyuncunun, sadece buradaki çalışmalarda değil, kendi sürecindeki önemli düşüncelerden biri bu kanımca. Genel anlamda da Spolin, hali hazırdaki havuzu kullanmayı, tek bir şeye kitlenmeyi, duygu ve/veya hatıradan yola çıkmayı tercih etmiyor. Bence bu şekilde seçenekler sonsuz, neredeyse sonsuz! Çünkü çalışırken sende olan bilgiler tomurcuklanıyor. Hatırlama bu alıştırmalar için farklı bir şekilde kullanılmış oluyor. Deneyim birebir yaşadığın olmak zorunda değil. Ama kelimenin tam anlamı ile tüm duyularına zamanında hitap etmiş olan şeylerin, sende biriken yerden çıkmasına izin vermeye dair bir yöntemin içindesin. “Bir takım şeyler kendiliğinden doğacaktır”, diye not almışım!

Özellikle “göz önünde canlandırma” alıştırmalarında, seçilen şey (nesne, yemek, madde, konu) grubun ortak kararı olsa da bireysel olarak herkes farklı şekilde uyguladığı için, bambaşka veriler ortaya çıkıyor. Bu hem seyreden (oyuncu partneri, yönetmen, seyirci) açısından, hem de oyun kurma sürecine geçildiğinde malzemelerin seçilmesi sırasında çok yararlı, zengin bir çeşitlilik sunacak. Bir de, örneğin bir madde seçildi, “kar” diyelim. Oynamak üzere onu seçtiğinde, karın sana gelişi sadece kar değil, kar ile kalmıyor. Bir zaman ve mekân algısı, bir tür bütünlüklü duyumsama ile birlikte geliyor. Hatta belki farklı zaman/mekânların bilgileri üst üste birkaç tane, tıpkı bir deneyim kolajı gibi, o anın şimdisinde buluşuyor. Bunlara izin verdikçe canlanan, gerçekleşen bir atmosferin parçası oluyorsun. Canlı bir oyuncu olmanın yanında, oyunu var eden bir canlı oluveriyorsun. Bu durum bana oynarken, çok kıymetli, değerli ve zengin geldi. Sana işlemiş bir şeyleri ortaya döküyorsun, bir reaksiyon süreci başlıyor ve bunu görüp, koklayıp, o anda bir stüdyoda gösteriyorsun. Ben bunları yazarken bile, ortasında durduğum o beyazlığın aydınlığını, serinliğini, o serin havanın burnuma ve yanaklarıma deyişini, ağaçları, sakinliği ve sessizliği hatırlıyorum. Burada ilginç bir şekilde, oynananın psikolojisine yönelmiyoruz. Sözü edilen ve uygulanan çalışma, genel anlamda da fiziksel bir sanat formu, duygusal ya da entelektüel değil. O aşamanın tercih edildiği bir süreç nasıl oluşturuluyor? Merak ediyorum doğrusu.

Doğaçlama söz konusu olduğunda “hayal gücüne evet de” mottosuna bağlı kalarak, soyut ve somut anlamda sınırların yok olduğu bir durumla karşılaşılıyor. Burada dikkatimi çeken iki farklı noktadan söz etmek isterim. Doğaçlamalarda ortaya çıkan figürler, örneğin toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında oyuncunun o sahneye taşıdığı kendi algısından izler taşıyor. Bu izleri apaçık şekilde gördüğünüzde, bunları tartışmaya açmak için de yeni bir alana sahip olduğunuzu farkediyorsunuz. Eylemlerin yapılış tarzı algılayış ile ilgili ve eylemler bir takım davranışlar haline geldiğinde Kim? Hangi davranış? Nerede? Gibi soruları yanıtlamak daha derin bir anlayışı beraberinde getiriyor. Figürlerin/kişilerin getirdiği kalıpları tartışmak da elinizde, bu kalıpları kırmak ve yeniden yaratmak da… Örneğin, bir doğaçlama sırasında, en uzun kişinin çocuk, kadının baba, erkeğin anneyi canlandırmasını sağladık. İlginç bir çalışmaydı. İkinci nokta ise, bir doğaçlamaya getirilen malzeme ve yukarıda belirtmiş olduğum bilgi ve deneyim birikiminin ortaya çıkması ile ilgili. Çıkış noktasını mekândan alan doğaçlamalarda karşıma çıkan bir konu oldu bu. Mekân bir mağara, tavan arası, mutfak, cami, kiler, cafe, berber ya da orman olabilir. Bir kültüre ait özellikleri kendi yaşam deneyiminde olmasa bile bilmek ya da bildiğin hali ile kullanmak, oluşturduğun yere ve kişiye ait bir bilgi yaratılmasına neden oluyor. Mekânın karakteristiği oraya özgü bir nesneler bütünü, ilişkiler bütünü ve karakterler meydana getiriyor. Bunların hepsinin arasındaki ilişkiler ise, sahneyi ya da oyunu…

Boşluğu şekillendirmek çalışmada önemle ve özenle üzerinde durulan bir başlık. V. Spolin boşluğun bilinçaltının izdüşümü olduğunu söylüyor. Boşluğu çok kullanıyor. Aklıma bu alıştırmalar sırasında, François Cheng’in “Boşluk ve Doluluk” adlı kitabı geldi. Uzakdoğu felsefesine yakın buldum buradaki fikri. Boşluk görünür kılıyor. Sadece boşluk alıştırmasında değil, örneğin tüm doğaçlamalarda boşluktan her şeyin gelebileceği bilgisi var. Kendinle sınırlı değilsin, o andaki aksesuar ya da giysilerle ya da mekânla sınırlı değilsin. Burada yine her şey olabileceği ve olunabileceği bilgisine rastlamış oluyoruz. Boşluğun seni desteklemesine izin verdiğinde, böylece seni taşıyan bir şeye dönüşüyor, sen de dönüşüyor ve dönüştürüyorsun. Ayrıca, boşluk nesnelerinin varlığı, aksiyonun varlığını kendiliğinden ortaya çıkartıyor. Bilinmeyeni araştırma… ve bu araştırmanın içinde ne kadar rahatız? Boşluk ile oynamak bir özgürlük, özgüven ve hayal gücü alanı açıyor. Kendinin ötesindeki sana ulaşmak. Müthiş eğlenceli. Evet, başlangıçta korkutucu çünkü hata yapma riskinin yarattığı baskıyı alt etmek kolay değil ve evet kafa karıştırıcı ama zamanla boş verdikçe, hayal ettikçe ve gerçekte o anda tüm yaptıklarının varlığına kendini açtıkça, sınırsızlıkla oynamanın keyfi ortaya çıkıyor. Dahası bunu paylaştığın bir grup insan var. Yalnız da değilsin. Grup, tutunabildiğin bir dala dönüşüyor ve birlikte yaratmanın hazzı eğlenmeye…

Boşlukla oynama sürecinde tekrarlanan takip edeni takip et yönergesi bu açıdan güçlü bir yer ediniyor. Çalışma esnasında çözüm bulmaya, uygulamaya devam etmeye, katmaya ve katılmaya seni meylederken, egoyu alt eden bir algı değişikliğine sokuyor. Yazının başında seyirci ve oyun arasında gerçekleşen hoş karşıtlık örneğinde belirttiğim gibi, oyuncu bunu farkettiğinde kendini grup içinde “yok ettiğini” sanırken, parlamaya başlıyor. Benim yaptığımın önemi yok da, orada ne oluyor ve ben bunun bir parçası nasıl oluyorum? Buradaki durum, bana oyun okuma derslerinde sorduğum “Bu oyunun oyuncusu olarak, sence, nasıl bir dünyanın parçasısın?” sorusunu hatırlattı. Benim için takip edeni takip et yönergesini gerçekten yaptığım zamanlar, bunun ne anlama geliyor olduğunu deneyimlediğim zamanlar çok eğlenceliydi. Kendimi kendime, o anda olmakta olana teslim ettiğim zamanları farketmek tam bir keşifti.

Bu şekilde bakıldığında, doğaçlama çalışmasının özü güldürmelik canlandırmalardan, yoğun taklit ve tiplemelerin yer aldığı gösterilerden öteye taşınmış oluyor. Doğaçlama, eğlence değil, bir sanat biçimi olarak kendini duyuruyor. “Bir zihin ya da zihniyet durumu.” Beraberce tüm grup bir arayışın içindeler ki tiyatro kolektif bir şey… “Çoklu özgürleşme” diye adlandırdığım bu durum eğlencenin olmadığı anlamına gelmiyor, aslında gülmek bu çalışmalara çok yakışıyor. Zaten, oyun oynamak ve oyunsuluk temel öğelerden biri. Bununla ilgili olarak, birbirileriyle eş düzeyde ilgili iki kavramı potansiyel ve inisiyatif olarak görüyorum, atölyede. Görünür olmak, sahnede kolektif bir eylem. Yönetmen ise bir trafik polisi değil. Oyuncuların inisiyatifine alan açan Spolin tekniği gönüllü ve yaratıcı sorumluluktan besleniyor. Oyuncunun, birey ve/veya grup olarak bir şeyin parçası olması, parçası olduğu şeyin taşınmasındaki kaliteyi etkiliyor.

Spolin çalışmalarında oyunun yeri denilince, güven, kendiliğindenlik, saçmalamak, konsantrasyona destek, birlikte iş yapmak, rahatlama gibi kavramlar aklıma geliyor. Ayrıca, bir matematik söz konusu burada, çünkü kurallar ve aynı anda uyulması gereken yönergeler var. Yönergeler basit olsa da grup çalışması içinde düzene sokulmuş bir karmaşa yaratılıyor. Ayrıca, “lider bir oyun arkadaşı”. Bu his, herkesi oyun arkadaşı haline getirirken, yukarıda sıraladığım özellikleri barındıran bir ortam sağlamış oluyor.

Şaşırmaya izin vermek atölyenin her an her yerine sinen öğelerden biri. Bu bana yine “kabul” kavramını çağrıştırıyor. Esnek ve değişime izin veren bir süreçte hata, yanlış, beğenmeme gibi alışıldık ve hem zihni, hem bedeni katılaştıran kavram/durumlar yerlerini denemeye, yapmaya, araştırmaya, içermeye, kapsamaya bırakıyor. Örneğin bir doğaçlama alıştırmasında, oynayan bir arkadaşa gülme geldi, doğaçlama ile ilgisi yoktu ve ilk etapta konsantrasyonu bozulmuştu. Ancak devam etmesi de gerekliydi. Bu gülmeyi de oyununa getirdiğinde, onu engellemediğinde ya da onu görmezden gelmediğinde, oynadığı durum ve ilişki başka bir hal aldı. Konsantrasyon geri gelmekle kalmadı, yeni tepkiler ortaya çıktı.

No motion kavramı ve alıştırması atölye boyunca beni derinden etkileyen bir alıştırma oldu. Bu alıştırmanın özünde, Türkçeye hareketsiz olarak çevrilebilecek kavramın, yapılan eyleme eklenmesi söz konusu. Sezgi, atmosfer, ruh hali gibi kelimelerle yan yana düşündüğüm bu alıştırmanın, eylemi bir bütün olarak daha canlı bir hale getirdiğini, eylemi/davranışı bir oluş içine soktuğunu, bedeni ve zihni belli bir gerçekliğe ait bir tepki vermeye açık hale getirdiğini söyleyebilirim. Böylece hem oynayanı, hem oynananı tipikleştirmeden uzaklaştırmış oluyor. Kanıksanmış hareketi özelleştirip, senin kılıyor. Söz gelimi, 81 yaşındaki birini oynamıyorsun da 81 oluyorsun! Bu özellikleri ile Türkçeye cisimleştirme, şekillendirme olarak çevrilen embodiment kavramı ile bağ kuruyorum. Kişisel olarak beden dramaturjisi çalışmaları açısından da daha ilginç bir yere oturuyor.

Yazı boyunca sözünü ettiğim kavramlar ve uygulamalar birlikte işledikleri bir sistemin unsurları olarak görülmelidir. Birini diğerinden ayrı tutmak ya da birine diğerinden daha çok önem atfetmek gereksizdir. Elbette, farklı ihtiyaçlara göre farklı alıştırmalar ele alınıp uygulanabilir. Yaratıcı drama, farkındalık çalışmaları, iletişim eğitimleri, temel oyunculuk alıştırmaları açısından aşina olduğumuz bir referansı zaten oluşturmuştur. Bununla birlikte, atölyede benim gördüğüm, tekniğin gelişimi açısından hepsinin ayrı bir yeri olduğudur.

Burada önerilen çalışmalar dahil olunup, kullanılabilecek, zenginleştirilebilecek bir yöntem sunmaktadır. Bir yandan var olan bilgi/deneyimlerle ilişki kurulabilirken, diğer yandan oyunculuk temelli sahne çalışmalarındaki zemini sağlamlaştırmaya izin verir niteliktedir. Ayrıca, gerek oyunculuk, gerekse iletişim odaklı çalışmalara yeni başlayanlara bütünlüklü bir giriş önerir. Umuyorum ilerleyen süreçte farklı aşamalarını tanıyıp, özellikle bir gösteri yaratmadaki yerini deneyimleme fırsatı bulabilirim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here