Bu özel bir sohbet. Sohbete ortak olan da; hem vakit hem para ayırıp oyun izleyen seyirciye müteşekkir bir oyuncu. Hayata çok güzel bakan, çok güzel gülen bir kadın… Su gibi akıp yolunu bulan, su gibi hafif biri. Ve insanın içine iyi gelen bir arkadaş.  Zerrin Tekindor ile Chopin eşliğinde çoook eğlenerek yaptığımız bu sohbet de, hatıralarımızda kalacak hoş bir seda…

İnsanlık tarihi kadar eski bir sorudan başlıyorum; neden ve nasıl tiyatro? Yani neden mesela terzilik değil de tiyatro…
Bu yetenekle ilgili bir şey bence. Eğer varsa değerlendirmek lazım.

Birileri mi sana sende bu yetenek var dedi, sen mi bende var diye düşündün?
Birileri var dedi. Çok küçükken taklitler yapardım, güldürürdüm insanları. Rahmetli babam “Benim kızım tiyatrocu olacak” derdi hep. Çok isterdi. Annem de “Allah korusun” derdi. Sonra lisedeki hocalarım da mutlaka konservatuara gitmemi önerdi. Ben de sınavlara girdim ve okula başladım.

_MG_0143

Resim peki?
Kendimi bildim bileli resim hayatımdaydı. Zaten resim yapmayı bilmemek tuhaf geliyordu. Hatta okula gitme nedenimizin daha güzel resimler yapmak olduğunu sanırdım. Hiç okuma yazma öğrenmek, matematik falan düşünmemiştim. Orada bir şok geçirdim, açıkçası.


Ve akademik resim eğitimi aldın…
Evet, kendi kendime olmayacağını anladım. Yap yap nereye kadar. Bunun bir faydası olmuyor insana. Zorlayıcı, kafanı değiştirecek, teknikleri deneyebileceğin bir ortam lazımdı. Onun için de Bilkent Üniversitesi Resim Bölümü’ne gittim. Şahane bir hocamız vardı; Halil Akdeniz. Onun Atölyesindeydim. Mehmet Güleryüz, Bedri Baykam gibi hocalarımız da oldu. Çok şahane bir dört yıldı.

Peki neden akademik eğitim için önce resmi tercih etmedin de tiyatro okudun?Çünkü o zaman Ankara’da okul yoktu. Sadece resim öğretmenliği bölümleri vardı. Ben daha akademik bir eğitim istedim, güzel sanatlar istedim. Annem de “Ben seni İstanbul’a göndermem” dedi. Ben de konservatuar sınavına girdim. Şimdi annem oyunlarımı izleyip ağlıyor, büyük destekçim olduğunu söylüyor ama başlarda epey muhalefet etmişti, bunu dürüstçe söyleyeyim.

Resimlerinle ilgili bazı yorumlar görüyorum; insanlar bu kadınları çok hüzünlü bulduklarını söylüyorlar. Seni tanıyan biri olarak bana da tam tersi o kadınlar çok neşeli, çok eğlenceli, çok “sen” geliyor… Hangisi doğru?
Ben hiç anlamıyorum bu hüzün falan nereden çıkıyor. Bana da söylüyorlar; üzgün ifadeler, hüzünlü bakışlar falan. Halbuki ben hiç öyle biri değilim. Benim resimlerimdeki kadınlar ne istediği bilen, renkli, özgüvenli, enerjik, başarılı kadınlar.

zerrin2

İstanbul’a gelişinden itibaren tanınırlık adına değişen neler oldu?
İstanbul’a gelmeden önce Ankara Devlet Tiyatrosu’ndaydım. Ankara’nın tiyatro seyircisi çok iyidir. Ben de sezonda 3-4 oyun oynadığım için, o seyirci beni tanırdı. Genellikle üniversite öğrencileri, genç çocuklar. Meğer onlar hep takip edermiş, çok şaşırırdım beni tanıyor olmalarına. Çünkü Ankara’da sinema-dizi çekimi yok. O yüzden buraya gelince değişti bazı şeyler. Bir tiyatrocunun “beni tanıyın” diye bir beklentisi olmaz. Tiyatroda, oyunundan çıkan seyircinin yanından geçersin tanımaz çünkü o kostümünle, o saç makyajınla bilir seni. Sen de aman da beni tanımadılar derdine düşmezsin. İstanbul’a gelişimle birlikte televizyona da iş yapmaya başlayınca insanların da tepkilerini görmeye başladım. Bir de ilk zamanlar; beni sokakta gören seyirci bana ismimle hitap ediyor, ben onların ismini bilmiyorum diye tuhaf hissettim. Zamanla ona da alıştım ama..

Ya “insan acaba nereden tanıyorum” diye de düşünmeye başlar.
O bana başlarda çok oldu. Hay Allah tanıyor muyum acaba telaşına düştüm ilk zamanlar. Sonra, “zorlamayın ben sizi tanıyorum sadece, siz beni tanımıyorsunuz” dediler.

Gerçi Matmazel diye seslenmelerinden iyidir herhalde 🙂
Aaa onlar hala var. Olsun da. Benim hiç “aman adımı bilin” beklentim olmadı. Çok komik geliyor bana. Matmazel de, Zerrin de, istiyorsan Hüseyin Amca de; fark etmez.

Hüsük de…
Hüsük benim adım bir kere. Babam koydu bana o ismi. Çocukken, saçlarım çok kısaydı çünkü. Hüseyin’i bir de kısalttı Hüsük yaptı…

İltifat olsun diye söylemiyorum; çok çok az oyuncuya nasip olan şey sende var. Nasıl oldu da oldu diye de sormayacağım, yanıtını biliyorum ama seni hem sahne hem ekran nasıl besliyor diye sorabilirim.
Oyunculuk oyunculuktur bana göre. Ama tabii tiyatroda sesinin volümünü daha açarsın, hareketlerin netleşir, büyür. Kamerada çok yakın planlar olduğunda, o ifadeler koskocaman kalabilir. O yüzden biraz kontrollü gitmekte fayda var. Tiyatrodaki gibi büyük, zengin hareketler ekranda fazla görünebilir. Ekranda ya da sinema perdesinde sesinin tınısı, kirpiğinin ucundan gelen minicik bir bakışı kaçırman bile seyirciye geçer. Oyunculuk temelinde aynıdır ama dikkat etmen gereken bazı teknik farklılıklar var.

Doz ayarı yani. Bazen de tam tersi oluyor. Kocaman kocaman oynuyorlar sahnede.
Büyük büyük oynamak ne demek. Ben ne kendim oynarım ne öyle oynayanı izlemeyi severim. Bazıları bana “ben tiyatroyu sevmiyorum, öyle koca koca oynuyorsunuz” diyor. Uzun zamandır tiyatroya gitmemiş belli ki. En son nerede, ne izlediniz diye soruyorum öyle insanlara.

Seyirci algısı ne kadar değişken, değil mi…
Gerçekten anlamıyorum. Bazen çok şaşırıyorum. Aynı çocukluğu geçirdik, aynı televizyonda aynı şeyleri izledik, aynı ülkenin insanıyız; sen ne yedin ne içtin de böyle oldun diye soruyorum zaman zaman.

zerrin3

İnsanın kendiyle hesabını kapatamamasından herhalde…
Bilmiyorum ki. Öyle insanların konuşmalarında gayet de hesapları kapamış, kendinden emin haller var. O netlik nedir. Ben hayatımda hiç bu kadar net konuşamam. “Burayı da bağladık, tamam bitti” ya da “onu severim bunu sevmem, bunu giyerim bunu hayatta giyinmem” diyen biri değilim. İnsanlar nasıl koyuyorlar bu sınırları kendilerine, onu da anlamıyorum.

Hiç oyun yönetmedin değil mi? Bilinçli bir tercih diye düşünüyorum.
Hayır yönetmedim. Oyun yönetmeye yeteneği olan birileri var. Ben kendimi orada başarılı olacakmışım gibi görmüyorum. Tabii “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” diyorsun işi iyi bilince, senelerdir yapınca ama “alıyorum ve yönetiyorum” demek beni çok ilgilendirmedi. Orada da maharetliyim ben diye ortaya çıkmanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Mesleğini yönetmenlik olarak seçmiş insanlar varken öyle bir şeye kalkışmam.

Hiç yönetmene karışma ihtiyacı duyduğun, içinden bu böyle olmaz demek gelen oyunlar olmadı mı?
Olmaz mı.. Sevmeyerek oynadığım oyunlar oldu. Devlet Tiyatrosu’nda olduğunuz zaman bir takım oyunları mecburiyetten oynarsınız. Aslında ben çok şanslı bir oyuncuydum. “Nereye düştüm ben” dedirtecek oyun olmadı. Ama istemeden oynadığım oyunlar vardı. Orada da, yönetmen bazı şeyleri tutturduğunda “ay siz ne güzel yapıyorsunuz, ben mümkün değil yapamıyorum o mizanseni” diyerek, beceriksizliğe vurarak yapmadığım olmuştur.

Bir oyuna hazırlık halin nasıldır?
Güzel bir metin okumayı, rolle tanışmayı, keşifler yapmayı, bu karakter şuna yakın demeyi, o yolculuğu çok seviyorum. Varma halini değil yol halini seviyorum. Çok samimiyetle yaparsan doğru bir yere çıkıyor. Neyi samimiyetle yaparsan, oluyor zaten. Annemin lafıdır “yaptığını beğendin mi”  diye sorar. Çok yaramaz olduğum için çocukluğum bu soruyla geçti.

Ama “yaptığını beğendin mi” sorusu bağlam olarak kötü bir şeydir. Bunu olumluya dönüştürmen de çok acayip..
Çocukluğumda kötüydü zaten. Yaramazlık yapınca duyardım. Ama artık samimiyetle, kendi kendime sorduğum bir soruya dönüştü. Son derece pesimist ve kötücül bir yerden bakarak soruyorum ama içimden bir ses “çok beğendim” diyorsa tamamdır.

Hiç beğenmeden yaptığın bir şey olmuyor mu ya da sonradan ay nasıl yaptım ben bunu dediğin?
O an için olmuyor. Ama mesleki olarak fikrim sürekli değişiyor ve zaman zaman geri dönüp “neden onu öyle yapmışım” dediğim oluyor. Bununla birlikte; etiketi sallanan, aldığım ve kullanmadığım hiç bir şey yoktur mesela.

Oyunculuğun kutsallaştırılma haline ne diyorsun?
Öyle bir şey var mı.. O da iş. Bazı insanların bazı şeylere özel yeteneği vardır. Kulağı iyidir, beste yapar. Kalemi iyidir yazı yazar. Oyunculuğa da yeteneğin var, yapıyorsun. İnsanlar hayat kurtarıyorlar, icatlar yapıyorlar. Ben sahnede bilmem ne canlandırdım diye neden kutsal, önemli oluyorum. Çok saçma geliyor bana. İyi ki bunu da seven, böyle şeyleri izlemekten hoşlanan birileri var ki biz bunu beraber sürdürebiliyoruz; seyirci ve oyuncu olarak. Ben kendimi hiç özel biri görmüyorum, çok da ayıp buluyorum ayrıca. Sevdiğim oyunu oynamak, iyi oyuncularla çalışmak isterim. Severek yapayım, mecburiyetten değil. Ben seversem herkes sever. Yaptığımı beğenmem şart

 Ya bir şey söyleyeceğim, sokakta 10 adam çevirelim, en az 9,5’u “bayılıyorum ben Zerrin Tekindor’a” demezse ne olayım..
Çok şahane bir şey bu. Zaman zaman şahit oluyorum, kulağıma da geliyor. Çok şanslıyım.

Yüzlerce oyuncu var ama herkese söylenmiyor bu sözler. İz bırakma hali bu işte.
Ben iz bırakmak istemiyorum ki.

Her şeyi çok büyüten, herkesin kendini çok önemli saydığı, koca koca lafların edildiği bir ulusun evlatları olarak su gibi akan ve hayatı “hafif” yaşayan birilerini çok şükür ki fark eden bir kitle de var.
Hayatta böcek gibi bir şeyiz. Koskoca evrende küçücüğüz. Kuş kadar bir hayat var, yaşayacağız bari mutlu mutlu yaşayalım, sevdiğimiz insanlarla yaşayalım. Yarını bilmiyoruz. Hayat böyle bir şey… Ne kadar faydalı olabilirsin ona bakmak lazım. Bunu bir röportajımda daha söyledim; yaprak gibi olmak istiyorum ben. İşe yarayayım,  nefes alsınlar, benden yararlansınlar.. Birilerinin işine yaradığımda da mutlu oluyorum ben. Sadece şunu yaptım bunu yaptım değil de birilerini mutlu edince de çok mutlu oluyorum. Bunlar istediğim şekilde devam etsin, ondan sonra ölebilirim.

zerrin4

Dur, daha gitme bir yere… Allah geçinden versin. Konu değiştiriyorum. Londra’da oyun izlerken, bir oyuncu olarak “ay bu niye bizde yok” ya da “bizde şu daha iyi” gibi karşılaştırmalar yapıyorsundur.
Yapıyorum tabii. Yapmaz mıyım. Her oyunda hem de. Öyle bir teknik, öyle bir bakış açısı… Bir kere koca mahalle tiyatro orada. Bir birinden farklı bin tane tiyatro yan yana duruyor. Her gün klasiğinden moderne yüzlerce oyun oynanıyor.  Bana göre bazı oyunların zamanı yoktur. Shakespeare oyunları buna en güzel örnek. Arthur Miller’lar, Edward Albee’ler de öyle…

Hira’yı konuşmadan bitiremem bu sohbeti…
Valla iyi kalpli olsun, vicdanlı olsun, faydalı biri olsun, ne iş yaparsa yapsın Hira. Çocuk sahibi olmayı abartmayı, ben doğurdum, ben anneyim hallerini de anlamıyorum. Sonuçta kendim için doğurdum. Hira’yı daha minicikken ayrı bir insan olarak gördüm. Onun için de değişik biri oldu.

Hiç mi müdahale etme ihtiyacı duyduğun anlar olmadı ya da olmayacak gelecekte.
Oldu tabii, olacak da ama ben istiyorum diye o müdahaleleri yapmamak lazım. İnsanın biraz empati yapmalı. O müdahaleler benim çocukluğumda ne kadar işe yaradı? Hiç.

Yaptığını beğendin mi diye soruyor musun?
Yapılmış bir şey üzerine konuşuyoruz tabii ki. Yaptığını beğendin mi noktasında illa ki soruyorsun, sonuçta sen büyüttün her gününü birlikte geçirdin. Ama şunu yap bunu yapma, şunu seç bunu seçmeler hiç olmadı.

Bizim lafımızın da kahkahamızın da sonu gelmeyecek, anlaşıldı. Okuru da sıkmamak lazım ama. Kayıt cihazını kapatıyorum ben. Teşekkür ederim Zerrin .

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here