Gonca Katman*

Uzun ayrılıklar sonrasında kısa tatillere sıkıştırarak takip etmeye çalışıyorum Antalya oyunlarını. Her defasında, büyük bir heves ve merakla girdiğim salonlardan -belirtmeliyim ki öyle çok da sahnemiz yok!-, şehrimde tiyatro büyüsünü yaşamış olmanın zevk ve gururunu yaşarken, tekrar vasat bir oyunla karşılaşmış olmanın düş kırıklığı ile ayrılıyorum. Son birkaç sezonda Antalya izleyicisini şaşırtan ve şehrimizin adını tiyatro sanatı ile diğer bölgelerde duyuran Antalya Şehir Tiyatrosu’nun önceki sezonlara göre oldukça şaşalı olan ‘çıkış’ı dışında yüksek beğeni sağlayan bir oyuna rastlamamış olmanın üzüntüsü ile başlıyorum yazıma. Bununla beraber yıllardır tiyatroyu yerel halka sevdirmeye çalışan, elinden geldiğince yenilik peşinde koşan ve sahnede tüm gücünü kullanan değerli sanatçılarımıza da Antalya’daki sanat faaliyetlerini takip eden bir tiyatro meraklısı olarak teşekkürü borç bilirim.

Antalya Devlet Tiyatrosu’nun 2016-2017 sezonu açılış oyunu olan “İbiş’in Rüyası”nı yeni yılın hemen ardından izleme fırsatı buldum. “Ayakta Durmak İstiyorum”dan sonra yine bir Tarık Buğra oyunu izliyor olacağım için oldukça mutlu girdim salona. Önceki sezonda da sahnelenmiş olmasına rağmen oyuna yoğun bir ilgi vardı. İbiş’in geleneksel tiyatro kültürümüzde önemli bir yerde duruyor olmasının, farklı kesimlerden izleyicileri bir araya getirmiş olduğunu gözlemledim. İbiş, hem temsili zor ve ustalık gerektiren bir tip olması ile hem de daha önce usta sanatçılar tarafından halkın zihnine kazınmış olması sonucunda Antalya’da oldukça merak uyandırmış. Bu merak ve ilgide güldürü ögesinin payını da atlamamak gerekir. Antalya seyircisinin komedi oyunlarına ilgisinin, dram ve tragedyalara göre oldukça yüksek olduğunu; bunda kaliteli komedi izlemek isteyen bilinçli sanatsever izleyicilerin ‘iyi oyun’ arayışının da etkili olduğunu söyleyebilirim. Ben, “Ayakta Durmak İstiyorum”da olduğu gibi, ele aldığı sorunu farklı boyutlarda seyirciyle tartışmayı seven ve genelde temasını hayatın içinden seçtiği bir konu içine gizleyen Tarık Buğra’nın, önemli ve güncel bir sanat problemini nasıl ortaya koyduğunu, aynı adlı romanının kendi uyarlaması ile sahneye nasıl yansıdığını merak ederek biletimi aldım. Ve Tarık Buğra’nın kendine has evrensel anlatımının tadına bir kere daha sahne üzerinde vardım.

“İbiş’in Rüyası”ndaki gizli noktaları keşfetmek için öncelikle yazarın yaşamındaki önemli köşe başlarına ve sanat anlayışına göz atmak gerekiyor.

Oyunun yazarı Tarık Buğra, 1918’de Akşehir’de doğmuştur. Hukukçu babasının politik duruşu ve sanat ilgisi Buğra’nın edebiyat zevkini şekillendirmiştir. İlkokul ve ortaokulu Akşehir’de okuyan yazarın edebiyat ile olan ilişkisi de bu dönemde başlar. Liseyi İstanbul’da derece ile tamamlayan Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kayıt olur. Fakat aklı edebiyattadır ve derslerinde başarısız olur. Bunun üzerine Hukuk Fakütesi’ne yazılır. Bu sıralarda Nurullah Ataç, Yahya Kemal gibi isimlerle tanışır, dostluk kurar. Bu ilişkiler ile perçinlenen edebiyat aşkı için Hukuk Fakültesi’ni de terk eder. Bu tarihten sonra askerliğini üç sene yapan Buğra, terhisinden sonra maddi sıkıntılar çeker. 1947 yılında Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırır fakat 1951 yılında yine mezun olamadan bölümden ayrılır. Oğlum adlı öyküsüyle Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Hikâye Yarışması’nda birinci olur. Tarık Buğra’nın şansı bu yarışmadan sonra döner. Çınaraltı dergisinde yazmaya başlar ve böylece gazetecilik yaşamına başlar. Tarık Buğra hayatın içinde bir yazar olmasına karşın ideolojileri sanatından uzak tutmuştur. Buğra’ya göre sanat ispatlamaz; gösterir, yargılamaz; düşündürür. O, halktan kimseleri işlemiştir romanlarında ancak bu kişileri mesajını iletmek üzere kullanmaz. Ona göre sanat sanat içindir; fakat bu sanatın ve sanatçının toplumdan ayrıksı olmasını gerektirmez. O, sanatçıya fildişi kulesinde, olanlara uzaktan ve farklı yaklaşması görevini yükler. Bu yaklaşımda onun için en önemli olan şey tarafsızlıktır. Yazar, eserlerinde derinlikli olmasa da psikolojik tahliller sunar, dış dünyaya odaklanmak yerine iç dünyayı anlatır. Aşk ve yalnızlık sıkça işlediği konulardır. Roman ve oyunlarında hüzün ve karamsarlık hâkimdir.[1]

Merak edenler için yazarın diğer oyunları: Peşte(Ayakta Durmak İstiyorum)
Yüzlerce Çiçek Birden Açtı
Akümülatörlü Radyo(Dört Yumruk)
İbiş’in Rüyası
Güneş ve Aslan
Sıfırdan Doruğa(Patron)
Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri
Osmancık
Nahide
Arayan Bulur
Korkma Sönmez

Roman, Nahit’in gençliğinde izlediği bir tiyatrodan çok etkilenerek baba evini terk edişi, tiyatro hayatına bağımsız olarak başlaması ile açılıyor. Tiyatroda gördüğü bir kadın sürekli rüyasına girmeye başlıyor…

Ekonomik zorluk içinde tiyatro camiasında kendine yer bulmaya çalışan Nahit, bir medreseye yerleşiyor ve burada, oyundaki anlatıcı olan Vasıf ile tanışıyor. Daha sonra Darülbedayi’ye başvuruyor fakat seçmeleri geçemiyor. Bu sırada tanıştığı ve daha sonra kendisine türlü kötülükler yapacak olan Sadi ile tanışıyor. Sadi, Darülbedayi’ye girmeyi başarıyor fakat daha sonra bir kişilik özelliği olarak Nahit’in başarısını da kıskanmaya başlıyor. Nahit, bir tuluat tiyatrosunda iş buluyor ve burada eşi Vedia ile tanışıyor. Fakat çok geçmeden tiyatro yüzünden araları bozuluyor, Sadi ise bu soğukluğu perçinleyerek Vedia’nın Nahit’ten ayrılmasını sağlıyor. Nuran Tiyatrosu git gide komedi işinde başarıya ulaşıyor. Bir gün Hatice, kantocu olmak için Nuran Tiyatrosuna geliyor. Nahit ve Hatice, zamanla birbirlerine yakınlaşıyorlar. Bir süre sonra aşklarını itiraf eden ikili birlikte yaşamaya başlıyor, tiyatroda işler de iyi gidiyor. Ve bir gün yine Sadi çıkıp geliyor. Nahit, daha önce olduğu gibi Sadi’ye iyimser yaklaşıyor. Fakat Sadi, gün geçtikçe Hatice’yi Nahit’ten uzaklaştırıyor. Sadi git gide Hatice’nin ilgisini çekiyor ve Hatice bir gün Nahit’e, Sadi’yi sevdiğini söylüyor. Bunun üzerine Nahit, İbiş’i oynadığı bir temsilde sarhoş olan Sadi’yi sahnede rezil ediyor. Hatice bu durumdan ve İbiş’in sözlerinden oldukça etkileniyor ve kendisini öldürüyor.

Tarık Buğra, İbiş’in Rüyasında da tarafsızlığını korumuş, politik bir duruş sergilememiş, İbiş’in psikolojik arka planını yansıtmaya çalışmış, bunu yaparken de bir sanat heveslisinin aşkını ve yalnızlığını konu edinmiştir. İbiş’in Rüyası, Buğra için gerçekleşemeyecek bir rüyadır. Birey ne kadar mücadele ederse etsin ne somut yaşam gerçeğinden kaçabilir ne de kaderinden… Dolayısıyla her birimiz kendimizi İbiş’in yerine koyabiliriz…

Yazar, kaderin yenilmez üstünlüğünü anlatırken, geleneksel Türk tiyatrosunun temel taşı olan ortaoyunun akıllarda kalan oyuncusu, İbiş’in usta yaratıcılarından biri olan tuluatçı Naşit Bey’in yaşamından esinlenmiştir. Naşit, oyunda Nahit olmuştur.

Oyunda ve romanda İbiş’in ve İbişliğin önemi sıkça vurgulanmış, somut yaşamda roller ve sorumluluklar arasına sıkışmış bireylere karşı İbiş’in rahat ve alaylı tavrı ayrı bir ironi yaratmıştır. Bu anlamda geleneksel tiyatromuzun önemli tiplerinden olan İbiş’i ve tuluat tiyatrosundaki yerini hatırlamak gerekir: İbiş, tuluat tiyatrosunun komik tiplerinden biridir. Renkli ve yamalı mintan, bol bir şalvar giyen ve yırtık, eski bir fes takan bir uşaktır. Geleneksel tiyatromuzun bir parçası olan İbiş aynı zamanda bir kukla oyunudur. Kukla oyununda İbiş ve varlıklı bir adam olan İhtiyar’ın başına gelen komik olaylar canlandırılır. Birçok yönden Kavuklu’ya benzeyen İbiş, Kavuklu’dan farklı olarak bir halk soytarısıdır. Hazırcevap, arsız, entrikacı fakat çocuksu ve sempatik, kinayeli sözler ve deyimler kullanan, kaba ve safça fakat bir o kadar da kurnaz bir insandır. Bu tipin kaynağı tam olarak bilinmemekle birlikte, Meddah İsmet, Abdi Efendi, Kavuklu Hamdi, Hasan Efendi ve Naşit Özcan zaman içerisinde İbiş’i başarıyla canlandırmışlardır.

1930’lu yıllarda geçen, 1972’de oyunlaştırılan İbiş’in Rüyası, genel olarak romandaki olay örgüsüne paralel bir akış içeriyor. Ancak oyunda bazı detaylar atlanmış, anlatıcı kullanılarak bazı bölümler kısaltılmış.

Oyun, Naşit Bey’in, İbiş’e yaptığı katkılardan çok, hayallerinin peşinden koşarak kurduğu tiyatroyu ayakta tutmaya çalışmasını anlatmakta, oyun bu yönüyle de Tarık Buğra’nın kendi yaşam öyküsüyle benzeşmektedir.

İbiş’in Rüyası’nı izlemeye gelenler için Tarık Buğra’nın bu hüzünlü anlatısı, yukarıda bahsettiğim güldürü beklentisini alaşağı ediyor. Tarık Buğra, İbiş’in Rüyası uyarlamasıyla kadın-erkek ilişkilerini tartışmaya açarken, bir yandan rüya-gerçek, oyun-gerçek, hayaller-gerçekler ikilemlerini sorguluyor. Bir tiyatro gönüllüsünün gerçek yaşamla mücadelesini, aşkı peşinde koşarken düştüğü mecburi yenilgisini anlatıyor. Bu nedenle İbiş’in komikliklerini ve esprilerini izlemeye gelen seyirciyi biraz şaşırtıyor diyebilirim.

Oyun uyarlamasında da romanda da, İbiş’in oyun içindeki komik hallerine değil, tiyatronun kulisinde, İbiş’in yani tiyatronun ve tiyatrocuların arka yüzünü göstermeye odaklanılmıştır. Çünkü sahnede görünen o komik, naif, küçük ve eğlenceli tipe ve onun içinde bulunduğu durumlara karşıt olarak gerçek yaşam acımasız, karamsar, kötücül ve acıklıdır. Tarık Buğra, sahnede seyirci ile birleşen, alkışlarla başarı doruklarına yükselen oyuncunun gerçek dünyadaki yalnızlığını gözler önüne sermek istemiştir.

Tarık Buğra’nın eserlerinde yarattığı tiyatrocu karakterleri, eğitimsiz, kenar mahalle kızları, ikinci sınıf şarkıcılardır. Fakat buna rağmen güldürü ve eğlence işinde başarılıdırlar. Ve en önemlisi, tiyatroya gönül vermiş, sanata gönülden bağlı olan kişilerdir bu tiyatrocular. Para ve şöhret, dönemin koşulları gereği onlar için önemli olsa da, onlar bu işe gönül bağlılığıyla tüm yaşamlarını adarlar. İşte Nahit’in sanat anlayışı bu doğrultudan şaşmaz ve Nuran Tiyatrosu da böyle kişilerle kurulmuştur.

Uyarlamada yapılan en önemli değişiklik Nahit’in gençlik yıllarındaki rüyalarının aktarılmayışıdır. Nahit, ne ailesine ne de çevresine kendini anlatabilir, rüyalarından bahsedebilir; oysa sahnede tam tersidir, söylemek istediği her şeyi seyirciye İbiş yoluyla anlatmaktadır. Bunun dışında romanda, rüyalarındaki tiyatrocu kız, onun sanata olan bağlılığını simgelemektedir. Rüyalarındaki kız ve tiyatro, onu somut yaşamdan uzaklaştırır; Nahit’in tüm dünyası tiyatrodan ibaret hale gelir. Oyunda üzerinde durulmayan bir başka detay ise Nahit’in tiyatrocu olmasına engel olan fakat bir yandan tiyatro sanatını da yakından takip eden ailesi ile olan ilişkisidir. Günümüzde de rastlamak çok zor olmayan bu çatışma oyunda ön plana çıkarılmamış. Oysa halen tiyatronun sevilip tiyatroculuğun hoş görülmediği bir toplumda yaşamaktayız. Tiyatroya gönül vermiş binlerce kişi halen Nahit’in yaşadığı sorunlarla karşılaşıyor. Tiyatro, günlük yaşamdan dışlanıyor, salonların içine tıkılıyor. Oyuncular rollerinin içine hapsoluyor. Hedef sanat değil daha fazla seyirci, daha fazla gelir oluyor. Tiyatrocular fikirlerini gerçekleştirmek için uygun alanlar bulamıyorlar. Tiyatro kurumları arasındaki çatışmalar sürüp gidiyor.

İbiş’in Rüyası’nı sahnede izlerken kendi adıma bir tiyatrocunun gerçek yaşamla mücadelesine tanık olmayı bekledim bu anlamda. Fakat oyun, Anlatıcı olan Vasıf’ın oyunda açık ettiği gibi, sırların tükettiği bir aşk öyküsüne dönüşmüş durumda. Burada roman türünün çok katmanlı anlatım yapısı ile tiyatro oyunlarının güçlü bir ileti etrafında kurgulanan yalın anlatımı arasındaki fark önem kazanıyor. Uyarlamalarda sıkça yaşanan sorunlardan birisi, kaynak metnin iletisinde kayma yaşanması ve tutarlılığın sürdürülememesidir.

Antalya Devlet Tiyatrosu sahnelemesi ise, Nuran Tiyatrosu’nun kendine has gücü içinde, perde arkasında oradan oraya savrulan İbiş’in iç dünyası yerine, Hatice ile Nahit’in birbirlerine oynadıkları oyunlar ve bunun sonucunda uğradıkları yıkımı temel almış. Bense Hatice’yi İbiş’in hayal dünyasının bir parçası, tiyatroya olan aşkını ifade eden bir gizli bir anlam olarak ele alıyorum.

Ancak hemen belirtmeliyim ki Sabri Özmener ve oyuncu kadrosu,  tiyatroya ve sanata gönülden bağlı olan karakterlerin içinde bulundukları koşulları, sahne aşklarını, söz ile tekrarlamaya gerek kalmadan ustaca aktarmış, oyun boyunca iyi işler yapmaya çalışan, fedakâr tiyatro insanlarının çabalarını göstermiştir.

Metni sahnelerken ufak detaylar haricinde metne sadık kalınmış. Metnin ve sahnelemenin benimsediği ortak tutum, Nahit’in oyuncularını fazlasıyla önemseyen, babacan, tamamen iyi niyetli bir adam olarak çizilmiş olmasıdır. Tarık Buğra’nın kendi sanat yaklaşımını anlatma çabası mıdır bilinmez fakat Nahit karakterinin bu naif tutumu zamanla onun zaafı haline gelir. Kimi zaman öfkelense ve yanında çalışanlara ani çıkışlar yapsa da onun kimseye kıyamayışı Sadi’ye olan iyimser tutumu, kendi yıkımını getirecektir. Bu noktada Nahit’in tam bir kurban oluşunu rahatsız edici buldum. Evet, onun yıkımı gerçek yaşamla kendi dilinde başa çıkamayışı olsa da, yıkımının ardına iyi niyeti yerine fazlaca idealist olan tutumları yerleştirilebilirdi. Oyunun başından sonuna kadar tam bir başkaldıran olan Nahit’in bu yönü daha da parlatılabilirdi. Bu haliyle de dış dünyanın yıkıcılığı karşısında Nahit’in tozpembe dünyası arasındaki zıtlık seyirciye düz bir çizgide aktarılmıştır.

Nahit, romanda ve oyunda, paşa olan babasının beklentilerine karşı çıkıp tiyatro için evini terk etmesinden itibaren kendinden beklenen başarıyı arayan fakat bulamayan bir kişiye dönüşür. Ne ailesinin beklentilerini gerçekleştirmiştir ne de kendisinin. O ancak İbiş olabilmiştir. Kendine biçilen role karşı çıkıp yapmak istediği iş uğruna birçok şeyi geride bırakan Nahit, Nuran Tiyatrosu’nda da İbiş rolüne sıkışmış, seyircinin isteklerine hitap edebilmek amacına yönelmiştir. Oyunda Sadi ile olan çatışmasına bu anlamda bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Sahnelemede ise ne yazık ki Sadi’nin başarıyı ve ünü elde etmiş bir tiyatrocu olarak salt kötü adamı, Nahit’in ise iyi tiyatro yapmaya çalışan merhamet temsili bir insan olduğu anlaşılıyor. Oysa oyun, Nahit’in Sadi ile olan çatışmasını yine Nahit’in kendi iç çatışmasıyla tamamlamaktadır. Başkarakterin elde edemediği başarı ve özel hayatındaki mutluluğa karşı, kazanmak istediği başarı ve elde etmeye çalıştığı mutluluklar çarpışmaktadır. Sadi yakışıklı, ciddi oyunlarda oynayan sevilen bir oyuncu iken İbiş, komik ve şişman, Sadi’ye kıyasla yalnızca bir soytarıdır. Oysa ün, başarı ve mutluluk her an, -sahnede İbiş’in Sadi’yi seyirciler önünde küçük duruma düşürmesi gibi-, yitirilebilir…

Antalya Devlet Tiyatrosu sahnelemesinde İbiş karakteri, oyun metninde geri planda kalan İbişlik gibi, tam anlamıyla seyirciyi kendisine inandıramamaktadır. Sahne arkasındaki Nahit kısa sürelerle İbiş olmakta, kısaltılmış olan oyunlarını sunmakta, daha sonra yine kulisteki köşesine geçmektedir. Bu özet niteliğindeki geçiştirilmiş oyunlar içinde Nahit’in İbiş karakterindeki başarısı, tiyatroda komedi ile yükselişi seyirci tarafından algılanamamaktadır. Yani seyircinin işinde başarılı bir İbiş oyuncusu beklentisi tam anlamıyla karşılanmamaktadır. Böyle bir başarıya tanık olunmadığından Nahit’in yaşadığı yıkım da bir anlamda seyircinin gözünde gösterişsiz kalmaktadır. Metinde de fazla üzerinde durulmamış olan İbiş oyunlarının sayısını azaltmak fakat etkisini arttırmak oyunu ve İbiş’i çok daha iyi aktarabilirdi. Ancak burada İbiş oyunları ile Nuran tiyatrosunun ve oyuncularının seyirci ile kaynaşmasını sağlayan parçalar olduğunu da vurgulamam gerekir. Bol şarkılı ve danslı gösteriler, seyircinin İbiş’in dünyasına girmesini sağlamış ve nostaljik bir etki yaratmış, seyirciyi 30’lu yıllara götürmüştür. Bununla beraber Devlet Tiyatrolarının yerel halk seyircisine danslı ve müzikli, eğlenceli sahnelerle ulaşma çabası bu oyunda da karşımıza çıkmış, ne yazık ki fazla uzayan bu sahneler oyunun anlamını geri planda bırakmıştır.

Oyunda dönemin bir gerçekliği olarak geleneksel oyun ile klasik oyun arasında çatışma yaratılmış, İbiş’in sürekli olarak, seçmelerini kazanamadığı Darülbedayi ve oyun anlayışına laf atması üzerinden geleneksel ve batılı tiyatro arasındaki biçimsel ve düşünsel farklılıklar ortaya konmuştur. Oyunun yazıldığı yıllar bakımından anlamlı olan Muhsin Ertuğrul ve Darülbedayi eleştirisinin güncel bir duruma gönderme içermediğinden, sahnelemede fazlaca gereksiz kaldığı kanısındayım. Darülbedayi ve Muhsin Ertuğrul karşıtı söylemler, belirgin bir temele oturtulmadığından altı boş kalmış diyebilirim.

İbiş’in Rüyası’nda, rüya izleği, Nahit’i gerçek yaşamın zorluklarından kurtaran bir kaçış olması bakımından önemlidir. Rüyalarında gerçek yaşamın sıkıntılarından kurtulduğu gibi Sadi’den de ancak İbiş rolünde, bir oyunun içinde kurtulabilecek, gerçek yaşamın acımasızlığını ancak İbiş iken alt edebilecektir. Fakat sahnelemede rüya izleği neredeyse hiç aktarılmamış, yalnızca seyircinin algısına bırakılmıştır. İbiş’in rüyası, yalnızca bir kadın, Hatice olarak gösterilmiş, bu da oyunun adının önemi ve anlamını zayıflatmıştır. Nuran Tiyatrosu’nun ona yüklediği sorumluluk ve İbiş rolüne uygun olmayan davranışlar sergilemekten korkarak kaçınan Nahit için en önemli şey Hatice’ye olan sevgisi ile İbişliği arasındaki dengeyi sağlamasıdır. Nahit oyun boyunca git gide, kendi istek ve arzuları ile içinde bulunduğu koşullar arasında sıkışır, çıkmaza düşer. Sabri Özmener yorumu ile izlediğim İbiş’in Rüyası’nda ise uzunca bir süre Hatice ile Nahit’in yakınlaşmasına tanık oluyoruz. Metine sadık kalan bu rejide fazlasıyla uzun olan bu sahnelerin kısaltılması yoluna gidilebilir, odağa İbiş ile Nahit’in ortak düşü olan Hatice ile yaşadığı ilişkinin onu düşürdüğü çıkmaz konulabilirdi.

Romanda, ekonomik sıkıntılar çeken Hatice, son çare olarak tiyatroya başvurur, utangaç olmasına rağmen çok çalışır ve kendini halka sevdirir, ünlü ve başarılı bir oyuncu haline gelir. Oyunda ise Hatice’nin tiyatroya verdiği emek ve çalışarak başarıya ulaşması kısa geçilmek zorunda kalmış, bu nedenle de Hatice’nin başarısının sebebi, Nahit’in ona olan ilgisi olarak görünmüştür. Oysa tiyatro, emek isteyen güç bir iştir. Nuran Tiyatrosundaki diğer oyuncular da tüm zorluklara göğüs germektedir. Bu halde, Hatice’nin birden başarıya ulaşması temel yaklaşımla uyuşmamakta, rahatsız edici durmaktadır. Bu noktada Nahit’in de yıllardır sürdürdüğü ılımlı demokratik yönetim biçiminin Hatice ile kırılması sonrasında yaşadığı gelgitler gösterilebilir, Nahit’in iç dürtüleri ile iş ahlakının çatışması somut bir biçimde aktarılabilirdi.

Oyuna yerleştirilen bazı güncel esprilerin yalnızca tek bir karakter üzerinden, Nahit üzerinden verilmesi az da olsa rahatsız ediciydi. Metnin güncel yansımasını, günümüz yaşantısında karşılığını bulmada bütünlük yakalanamamış, ortaya atılan espriler sığ ve güçsüz kalmıştır. Bununla beraber Othello için ‘Arabın İntikamı’ esprisi gibi o dönem için gülünç fakat günümüz için sıkıcı olan bazı esprilerin de elenmesi gerektiği kanısındayım.

Oyunda Nuran Tiyatrosu oyuncuları fazlaca dönemde kalmış, Nahit ise oyunun bütününde günümüze uygun bir tavır sergilemiştir.

Üç perde yazılmış olan oyun, izlediğim temsilde iki perde olarak sahneye konmuş, bir ve ikinci perde birleştirilmiş. Metne yalnızca olay örgüsü ile değil sahne tasarımıyla da sadık kalınmış. Oyunun daha önceki temsillerinde olduğu gibi paravanlar kullanılmış. Oyun içinde oyun kurulmasını rahatlaştıracak bir dekor olarak sahne içine az yükseltili küçük sahne konulmuş. Ben, bu sahne içindeki sahnenin, oyunu seyirciden uzaklaştırdığı kanısındayım. Metinde yazdığı gibi Nuran Tiyatrosu’nun oyunlarının bir perde arkasından oynanması, hâlihazırda oyunun tema ve içeriğiyle bağlantı kuramayan seyirci için sıkıntılı bir tasarım olmuş. Nitekim böyle bir flu görüntünün hizmet ettiği derin anlam başka simge ve anlatılarla desteklenmemiş. Bu sahne içindeki sahnenin kenar kısımları seyircinin görüşünü kısıtlamış. Nuran Tiyatrosunun renkli çerçevesi olduğunu düşündüğüm bu tasarım yine de bana gereksiz göründü. Kulislerin devamı niteliğinde olan, merdivenlerle çıkılan ikinci katın da aynı şekilde işlevsiz olduğunu söyleyebilirim. Görsel anlamda estetik ve döneme uygun görünse de üst katın oldukça az kullanılması ve özel bir işlevinin olmaması böyle bir alanın gerekliliğini sorgulattı. Nahit’in evinde geçen sahneler, sol tarafa yerleştirilmiş, üst kısım ise yalnızca yatak odası olarak kullanılmış, sağ taraf ise kulis ve Nahit’in çalışma alanı olarak tasarlanmış. Üst kata çıkan merdivenler oyuncuların alanlarını kısıtlamış ve kısa olması nedeniyle giriş çıkışlarda oyuncu hareketlerini zorlaştırmış.  Nahit’in çalışma alanındaki paravan oldukça geri planda kalmış, Nahit’in İbiş’e dönüşümündeki anlar, seyirciye bu nedenle doğrudan aktarılmamış. Makyaj yapıp paravanın arkasında İbiş’e dönüştüğü anlar daha açık ve net anlatılmalıydı. Bunlara karşın, oyun başlarken ve oyunun bazı sahnelerinde Çığırtkan’ın neşeli duyuruları, bazı sahnelerde perdenin kapatılıp yalnızca ön sahnenin kullanılması, anlatıcının farklı konumlarda seyirci ile iletişime geçmesi oyunu hareketlendirmiş.

Temsilde, oyun içinde oyun tekniği ile geleneksel tiyatromuzun açık biçim yapısı iç içe geçmiş. Biçimsel olarak oyunun en keyifli yanı Nuran Tiyatrosunun oyunlarında kullanılan yabancılaştırma ögelerinin ana oyuna nüfuz eder şekilde kullanılmasıydı. Nuran Tiyatrosu’nun Çığırtkanı aynı zamanda İbiş’in Rüyası için duyurusunu yapmaktaydı. Bu iç içe geçmiş oyun yapısı seyirciyi oyundan uzaklaştırıp düşündürmeye itmekten çok oyunla bütünleşmeyi sağlamış, geleneksel tiyatroların samimi duruşunu anımsatmıştır. Bir başka yabancılaştırma öğesi olan anlatıcının görevi, romandaki gelişimi ve olaylar arasındaki zamanı kısaltmak olmuş.

Oyun henüz başladığında dahi oyunun öncesi ve sonrasının olduğunu anlamaktadır seyirci. Bu konuda bir başka sıkıntı anlatıcının sahneye çok geç girmesidir. Henüz İbiş’i canlandıran Nuran Tiyatrosunun Nahit’iyle doğru düzgün tanışamamışken hemen İbiş oyununa geçilmiş, İbiş oyunundan sonra da seyirci olayları kavramaya başladığında anlatıcı devreye girmiştir. Ben dramaturgi çalışmasıyla bu sorunun aşılması gerektiği kanısındayım; anlatıcı oyunun başına yerleştirildiğinde Nahit ile olan bağın ve oyunun anlamının çok daha rahat anlaşılabileceğini düşünüyorum. Bu anlamda İbiş’in Rüyası adlı uyarlama metnin, Ayakta Durmak İstiyorum gibi tam anlamıyla sahne metni olmadığını söyleyebilirim. Tiyatro ortam ve koşullarını yakından bilen Tarık Buğra’nın oyun metnini kaleme alırken düşündüklerinin tarihsel özde kaldığını, evrensel boyutta metnin yenilenmesi, rejide de bu bazı açıkların kapatılması gerektiğini düşünüyorum.

Sahnelemede Vasıf’ın hem seyirci ile hem İbiş hem de Nahit ile olan samimi ilişkisini başarılı buldum. Vasıf, somut yaşamda olması fazlasıyla arzu edilen bir arkadaş, dost. Biraz hayali, biraz masalsı. Vasıf’ı İbiş ve Nahit’in zor zamanlarında onu görüyor olmamız onun bu düşsel yanını desteklemiş. Oyunun sonunda Nahit’in eylemine herhangi bir müdahalede bulunmaması, yalnızca olanlara tanık olması da aynı şekilde Nahit’in yalnızlığını vurgulamış. Sedat Mayadağ, Vasıf rolünde hem fiziksel hem de ruhsal anlamda rol ile özdeşleşmiş.

Oyunda Gökhan Tüzün, hem İbiş hem de Nahit için oldukça emek sarf etmişe benziyor. Her ne kadar İbiş rolü ile bütünleştiremesek de metnin gerektirdiği çelişkileri, duygusal dalgalanmaları başarılı oynamıştır. Fiziksel devinimleri, samimiyeti ile seyircinin sempatisini kazanmış, karakter dönüşümlerinde başarıyı yakalamıştır.

Hatice rolünde Demet Boci, sahneye girdiği andan itibaren oyunun akışını sağlamış, seyircinin odak noktası olmuştur. Nuran Tiyatrosu’na başvurduğu andan başlayarak oyundaki herkesten daha güçlü olan duruşu, Nahit üzerindeki etkisi, seyirciye yansımıştır. “İyi mi?”, “Tamam mı?” repliklerindeki vurgu ve tonlamalarıyla oyundan çıktıktan sonra da uzun süre akıllarda kalmış, tam da metne uygun bir karakter yaratmıştır. Bu anlamda Gökhan Tüzün (Nahit) ile olan uyumlarının oyunun aksaklıklarını geri planda bıraktığını söylemeliyim.

Nahit ve Hatice dışında, Nuran Tiyatrosunun oyuncuları fazlaca geri planda kalsa da her birinin ayrı tavır yaratmış olmaları oyuna renk katmış.

Kostümler genel olarak dönemi yansıtması bakımından başarılı. Sahne kostümleri ile günlük yaşamdaki giysilerin farklılıkları, tiyatrocuların sahne önünde ve arkasındaki farklılıkları ile paralellik göstermiş, bu anlamda oyunun iletisine de hizmet etmiştir.

Fahri Karagözoğlu’nun kapak çalışmasından uyarlanan afiş ise oyunu tam anlamıyla ifade etmekte, görsel olarak da meraklıları tatmin etmekte. Afiş, Nahit’in, İbiş’in ve Naşit’in görünmeyen yüzlerini, yaşamlarının bulanıklığı, karanlık bilinçaltlarını, fakat bir kuş kadar masum heveslerini bütünlükle aktarmış.

Tüm bu detaylar doğrultusunda, belirtilen eksiklikler göz ardı edildiğinde, söyleyebilirim ki Tarık Buğra’nın bu uyarlama metnini Özmener, olayın duygusal derinliğini yansıtacak şekilde sahnelemiş, sade ve olabildiğince yalınlıkla verilen karakterleri kendine has detaylarla süsleyip canlı kanlı yaşayan birer oyuncu haline getirmiş. İbiş’in Rüyası, anlam bakımından eksikli yanların dışında devlet tiyatrolarının güncel ve evrensel sorunları ciddiyetle, yeni yorumlarla ele alan oyunlar sahnelemesi bakımından önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.

Salondan devlet tiyatrolarında ekip ruhunu yeniden canlandıran bir kadroyla karşılaşmanın tatlı sevinciyle ayrıldığımda Demet Boci’nin tavırlarını tekrar ederken bir yandan oyundan sızan tatlı nostalji havasını bir süre daha ruhumda barındırdım.

Özetle, oyunun iletisi, anlatıcının ifadesiyle, “Bir önemsiz yalan, yalanların en önemsizi, kurt düşürür elma çiçeğine.”olsa da Tarık Buğra oyunlarından her zaman derinde yatan çok daha büyük anlamlar çıkarmak mümkündür. Antalya Devlet Tiyatrosu, yerli metinler içinde, güncel birçok soruna değinen önemli bir metni sahnelemiş, hem tiyatroların hem tiyatrocuların hem de toplumsal rollerine sıkışmış her bireyin sesi olmuştur. 30’lu yılların kadın algısından, ekonomik sıkıntılara, ün ve şöhret için amansız rekabetin içinde kaybolan insanlardan, hayallerini gerçekleştirmek uğruna konforlu yaşamlarını bırakan meslek tutkunlarına varıncaya kadar daha pek çok kesimden insan acısını birlikte ve kararında işlemiştir. Naşit’in ve Nahit’in tiyatro aşkı, somut yaşamın acımasız gerçekliği ile darbe yemiştir. Nahit, Sadi ile olan ilişkisini İbiş ile seyirci önüne çıkarmasıyla, bireysel kinini sanatına bulaştırmasıyla kaybetmiştir aşkını.  Tiyatro, insanın bütün yıkıcı duygularının kurbanı olmuştur aslında. Buna rağmen her zaman seyirciye seslenmeyi sürdürecektir. Yeni bir İbiş oyunuyla, yeni bir rüyada…

Merak edenler için, oyun, 2017-2018 sezon kapanışına kadar Haşim İşcan Kültür Merkezinde sahnelenmeye devam edecektir…

İbiş’in Rüyası
2 Perde
Yazan: Tarık Buğra
Yöneten: Sabri Özmener
Dekor Tasarımı: Gizem Karasu
Kostüm Tasarımı: Ceren Karahan
Işık Tasarımı: Namık Gürsoy
Müzik: Gürkan Çakıcı
Koreografi: Tufan Kaytmaz
Dramaturg: Servet Aybar
Yönetmen Yardımcısı: Gökhan Tüzün
Asistan: Tuğba Baykara
Oyuncular: Nahit (Gökhan Tüzün), Hatice (Demet Boci), Vasıf (Sedat Mayadağ), Sadi (Salih Bayraktar), Necla (Özlem Şendinç), Zozo (Esra Şen), Rıza Baba (Okan Kağnıcı), Çığırtkan (Remzi Kürşad Süren), Kadri (Kerim Güngör), Vedat (Ömer Alper İzci), Tekgül (Emel Elevli), Jön (Okan Güler) Sahne Amiri (İsmican Ekinci), Kondüvit (Erol Karayılan), Işık Kumanda (Murat Çetinkaya, Hakan Badak, Mehmet Irmak), Suflöz (Tuğba Baykara), Dekor Sorumluları (Özcan Önkür, Fikret Baran), Aksesuar Sorumlusu (Umut Kızılyaprak), Kadın Terzi (Arzu Ereyizlioğlu Gürdal), Erkek Terzi (Mustafa Aytar), Perukacı (Baki Özkuş)

* Uludağ Üniversitesi G.S.F. Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı Lisans Son Sınıf Öğrencisi

[1] Bkz. Bulut, Yıldıray, Tarık Buğra’nın Romancılığı, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi (Ankara, 2014), s. 14-26

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here