Tartuffe’ler, Orgon’lar, Dorine’ler…

Pınar Erol
1832 Görüntülenme

Allah’tan Türkiye’de yaşıyoruz. Ya Fransa’daki yobazlar gibi olsaydık. Ya din kisvesi altında kalbi her türlü ahlaksızlıkla dolu insanları görseydik. Rezillik! Ya o kokuşmuş, neresinden tutsan elinde kalacak değerlerin, geçer akçe olduğuna tanıklık etseydik. Kepazelik! İkiyüzlü insanların ülkesinde, bu tahammül edilemez cehalete maruz kaldığımızı düşünsenize… Ayaklar baş olmaz mıydı? Tüm bunların bir oyunda geçtiği için yasaklandığını öğrenseydik sonra… Bir nebze olsun anlar mıydık? Ardından, bunun üç yüz elli beş sene önce yaşandığını öğrendiğimizde, orta çağ karanlığının mazeretine sığınmışken tam, günümüzde hala oyun yasaklandığını duysaydık hele… Yüzsüz insanların yerine kendi yüzümüzü kızartmaz mıydık?

Mam’Art Tiyatro’nun “Özel Kadınlar Listesi”, “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”, “Kızgın Damdaki Kedi” ve “Empatopya” oyunlarından sonra bu sezon beşinci oyunları “Tartuffe”ü izlerken iyi ki Türkiye’de yaşıyoruz dedim. İyi ki…  


Jean Baptiste Poquelin, sahne adı olan Moliére’i 1646’da Fransa’nın Midi bölgesinde Vigan şehri civarında bir köyden alıyor. Elli bir yıllık hayatına (1622 – 1673) on üçü müzikli ve danslı olan otuz altı oyun sığdırıyor. Onun farkı güldürürken düşündüren komediler yazması ve bu yönde çığır açması. Tuhaf olan Conti prensinin hizmetine girerek, İtalyan komedilerinin uyarlamalarını oynadıktan sonra Paris’e dönüp ekibinin “Kralın Kardeşleri Topluluğu” adını alması ve oğlunun da vaftiz babası olan kral tarafından maaşa bağlanması. Yani krala bu kadar yakın durup böyle hicivler yazması. Yani soylulara karşı soyluların yanında yazması.

 Feri Baycu Güler: Aslında bence soyluların üzerinden halkı anlatıyor. Hatta soylularla çok ciddi dalga geçiyor “Hastalık Hastası”nda öyle, “Cimri” de öyle. Aslında onların defolarını ortaya koyan bir yazar. O yüzden aslında kralların ona soytarı gözüyle baktıklarını düşünüyorum. Himayelerine alıp zaman zaman onları eğlendirsin istiyorlar.

Beyti Engin: Kendi eleştiri düzeylerini belirliyorlar böylece. Yani bizi bu kadar eleştirebilirsin diyorlar.

Feri Baycu Güler: Zaten “Tartuffe”te de kendilerini belli ediyorlar. O kadar uzun boylu değil deyip oyunu baştan yazdırıyorlar.

Moliére’in karakterleri, mizah dolu, gülünç ama gerçek kişiler. Kahramanlarını yansıtıcı bilinç olarak kullanıp hiciv yapıyor. Eserlerinde alaya aldığı pek çok meslek grubu genelde tefe konduklarını fark etmemiş gibi herkesle birlikte gülüyor. Bazen de Moliére’e saldırıyor. Ama “Tartuffe”te başka bir şey oluyor. Komedi-bale türünde yazılan “ Tartuffe ou l’Imposteur Tartuffe” 1664’te Versailles Sarayı’nda 14. Louis karşısındaki ilk temsilinden hemen sonra yasaklanıyor. Kral, Moliére hakkında iyi düşüncelere sahip olmasına rağmen, yobazları yani oyundaki “saygıdeğer” dindarları karşısına almaya cesaret edemediği için yasaklamaya engel olamıyor. Bırakın oynanmasını, tenhada hakkında konuşmak ya da dinlemek bile aforoz sebebi oluyor. Yani oyun birebir gerçek oluyor!

Feri Baycu Güler: Moliére her ne kadar senin bahsettiğin gibi bir yerin himayesi altında olsa da, maaşını kralın vermesinin önemi yok. Ben onun çok iyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. İspanya’da engizisyonun yaşanmasından sonra orta çağ döneminde, tüm yobazlık pisliğinin etrafa bulaştığı bir zamanda,  insanları dinle ehlileştirmek isteyen bir topluma karşı gelen yazılar yazıyor. “Tartuffe” bu anlamda çok önemli. Üzerinden dört yüze yakın yıl geçmesine rağmen sadece bizde değil; bütün dünyada hâlâ durumunu koruyor olmasının tek sebebi, hâlâ aynı şeylerin, her yerde yaşanıyor olması. Yani Avrupa’da bir nebze azalmış olduğunu söylesek bile yine de güncel. Din baskısı yoksa başka bir şeyin baskısı var. Yani hep yobazlık üzerinden giden bir kafa. Biz de oyunun adını “Yobaz” koysak mı diye düşündük ama o isimle sahnelenmişti. Sonra “Tartuffe – Yüzsüz” dedik adına. Shakespeare gibi aslında. Hiç geçmiyor zamanı.

Beyti Engin: Aslında büyük bir sistemi oyuncu üzerinden anlatıyor. Gerçekten büyük bir çoğunluğu harekete geçirebilecek bir güç olarak din, dünya üzerinde öyle bir yerde duruyor ki. Kendileri inanmıyor olsa bile, belirli erklerin başındakiler bunu kullanmaya devam ediyor. Oyunun neleri temsil ettiğine baktığınızda; aslında işleyen bir sistemi de anlatıyor. Dünyanın düzeni böyle işliyor. Çünkü “dindarlar” birinin evine girip bir şekilde oradaki düzeni, ahlakı ve etiği belirlemek adına kurallar koyuyorlar. Ve sistem bu belirlenen kurallar üzerinden işliyor.

Feri Baycu Güler: Burada dindarlar derken ben “Osho”yu da eklemek istiyorum. Yani bütün tarikatları. Hollywood’da da yaşanıyor bu. Galiba insanlarda bir çatı altında toplaşma isteği var. Buna inanıyorum ben artık. Yoksa tüm malını mülkünü nasıl bir tarikata yatırabilirsin? Bunu yapan çok aklıselim insan var üstelik. Hani eskiden bunu cahiller yapardı. Şimdi artık bunun cehaletle bağdaştığından da emin değilim. Eskiden bunun sebebi eğitimsizlik diyorduk. Şimdi o da değil. Eğitimli insanlar bu adamların peşinden koşuyor. İki üniversite bitirmiş adam gidip öbür adamın ayaklarını öpüyor. Şimdi bu kabul edilebilir bir şey mi?

Beyti Engin: Ya da belki gerçekten büyük bir iyi niyetle buna kanıyor da olabilirler. O yüzden gerçeği görmüyor da olabilirler. Oradan bakmadığımız için bu durum bize çok saçma gelebilir. Aşık olduğumuzda da öyle oluyoruz ya mesela. Bazen sahiden anlamıyoruz. Onu da yadsımamak lazım. Bana aslında bu din, bugünün kişisel gelişimcilerinin ya da spiritüelcilerinin eski hali gibi geliyor. Yeni bir diniz diyemiyor “Osho”cular da, diğerleri de; onun yerine biz bir düşünce biçimiyiz, eğer bizimle birlikte hareket edersen, bu dünyayı daha rahat ve keyifli bir dünyaya dönüştürmek istiyoruz diyorlar. Baktığında din de aynı şeyi söylüyor.

Feri Baycu Güler: Ama insanlarda bir boşluk da var. Bir yere ait olma durumu ağır basıyor. Yoga, meditasyon o yüzden bu kadar yaygın. Mesela kurumsal dünyada çalışıyor, sonra gidip bir takım tarikatlara giriyor ve sonra kendini nefes uzmanı filan ilan ediyor. Ve bazen de bunun ucu bucağı işte mal mülk vermeye kadar gidiyor.

Beyti Engin: Çünkü çarklar öyle dönüyor. Çok büyük rutinlerin içerisindeyiz hepimiz. Hangi üniversiteyi bitirmiş olursa olsun, o insan, sabah 09:00 – akşam 18:00 işe gidip geliyor. Eve döndüğünde de sadece telefona bakarak vakit geçiriyor ve sosyalleşmiyor. Bir ev hanımının dikiş nakış kursundaki sosyalleşmesi gibi o da nefes terapisine gittiğinde sosyalleşiyor. Kişisel gelişim terapisine gittiğinde başka türlü bir rahatlık yaşıyor. Ve o duygu giderek büyüyor. O da daha da rahat olabilirim diyor. Kendi sektörünü tamamen terk etmiş ve aylarca gidip Tibet’te yaşamış arkadaşlarım var. Ve çok mutlular.

Aradan yüzyıllar da geçse günümüzde bile oyunların yasaklanması bir taraftan da tiyatronun medeniyet önündeki resmigeçidi gibi. Yani Moliére elinden tiyatronun serüvenini anlatması bakımından da önemli. Ama artık “Tartuffe” o eski “Tartuffe” değil. Beş yıl önceki “Tartuffe”ten ödün verilmiş. Daha hafif eleştiriler barındıran, daha mülayim bir oyunmuş seyirciyle tekrar buluşan. Orta yolu bulmak için verilen ödünler düşündürüyor beni. Ha yobazla/zenginin arasında, ha kralla/kilisenin, ha Moliére’le/kralın.

Feri Baycu Güler: Biz de “Devekuşu Kabare”deki gibi şeyler yapmaya gayret gösterip olay örgüsünü Fransa’da geçirdik. Çünkü hiçbirimiz kendimizi, ailemizi tehlikeye atmak istemiyoruz. Ayrıca ne uğruna tehlikeye atacağız? Bir de öyle bir gerçek var. O yüzden de seyirci geldiğinde canı neyi almak istiyorsa onu alıyor.

Molière’in bütün dünyada ziyadesiyle oynanan, en çok konuşulan, tartışılan ve aynı zamanda başyapıtı olarak kabul edilen oyunu “Tartuffe’ü, yazıldığı günden bugüne geçen 355 yıl boyunca süregelen ikiyüzlülüğü, sahtekârlığı, şarlatanlığı ile bugüne denk düşen ironisi dışında seçme sebebiniz neydi? Feri, oyunu izledikten sonra, kendin için yaptığın konusunda yoğun şüphelerim oluştu.

Feri Baycu Güler: İstanbul’da çok oynanmadı. Şehir Tiyatrosunda oynandı, özel tiyatroda “Bezirgan” adıyla oynandı. Ama onlar tamamen farklı bir konseptle, kuklalarla oynadılar. Bir kere “Dorine” çok sevdiğim bir karakter. Ben onu üniversitede oynamıştım ve hep hayalimdeydi. Bunun dışında bence “Tartuffe” Moliére’in en iyi eseridir. Ben de kendi tiyatromda bir klasik koymak istiyordum zaten. Shakespeare, Çehov derken aklıma Moliére düştü ve gerçekten çok güncel olması da önemliydi. Benim bunu yaparken şöyle bir koşulum vardı. Tekst tamamen yenilenecek ve rejisini Emrah Eren yapacak. Tek yönetmen tercihim vardı; eğer Emrah hayır deseydi yapmayacaktım. Çünkü halk komedisi yönetebilen bir kafa lazım. Hem komedi unsurunu çıkarabilecek hem büyük prodüksiyon gözüyle bakabilecek hem de oyuncunun kendi potansiyelinden faydalanacak bir yönetmen istiyordum. Emrah’ın izlediğim oyunlarında bu bende çok karşılık buldu. Ama asıl güzel olan meğer “Tartuffe” Emrah’ın da hayaliymiş.

Beyti Engin: Evet evet… Biz Emrah’la daha önce Bakırköy Belediye Tiyatrosunda beraber oynamıştık. Ve o zamanlar bu oyunu yapmak üzere konuşmuştuk. Orada olmadı, bugüne kısmetmiş demek ki.

Feri Baycu Güler: Ve Tartuffe’ü de Beyti’nin oynamasını istiyormuş. Bizim oyunda az kalsın Beyti olamıyordu. Başka bir oyun için anlaşmış. Ben aslında Beyti’yi Orgon olarak düşünmüştüm. Emrah’tan Beyti’yi aramasını istedim. O da Beyti başka bir işte çalışıyor deyince ben de “ya Beyti’nin o işi olmamıştır, sen yine de bir ara” dedim. Hakikaten diğer iş de olmamış. Sonra Orgon için Fatih Al’la görüştüğümüzde o da hemen oldu ve çok sevindim. Bu kadrodan çok mutluyum.

“Tartuffe” Türk edebiyatındaki ilk tercüme eserlerden birisi olmuş. İlk çevirisini 1876 yılında Ahmet Vefik Paşa yapmış. Daha sonra 1881’de “Riyanın Encamı” adıyla Ziya paşa tarafından yeniden düzenlenmiş. Latin alfabesiyle ilk çevirisi 1944’te. Metin yasağın kalkması için orta yolu bulurken erozyona uğramış. Trabzon DT, Nazım Hikmet ve Yılmaz Onay’ın uyarlamasını 1995’te oynamış. Ankara DT ise, 2005’te Orhan Veli çevirisi üzerinden gitmiş. Sizin versiyonda Türkçeleştiren ve uyarlayan Irmak Bahçeci. Dramaturg, yazar, senarist olmasının kuşkusuz faydası var.

Feri Baycu Güler: Irmak Bahçeci hepsini ortaya döktü ve bir dil oluşturdu ve finali Irmak, Emrah ve benim isteğimiz yönünde yaptık.

Orijinal metinde kral imdada yetişip Tartuffe’ü işlediği suçlardan hapse attırırken, Orgon’a da haklarını geri veriyor. Sizin tanıtım metninizde kurtarıcı kralın olmayacağını görüyoruz. Peki siz niye kralın yardımını istemediniz? Ve zaten kral da kimi kimden kurtaracak?

Feri Baycu Güler: Kral niye hapse atsın onu? Böyle bir şey var mı Allah aşkına? Öyle bir sonu olsaydı “Tartuffe”ü yapmazdım zaten.

Tartuffe/Orgon karakterlerinin temsil ettiği din kisvesi altındaki kiri, pisi ve karşı tarafın da aldanmaya bu kadar teşne halini izliyoruz.

Beyti Engin: Orgon’un ve ailenin durumunu da tartıştığı için oyun şu anda daha değerli bence. Oyunun şu anki hali, Orgon ve ailesinin bu kadar kandırılmaya müsait olması normal mi peki diye soruyor. Bu haliyle başka da bir yere döndü oyun. Bugün sormamız gereken birçok soruya da getiriyor bizi.

Şarkı sözlerini Faruk Üstün yazmış, Tolga Çebi bestelemiş. Metin şarkı sözlerine mi aktarıldı?

Feri Baycu Güler: Önce Irmak bütün teksti yazdı. Sonra Emrah tekste hangi bölümlerin şarkı olarak yer alacağına karar verdi ve onları Faruk’a gönderdi. Yani Faruk teksten alınan sözleri şarkı yaptı; kendi kafasından yazmadı.

“Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının çağrışımı çok net.

Fatih Al: Biz onu oyuna kendimiz kattık. O biraz işin tuluat tarafına denk geldi. İlk oyundan beri kullandığımız bir şey değildi ve bazı oyunlarda da kullanmayabiliyoruz. Onun yerine Beyti başka bir çözüm buluyor. Beraber yürüdük biz bu yollarda kısmı, hâlâ beraber yürüyoruz biz bu yollarda olarak cevaplanabilir bence. İster istemez hâlâ beraber yürüyoruz. İsteyen de istemeyen de hâlâ bu yolu beraber yürüyoruz. Bütün azabını da çekiyoruz biz bu yollarda. Hatta oyunun geleceğini belirleyecek bir şekilde hâlâ beraber yürüyoruz biz bu yollarda. Her gün endişeleniyoruz. Biz bir oyun oynuyoruz ve nedense oyunda şunu söylemek ve bunu söylememekle ilgili endişelenebiliyoruz. Bu otosansürü bize o kadar güzel nakşettiler ki! Biz o otosansürü yaşıyoruz.

Bu sözünle derhal 355 sene öncesine gidiyoruz. Aradan kaç asır geçti. Dünya nelere nelere evrildi ama otosansür kaldı. Daha oyunun açılış sahnesinde duyduğumuz müzikle bu kallavi oyunun güne uyarlanan ve modern bir yorum olduğunu anlıyoruz. Bizi karşılayan sahneyi görünce ayaklar baş oldu diye bir cümle kurdum içimden. Oyunun sonunda da haklı çıktım.

Beyti Engin: Aslında o sahne öncesinde karar verdiğimiz bir şey değildi. Dekor geldikten sonra yaptığımız provalardan birinde şekil aldı. Benim zaten odanın içinden çıkmam gerekiyordu. Yani odanın içinde seyirci ile birlikte, oyunun başlamasını bekleyecektim. Bir gün prova başlamadan önce oraya gittim, yattım ve oyun başlarken ayaklarımı oraya koydum ve ritmik bir şekilde salladım. Emrah da bana tamam kabul ediyorum dedi.

Feri Baycu Güler: İşte niye Emrah’la çalışmak istediğimin cevabı. Oyuncunun fikirlerine de çok açık Emrah. Fatih de birçok fikirle geldi ve Emrah kendi kafasında kabul görenlere hep onay verdi. Çok sabit fikirli insanlarla çalıştığımızda biz de gelişemiyoruz, oyunu da geliştiremiyoruz.

Oyunun ana karakterinin ismi olan tartuffe kelimesi, kahramanın görünüşte dindar fakat gerçekte bir sahtekâr olmasından dolayı günümüzde fransızca’da “ikiyüzlü” anlamında kullanılıyor. Bir de kelime kazandırmış Moliére.

Beyti Engin Evet Fransızcada artık tartuffe diye bir kelime kullanılıyor. Bunun o şekilde bir şeye dönüşmüş olması çok acayip.

Gongagül oyunu sevdin mi, benimsedin mi? Çünkü bu oyun da toplumcu gerçeklik normların hem içinde hem dışında. Bir önceki oyun “Empatopya” da fantastikti. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de müziğin ve gitarınla başka türlü bir oyun kurucuydun. Müzikli olması seni rahatlattı mı yoksa benden beklenen zaten bu deyip çıtayı koyacağın yeri belirlemen de ayrıca zorladı mı seni?

Goncagül Sunar: Feri hep beni bir fantezi dünyasına sokuyor. Kendimi hep gerçeküstü bir şeylerin içinde buluyorum. En çok “Empatopya”da yaşadım bunu. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler”de toplumsal gerçekçiliği bir nebze olsun yakalamıştım. Ama artık hayatın içinden, dümdüz, çok bilindik bir şey oynamak istiyorum. Aslında müzikalden çok haz etmem. Böyle derdim. Müzikal, oyuncunun içindeyken mutlu olduğu ama seyreden için belki eziyet haline gelebilen bir tür. Anlatılan şeyi, oyuncunun sürekli şarkı ve müzikle söylemesi bazen bana sıkıcı gelebiliyor. Bu önyargım da yavaş yavaş kırılmaya başladı. Çünkü aslında çok takdire şayan bir durummuş. Tamamen performans üzerine gelişen, dallanıp budaklanan bir şey müzikal. Şarkı söylemeyi de içine katarak müzikli olması beni çok mutlu etti. Bu sefer işin içinde bir gitar ya da müzik aleti olmadığı için çok mutlu oldum. “Nereye Gitti Bütün Çiçekler” boyunca gerginliğimi bir ben bir ben biliyorum yani. Gitarın sahnede ne yapacağı belli olmuyor. Defalarca yanlış akort bastığım oldu. Beni çok yoran bir film çekiminden dolayı provalara iki-üç hafta gecikerek ve biraz gergin başladım. Dolayısıyla hep biraz ağlamaklıydım. En zayıf halka benim diyordum ama uyum sağladım sonuçta. Sıra benim şarkıma geldiğinde, Tolga Çebi en kazık şarkıyı bana mı verdi acaba diye düşünürken baktım herkesin şarkısı kendine göre zor. Benimkinde biraz daha jazzy bir şey var. Sanırım bu müzisyen kimliğimle de gelişen bir şey oldu. O küçümsediğim müzikalin aslında ne kadar zor bir şey olduğunu gördüm. Başlarda şarkımı şarkıcı üslubu ile söylüyorken Feri’nin de -ama bak adama anlatır gibi söyle gibi- haklı uyarılarıyla şarkı söylemekle, bir müzikal içinde şarkı söylemenin apayrı iki şey olduğunu fark ettim. Yavaş yavaş doğru yolu buluyorum diye düşünüyorum. Şarkının sözünü oynamanın, şarkı söylemekten farklı bir şey olduğunu anladım. Şimdi de bunu deneyimliyorum ve giderek de keyif alıyorum. Ekibimizdeki oyuncuları da çok yetenekli, dinamik ve başarılı buluyorum. Tamam, Orgon, Tartuffe ve Dorine çok lokomotif roller ama kimse kimsenin önüne geçmiyor Burada da öyle hoş bir “ensemble” durumu var. Emrah Eren herkes için bir alan yarattı. Kimseyi yok etmedi, kimseyi geride tutmadı.

 Feri Baycu Güler: Normalde Valere yok tekste. Damis de öyle. Emrah onları baya var etti.

Oyun, dini kullanarak ev ahalisini sömürenin mi yoksa yozlaşmış burjuva ailesinin mi daha suçlu olduğunu düşünmeye itiyor. Aynı zamanda Pernelle’lerin de Tartuffe’den farksız olduğunu hatırlatıyor. “Yedi ölümcül günahın müzesi bizzat bu evde!” deniyor.

Beyti Engin: Türkiye’nin son yıllarında özellikle bu din bezirgânlığına çok maruz kaldık. Eskiden kimse bu kadar kolay kandırılabilir değildi. Okumak daha kıymetliydi. Aydın olmak, entelektüel olmak gibi hevesleri vardı insanların. Şimdiyse hiçbir şey bilmeden, çok kolay para kazanmak değerli bir şeye dönüştüğü için daha kandırılabilir hale de geldik. Toplum yozlaştıkça insanlar daha kolay kandırılıyor ya da kolay kandırılabilir insanlar toplumda daha önemli yerler almaya başlıyor. Ve onlar başkalarının mentorları oluyor.

Feri Baycu Güler: Ya da kolay kandırılmayı onlar da tercih ediyorlar. Böyle işlerine geliyor. Özellikle yapıyorlar bunu. Yaranabilmek için yani. Yarın da başkaları için “mış” gibi yapacaklar.

Beyti Engin: Türkiye böyle değildi. Türkiye buna çok büyük bir hızla dönüştü.

Tartuffe, Orgon’u gerçek bir dindar ve dürüst biri olduğuna inandırmış bir kere. Orgon, ondan bir an olsun şüphelenmiyor. Aksine her sözüne inanıp, ona “itaat” ediyor. Bu da bugünün toplumunu ve iktidarın niye hâlâ iktidarda olduğunu çok iyi anlatıyor. Birbirini besleyen bir çürüme çünkü. Toplumsal bir körlük içindeyiz. Çıkarcı, ahlaksız ve düzenbaz biri “Tartuffe”. Hacılar, hocalar, muskacılar, cin çıkartmak için kadınlarla sevişen sahtekârların hepsi Tartuffe. Etrafta çok Tartuffe var. 

 Beyti Engin: Evet ben rolü böyle çıkarırken aslında çok endişelendim. Benim yaratacağım Tartuffe’te buradan izler olmalı mı yoksa tamamen bir Fransız gibi mi olmalıyım diye arada kaldım. Okuma provalarında buradaki adam gibi okurken, yaz sonrasında Eylül geldiğinde, yok ben böyle yapmak istemiyorum dedim. Emrah da, “Hayır böyle yap. Zaten sen figür olarak da hem oraya hem buraya aitmiş gibi durduğun için onun bir dozu olacak ve ben onu provalar boyunca ayarlayacağım, sen merak etme” dedi. Aslında tek bir adam değil Tartuffe. Farklı sahnelerde başka başka adamlardan da var içinde. Zaten kendisi çok becerikli ve iyi bir oyuncu da olmadığı için, oyunda olduğunun on katı fazla bir dindarı taklit ediyor. Oyun içerisinde öyle bir durum da var. Yetmişlerdeki, seksenlerdeki o hamasi oyunculuklardan da şeyler katmak istedim içine. Goncagül ile olan sahnemde elimi alnıma koyup öyle büyük oynamalar falan oradan geliyor.

Fatih Al: Yoksa gündelik temsilleri, onların güncel karşılıklarını paslaşıyoruz. Beyti bir kişiyi temsil ederek devam etmiyor. O temsili bir yere kadar Beyti üstleniyor. Sonra o temsili ben üstleniyorum. Onun karşılığını o üstleniyor. Sonra Feri öbür türlü bir temsil üstlendiğinde, Beyti başka bir temsile dönüşüyor. Dolayısıyla biz topyekûn o temsil ettiğimiz şeylerle söz söylüyoruz veya duyuruyoruz veya duymuyorlar.

Tartuffe toplumsal konuları barındıran bir yüksek komedi ve bu tür komedilerde genelde sabit fikirlilik üzerinde duruluyor. Buradaki Orgon karakteri yani. Bir türlü ön-yargısını kırmak istemez. Komik duruma düşecek kadar körü körüne inanır.

 Fatih Al: Ama bunu yaparak kendini kurtarıyor. Vaktiyle çok klişe olarak tarif ettiğimiz burjuvanın kendi vicdanı olarak, o vicdan üzerinden kendini aklaması gibi bir şey bu. Çünkü aslında Orgon hiçbir pazar ayinine gitmiyor. Bilmiyorum, orada değildim diyor. Yaşandı mı yaşanmadı mı bilmiyor. Orada değil ama onun yerine orada olan biri var. Ben onu besleyerek zaten günahlarımdan arınıyorum. Bak ben ne kadar dini bütün bir adamım diyor. Hepimiz kendi vicdanımız için birilerini seçip onu aklayıp öbürünü karalıyoruz.

 Orgon iç pusulasını şaşırmış, Tartuffe tarafından semsemlemiş, beyni yıkanmış biri. Ama işte kandırıldım demek bizi aklamıyor. Aldatılmışlığımızdan da biz sorumluyuz. “Bir ömür aldanarak geçiyor / İşte bu yüzden bize müstehak”. Orgon da çok etrafta.

Fatih Al: Onları görebilmek için dönemin iktidarı kimse, onlarla birlikte fotoğraf veren, iktidar değiştiğinde bu sefer yeni iktidarla yine fotoğraf veren, zenginliğini -öyle olmasa bile- ona borçlu olduğunu söyleyen, kendini sanatçı diye tabir eden kişilere bakmamız yeterli. İçinde bulunduğumuzu zannettiğimiz ama olmadığımız için de mutlu olduğumuz camiada, hangi kısmın, hangi dönemde, kimlerle fotoğraf çektirdiğini seyrettiğimizde, bir sürü Orgon ortaya çıkıyor. Böyle olanların konserleri çoğalıyor ya da oyunları patlıyor her nedense. Birdenbire çok ünlü oluyorlar. İktidar değişse de onlar ünlü olmaya ve kazanmaya devam etmek için bu sefer karşı tarafla da fotoğraf çektiriyorlar.

Beyti Engin: Onlar Orgon değil; iktidarın bir organı gibi olmuşlar.

Erke boyun eğmişlik yalnızca biat kültürüyle açıklanamaz; o kişinin kusurlarını, hatta işlediği suçları inatla görmezden gelme ya da aklama çabasının sosyolojik olarak bir açıklaması olmalı. Burada da tuzak bu, montaj bu denmedi mi? Öyle diyenler kendi dediklerine inanmayı seçtiler. (Gerçi oyunda gerçekten Tartuffe’e tuzak kuruluyor ama). Dini yem olarak kullanmak geçmişte kalan bir tavır değil. Nice toplum kendini görüyor bu aynada. Çünkü kendini kandırmak, gerçeklerle yüzleşmekten daha kolay.

Fatih Al: Doğru söylüyorsunuz.

Feri Baycu Güler: Yalnız bizim tekste bunun çok farklı bir tarafı var. O eve Tartuffe’ün gelmesinin ve bunu Orgon’un talep etmesinin sebebi aile. Aslında bugünkü düzene baktığında, birebir karşılığı var. Biz burada sadece Orgon’ları suçlamıyoruz. Biz ey aile, sen bu boku yemeseydin eğer, bu zincirleme durum olmazdı diyoruz. Dolayısıyla tek tarafa atıfta bulunmuyoruz. Bu bir sistem eleştirisi değil. Kendimize dönüp bizi buraya getiren şeyi eleştiriyoruz. Zaten oyunda da müstahak bize diyoruz. Ben sadece Tartuffe’ün ya da Orgon’un bakış açısından bakmayı doğru bulmuyorum. Biz burada aileyi sistem olarak gösterebileceğimiz için onu ahlak üzerinden batırdık. O bunla bilmem ne, öbürü bunla teşne falan filan. Ama aslında bunun karşılığı bambaşka şeyler. Biz bunu basit bir imge olarak ahlak üzerinden yaptık. O yüzden de bize müstehak. Sadece üvey oğluyla gönül eğlendirdiği için değil. Onun çok başka bir çözümü olabilirdi. Değil. Benim seni adam etme talebim, senin güya beni adam etme talebinle doğan bir şey. Buraya kadar gelen bir Türkiye üzerinden bakacak olursan 1923’e kadar gidebiliriz.

Fatih Al: Bence Tanzimat’a kadar gitmeliyiz.

Feri Baycu Güler: Bir şeyleri güya düzeltmek için başka şeyleri batırdık zamanında. Yanlış mı? Onları batırdığımız için zaten bugün bunlar oluyor. Biz de zaten bugün yazdığımız “Tartuffe”te bunu anlatıyoruz. Yoksa sadece din ve yobazlık eleştirisi yapmıyoruz.

Goncagül Sunar: “Ne tanrı, ne devlet ne de iman bizi yüceltsin, bizi düzeltsin başka bir ahlak” kısmı bence oyunun en can alıcı sözü. Noktayı koyuyor.

Yasaktan sonra metinde Elmire’in kardeşi olan Cleante, ikiyüzlü Tartuffe’ün dini kullanarak yaptığı sahtekârlıkların dindarlarda oluşturabileceği tepkiyi yumuşatacak açıklamalar yapmakla yükümlü yansıtıcı bir tip olarak yerleştirilmiş.

Cemil Büyükdöğerli: Cleante de buranın okumuşu bilmişi, filozofu geçinen bir karakter olduğu halde oyun kurucu gibi davranıyor. Valere’in aileye girmesini isteyen o. Marianne’i Valere’e yapsın, Valere’den para alsın falan. Aslında sadece evin hanımının kardeşi sıfatı ile o evde. Orgon’la bir kan bağı yok ama kendini bir şekilde kabul ettirmiş. Çünkü o da buradan besleniyor. O da o evde zevk içinde yaşamak istiyor. O da sahtekar. En azından söylemlerinde sahtekar. Söylediği sözleri hatmetmiş. Bu doğrudur diye düşünüyor. Doğru söylediği şeyler de var. Gerçek dindar nasıl olur. Ahlak şaklabanlığından farkı ne olur. Bunu biliyor ama kendisi yapabiliyor mu? Hayır. Bilgi uygulamaya geçmediği sürece beş para etmiyor. Ne kadar güzel biliyor. İstediği kadar güzel bilsin. Yapıyor mu? Yapamıyor. Yani fetva veren çok olur ama örnek olan pek olmaz ya. O hesap. Cleante de benim derdim olan insanlardan biridir hayatta. Çok bilir ya bazıları. Şu bildiğini de bir görsek. Bir sevgi dolu olsan. Hepimiz güzel olmak istiyoruz da, o güzelliğin tanımında sıkışmalar var. Güzel ne? Davranışı güzel insan. Tabii diğerleri kadar baskın bir karakter gibi görünmüyor ama o da gizli oyun kurucu oyunda. Bence en büyük hayal kırıklığı yaşayanların başında o geliyordur. Çünkü hiçbir şey yapamaz. Hiçbir şey bilmiyor. Konuşmak dışında bir şey bilmiyor.

Beyti Engin: Moliére onun ağzından konuşuyor bence.

Cemil Büyükdöğerli: Moliére’in de kendi iç hesaplaşmalarını ve kendini aştığı bazı noktaları temsil ediyor Cleante. Oraya uğradık, o basamaktı ama oradan geçmek lazımdı, atlamak lazımdı. Cleante de müstehak. En çok ona müstehak bence. Tam bir asalak çünkü.

Feri Baycu Güler: Kurduğumuz hikayeye bak. Şimdi Cleante, Dorine’e cahil diyor ama aynı cahille gönül eğlendiriyor.

Bu şuursuzlukla biat ettiğimiz şeyi sonradan karşımıza silah olarak çıkacak şekilde biz beslemiyor muyuz? 

 Feri Baycu Güler: Bu her zaman böyle değil midir zaten? Kendi evinin anahtarını başkasına verirsen, o başkası gelip yerleşmez mi oraya? Herkes bir yerde kendini, sahip olduğu alanı kollamak zorunda. Orgon, isterse benim karımı alsın, götürsün; yeter ki götüren Tartuffe olsun diyor. Biz daha ne diyelim? Bunlar bu dönemde oluyor. Tabi ki birileri de bunu kullanacak. Zaten senden böyle bir şey talep eden insandan başka bir şey bekleyemezsin. Gerçi olay Fransa’da geçiyor. Bizi hiç ilgilendirmiyor da…

Moliére’in her eserinde rehberlik eden ve izleyicinin sağduyusu olan bir karakter var. Buna fransızca “la personne guide” deniyor. Burada Dorine o karakter. Bir yere kadar yol gösterici olur ama bir yerden sonra sen sus, sen aileden değilsin, hizmetçisin denir. Sürekli aile önemli hatırlatmaları var.

 Feri Baycu Güler: Dorine’nin karşılığı “Hastalık Hastası”ndaki Toinette karakteri. Moliére o oyunda, ev sahibi ve hizmetçi arasında bir aşk kurmuş. Buradaki hizmetçi de bu oyunda akıl hocalığı yapıyor. Ama ona sen akıl hocalığı yapamazsın deniyor. İyi niyetle davranmaya çalışıyor kendince. Burada şöyle bir sarmal var. Dorine tamamen ayak takımını, ezileni ve eline fırsatı geçirdiğinde kamçıyı vuranı temsil ediyor.

Fatih Al: Bu oyunu otuz-kırk sene önce oynasaydık gideceği yer farklıydı. O zaman dağa taşa Karaoğlan yazanların safına geçecekti.

Feri Baycu Güler: O yüzden çok güncel diyorum ya zaten. Dorine’nin durduğu yer de öyle.

Evin hizmetçisi Dorine, soylulardan, iyi eğitimlilerden daha iyi görür olanları. Belki de aslında yakın bir kastta olduğu için öyledir. Halka özgü bir sezgisi vardır.

 Feri Baycu Güler: Alt tabakada ama ailenin içinde bir alt tabakada. Çok tipik bir topluluk bu. İşine gelince canım cicim yapar. Bazı insanlar evinde insan çalıştırır. Bazen yemekte kendileriyle masaya oturmasına izin verir; bazen vermez. Ona tamamen onlar karar verir. Her zaman oturtursa ona alışacağını düşünür. O yüzden her zaman oturtmaz. Çocuğuna da iyi baksın ister ve ara dengeyi bulmak ister. Dorine’nin durumu tam da bu.

Beyti Engin: Şöyle bir konumu var Dorine’nin. Bizim evlerimizde çalışan kadın burada alt tabakayken, Gürcistan’da İstanbul’da çalışan üst tabakada görülür.

Goncagül Sunar: Bu noktada Elmire’in yerinden de bahsetmek istiyorum. Alt sınıfı aşağılayan ve aslında konforundan ve lüksünden hiç vazgeçmeyen bir kadın. Gün gelir o aşağıladığın alt sınıf seni bir güzel ele geçirir ve o zaman ne olur? O konformist insanların tek korkusu rahatlarının bozulacak olması. İşte bu kadının bir daha mücevherlerinin olmayacağı, eskisi gibi lüks ve güzel giyinemeyecek olması gibi korkuları olur. Onu cahil diye aşağılar ama gün gelir işte bak ayaklar nasıl baş olur. Elmire de bu tarz kadınları temsil ediyor. Günümüzde var mı bu kadınlar? Fazlasıyla!

Melih Karakurt’un dekorunda yan yatmış haç ve ev iç içe ve tek dekor içinde yorumlanmış. Tam da iç içe geçen ve karşı karşıya gelen şeyleri anlatacak kadar yani. Ve yan yatmasıyla her iki kurumun da çöküşünü anlatıyor diyebilir miyiz?

Beyti Engin: Emrah daha ilk okuma provasında göstermişti böyle bir şey düşünüyorum diye. Tüm bunların yan devrilmiş bir hacın içinde yaşanması Emrah’ın özellikle istediği, benim de bayıldığım bir tercih.

Feri Baycu Güler: Tasarım olarak aslında çok başarılı. Bu Emrah’ın isteğiydi Melih de bunu çok iyi realize etti. Aslında çok büyük ve ağır olduğu için bizim için çok zor bir dekor ama biz de çok inandığımız için bu dekorla oynuyoruz.

Fatih Al: Elbette bazı yerlerine alışmakta zorlandık ama birçok şeyi çok kolay halletmemize de bir o kadar olanak sağladı bu dekor.

Cemil Büyükdöğerli: Dekorumuz imanın bozulduğunun göstergesi zaten. Haç böyle düz duramıyor, yan yatıyor. Eğer iman aracılara ihtiyaç duyuyorsa o iman değildir. Tanrı ile arana birini koymaya başladığında o iş biter. Emek verilmeden iyi ve güzel olunmaz. Birinin komisyonu ile birinin aracılığı ile sen bir yere ona ulaşmaya çalışıyorsan, ayağın balçıkta kalabilir. Kendi kalbine ve kendi sezgilerine güveneceksin. Bunun için de emek vermek gerekiyor. “Bizi düzeltsin başka bir ahlak” derken benim aklıma gelen bu. Kendi özünden çıkan, kendi vicdanının sesi ve kendi emeğin ile oluşturduğun ahlak. Yoksa birilerinin sana fısıldadığı ile değil. Tabii ki besleneceğin öğretiler var. Yazarlar var. Felsefe var. Var oğlu var. Hacı Bektaş-ı Veli oku, Yunus Emre oku. Okuyacak adam mı yok? Bizim ülkemizden çıkmamış mı? “Bir kere gönül kırdın ise / bu kıldığın namaz değil/ yetmiş iki millet dahi /elini yüzünü yıkamaz değil” Bu dörtlü benim için son derece yeterli. Gönül kırmayalım önce. Gönül yapalım.

Tartuffe’le gönlümüzü yaptınız. Ne diyelim; Orgon’lar oldukça, Tartuffe’ler çoğalır. Tartuffe’ler çoğaldıkça Dorine’ler şaşırtır.

Yazan: Moliére

Yöneten: Emrah Eren

Müzik: Tolga Çebi

Dekor: Melih Karakurt

Kostüm: Sadık Kızılağaç

Işık: Yakup Çartık

Hareket Düzeni: Utku Demirkaya

Şarkı Sözleri: Faruk Üstün

Korrepetitör: Buket Bahar

Afiş&Broşür Tasarım: Ethem Onur Bilgiç

Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu

Yönetmen Yardımcıları: Zeynep Yazıcıoğlu-Melis Mete

Proje Koordinatörü: Çiğdem Ersoy

Teknik Sorumlu: Osman Can Özdemir

Sahne Asistanı: Olga Çakır

Kostüm Asistanı: Zuhal Yıldırım

Teaser Yönetmeni: Ezgi Çil

Teaser Görüntü Yönetmeni: İsmail Aydın

Oyuncular:

 Tartuffe: Beyti Engin

Orgon: Fatih Al

Dorine: Feri Baycu Güler

Elmire: Goncagül Sunar

Cleante: Cemil Büyükdöğerli

Damis: Sefa Tantoğlu

Marianne: Sevi Demirçivi

Valere: Ziver Armağan Açıl

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku