“Hayat Şarkısı”ndan hareketle, Memlekette Makyavel’in Keşfi yahut Televizyonda “Kötü Kız” Devri…
Dizilerimizde ikinci turlara geçildi. Birinci turdan kalanlar kaldı, dökülenlere üzülmeye vakit kalamadan, yenileri geldi…

Dört sene önce miydi, reyting meseleleriyle oynanalı beri, işin şirazesi kaçtı. Eski AB ekran başında değil. Yapımcılar yeni AB’yi -ki bu eski CD’ye tekabül ediyor biraz- tam çözemediler, sezon başı 60-70 iş giriyor, yarısı tepe üstü çakılıyor. Bunca yıl sonra biraz öğrenmiş olmaları lazım diyeceksiniz, nı-ıh! Sosyolojimiz alt üst ya, n’apsın garipler, söktürmeye çalışıyorlar hala… Bir mühim yapımcı şöyle demişti, “özel tv’lerin ilk yıllarına döndük, Kemal Sunal filmleriyle seyirci topladığımız günlere, seyirciyi toplamak için bir şey lazım”… Topladılar toplamasına ama bu artık eski seyirci değil…

Hayat Şarkısı5

Kestirmeden diyeceğime geçeyim, İkinci turun bu hafta*   başlayanı, Hayat Şarkısı, yeni bir kötü kız dizisi. İlerleyen zaman böyle mi gösterecek bilmiyorum, çünkü orjinalin tümüne bakma fırsatım olmadı. Zaten bizde seyircinin dediği olur. Yapımcılar, orjinal senaryoyu kenara koyup, seyircinin beğendikleri üzerinden devam da edebilir.

Mahallenin çocuklarını peşine takıp “kış günü” gördüğü yılanın peşinden giden minik kız, o gazla pek beğendiği oğlanı taşlayıp, seninle evlencem ben diye bağırınca, durum anlaşıldı: Yeni bir kötü kızımız var! Kara Ekmek’te beğenilen “kötü kız” hikâyesi sürüyor. Bunu buraya bırakalım lazım olur: Bunların arkası gelecek!

Kara Ekmek’in kötü kızını ilk gördüğümde, ki zannımca birinci bölüm idi, “tutar bu iş” dedimdi. Kahinlikten değil, insanlık halini, memleketi bilmekten. Kötülük bütün dünyada iktidarda. İnsanlık, Rönesansla başlayıp, Aydınlanmayla kağıda küreğe, dağa taşa yazdığı “iyi insan” olma halinden neolibaralizm haline evrilince vazgeçti. İyilikten bir şey olmuyor, kötülükte para var!

Para, yeni dünyanın yeni tanrısı. Ne diyor bilenler, “yeni dünyanın seküler dini iktisat ilmidir”. Budistlerin ezelden beri bir para tanrısı var ama o ihtimal obez bir açgözlülükten değil, ortalama bir refah ya da göz tokluğu için konuluyordu evlerin kıymetli köşelerine…

İnsan iyilikle bir yere, aç parantez paraya, varamayacağını anlayalı beri, kötülük bütün dünyada revaçta. Seviyoruz amacına ulaşmak için kötülük yapabilecek cesareti. Bu da bizi Makyavel’e götürüyor. Amacına ulaş, ulaş da yolu mühim değil. Bağı bostanı yık, ağacı kes, konuya komşuya kazık at, çoluğu, çocuğu, börtü böceği öldür, iyidir. Çünkü hedefine vardığında hiç düşmanın kalmıyor… Herkes el pençe, herkesin aklının arkasında nasıl yaptığın, bi öğrensek hepimiz aynından yapacağız…

Hem kötülüğün ekransal bir estetiği de var allah için. Göz süzüp fakir fukaraya, kediye köpeğe iyilik dağıtan yeşil gözlü kızlar içimizi baymıştı. Şimdi, ‘ben nasıl yırtarım, köşke konağa nasıl yerleşirim, şu zengin oğlanı nasıl alırım’ı açık açık söyleyenler revaçta. Taze biten Güllerin Savaşı’nda da idealist, hedefine varmak mektebinde okumuş, işine ve rol modeline tutkuyla bağlı Gülru’yu sonunda el birliğiyle Medusa’ya çevirmedik mi?

Gelelim Dizimize…
Bu yeni hanım kızımız Hülya da leblebi kadarken gösterdi tıynetini, “ben çalışıp zengin olacağım” demedi, “ben zengin bi adamla evlencem” dedi annesine, bağıra bağıra da herkeslere söyledi, “onunla ablam evlenmeyecek, ben evlencem!!!” Sonunda babasının çırağını ablasına tecavüze ikna edip, kaptı Kerim’i. Haa Kerim gerdek gecesi onun koynuna girmedi başka. Ama biz biliyoruz ki bunu da başaracak. Bu arada ablası onun bebeğine bakmak için hayatını karartmışmış zaten ama kızımız için bunun önemi yok. O kadar önemsiz ki, birbirlerinden koptukları kavgada bundan tek satırla bahseden olmadı. Birbirlerine “geri zekalı” dediler. Senaryoya girmeyeyim diyorum ama el durmuyor. Hareketli, meraklı, (kaçınılmaz uzun) parlak bölümün kötü sahnelerinden biriydi o kavga. Çamoğlu’nun 50 milyarı almayıp, kızını vermeye razı olmasından sonra, ikinci kötü sahne.

Hayat Şarkısı1

Belli ki üniversitede istemediğin bir hamilelik yaşamışsın, doğurmuş, bebeği ablanın başına atmışsın, sen hayatını sürdürüyorsun ama kız senin yüzünden köye mahkum kalmış. Kavgayla bitecek sahnede durup durup, “tabii senin bu durumunda seni alması imkansız” diyorsun. Kızım “o durum” var ya, koca hikâyenin yarısı senin “o durum”undan çıkacak. Bu mevzuu lata gibi ortada duruyor, bunların kavgası, geri zekalı/sensin düzeyinde…

Diğeri, babalar sahnesi ise, bu kadar mı inandırıcılıktan uzak olur? “Çatal çubuk işi” yapmışlar birlikte. Bi yerlerde hazine mi buldular ne yaptılarsa artık. Bu da şeker, en hızlı zengin olma yolundan açılmış bu kapılar… Çalışmadan zengin olma hayallerini de kaşıyor. Kafalarına göre bi bölüşmeyle ayrılmışlar. Çamoğlu sevdiği kızı alıp oturmuş, Bayram yürümüş. Adam bu işten hakettiği parayı almıyor, ama kızını vermeye razı oluyor.

Hayat Şarkısı2

Nasıl ya! Yüzüne bakmadığı adama, sonraki sahnede dünür diye sarılıyor…  Senaryoyla ilgili söylenecek şeyler var, ama bir görelilik hesabı yapıp hakkını verelim, emsallerine bakınca diyalogları gayet manalı yazılmış ve de tıkır tıkır akıyor… (Kerim’in gerdeğe girmek yerine Almanya’ya kaçarken, “anne bekliyorsunuz değil mi, geliyorum” cümlesini anlamasak da, kızların annesi Emine’nin ortadan kayboluvermesine dair tek söz söylenmese de… (Mezarı görünce anlarız diye düşünmüşler zahir… Her şeyi kötü kötü serim yapıyoruz da Emine’nin ölümünü kabristana kadar merakta bırakmışız…)

İşin söylediği şey, bize, halimize, ortamımıza çok uygun. Özetle eğer ele geçirilecek bir yakışıklı oğlan, parlak beyaz mobilyalı bir yalı ve de büyük bir şirket varsa her şey mübah! Gerekçe de sağlam. Fakirlikten geliyor çocuk, üstü başı yırtıktı çocukken, kurbandan kurbana et görüyorlardı… Yürü kızım! Hepimiz arkandayız, her başarını alkışlayacağız. Tıpkı senin gibi, babanı gömdüğün günün sabahı, üstelik adamcağız senin kumpasın sonucu sekte-i kalp geçirmişken, zengin çocukla evleneceğini öğrenince, acını filan düşünmeyip gülümseyeceğiz… Ölüm acısı nedir ki, kürkü giyip yalıya gidebilmenin yanında…

Şimdi Bu Başlıkta Asıl Konuşacağımız Şeye Geliyorum: Oyunculuk.
Kim demiş bu yakışıklı çocuklar öğrenemez diye… Hayat Şarkısı’nın esas oğlanı Birkan Sokullu en son karşımıza Kurt Seyit’in Petro’su olarak çıkmıştı. Bir kötü adam, antagonist olarak… Orada hakkının verildiğini söyleyemeyeceğim. İlk bölümden reytingler bekleneni vermeyince doğal ki bütün karakterler gibi onun hikayesi de sarsıldı, hakiki bir antagonist işlevi göremeyince de öldürdüler Petro’yu gitti. Ama Petro’dan Kerim’e oyunculuğunun level atladığını söylemek lazım. Orada çocuğun güvenini yitirmesine neden olmuş da olabilirler, çünkü enerjisi hep görünenden daha yüksek bir şeyin varolduğu duygusunu veriyordu bana… Çok beğendim. Doğallığı, elinde olmayan yakışıklılığı, ama en çok da gerçeklikte kalması. Bizim dizilerde zor biliyorsunuz. Memleketin kişi başına düşen zengin sayısı dizilere bakarsanız yüzde 76 civarında. Yakışıklı olunca illa da zengin çocuğu olacaksın, onun da davranış kalıpları var…

Birkan Sokullu bu Kerim’de hem belli ki senaryodan gelen ipuçlarıyla, ama daha çok rolünü anlamış olduğunu gösteren bir olgunlukla çok inandırıcı, samimi bir çizgide duruyor. Senaryo izin verecek mi, bu samimi çizgisini sürdürebilecek mi göreceğiz. Bölüm finalinde eve girdiğinde evdeki durumu algılamasında bir sorun olsa da bunun senaryoyla montaj arasında bir uyumsuzluktan kaynaklandığını düşünmek istiyorum.

Buradan dizinin yıldızına, Ahmet Mümtaz Taylan’a geçmek istiyorum. Değerini bulmadı bir oyuncu olarak. Hani “Hollywood’da olsa Côte d’Azur’da şatosu olurdu” denir ya, o kıratta bir oyuncu. Lakin, sineması iki lokma, tiyatrosu da heveslerin gayretinden ibaret olunca, yaşamak ve oyunculuk yapabilmek için iki reklam arası dizi çekiyorsun, orada da bu kadar yürünüyor. Olsun, ‘her hafta görebilmek şans’ dedim yine izlerken… Bursa’nın o köyünde yaşayanlar öyle mi konuşur bilmiyorum ama, Anadolu zengini, tatlı-sert, lakin dibine kadar ataerkil babayı ne güzel çizdi! “Terliğimi getir” demiyor, duruyor. Yanlış terlik gelince homurdanıyor! Ne şeker! Gonuşuruz bi müddet gari… Tatlı işti, eminim oynarken de eğleniyordu ama, “Leyla ile Mecnun”da oyunculuğunu göstermiyordu, cebinden iki kırık tip malzemesi çıkarıyordu, ağzımız açık bakıyorduk…

Hayat Şarkısı3

Burada biraz daha oynanabilecek bir karakter var. Küçük küçük oynayarak bize göstereceklerini merakla bekleyeceğim. Ama bir oyuncunun zehri de kendisidir bildiğiniz gibi… Oyuncu kendini beğenirse, aşağıdan bir kibir kendini gösteriyor, bu farkedilirse de samimiyetin taze kokusu kaçıveriyor. İlk bölümde görünen tehlikesi bu…

Gelelim hanım kızımıza, Burcu Biricik. Üç cümle üstüste söyleyince ne dediği anlaşılmayan esas kızlarımıza bakınca seyredilir bir başoyuncu var elimizde.  Kendisini sevdirir. Biraz Rosamund Pike gizemi, biraz Elizabeth Montgomery sevimliliği… İkisine de benziyor, oyunculuğu da öyle olsun umalım… Biraz dışarlak, fazla gösteriyor bazen. Hülya’nın küçüklüğünü oynayan oyuncu da öyleydi, lakin orada yiyor, çocuklar abartır diyorsun. Ama büyüyünce, biraz daha yontmak gerekmez mi?

Hayat Şarkısı4

Bi parça yakınlaşalım, ne dediğimiz de anlaşılsın: Babasının ölümünü izlerken bi yakın plan girmişler, keşke girmeseydiniz, hadi girdiniz, montajda kullanmasaydınız. Çok duygu var aynı anda anladık ama, be yavrum, hiç mi ölüm şaşkınlığı görmedin! Gülecek ama gülemiyor da, dudağımı ısırsam kurtarır mı da, falanlar, filanlar… Oyunculuk zor iş, hele kamera burnunun ucuna girmişken, bütün “gap”lar görünür. O sırada yapabileceğinin en azını yapacaksın, kamerada az, çoktur! Bak bunu Birkan bu bölümde iyi yapmış…

Kerim ve Hülya için, yapımcıya iki cümle: Seçtiğiniz oyuncuların ikisi de kastedilen yaşın üstünde görünüyorlar. Keşke mesela Kerim yüksek lisansını yapmış olsa da doktora için ısrar ediyor olsaydı. Bu size bi üç yıl filan daha kazandırırdı. Hülya biraz daha su kaldırır. Biz öykünün başlangıcındayız, buradan hikayenin geleceğine hızlı bir geçiş yapacaksak, buna açık olalım gözetilmiş gibi görünüyor. Uyarlama, karakterleri biraz gençleştirmiş. Orjinal formatta Hülya’nın karşılığı 46 yaşında. Amaaan, evlerden ırak, bizde o yaşta kadın başrol kat’iyyen olmaz! Öte yandan, söylemezsem ayıp olur, artık başrol oyuncularını lise önlerinden seçip, içimizdeki sübyancılığı gıdıklayan işler arasında, esas kızlarını yetişkinler arasından seçtikleri için dizinin yapımcılarına müteşekkiriz. Ah bi de çocuk karakterlerin, yetişkin halleriyle uyumu için tebrik etmeden olmaz. O iki küçük kızı, sahici yetişkin halleriyle karşımızda görüverdik… ABD’de bunun için yazılmış bazı bilgisayar programları olduğunu okumuştum. Programa oyuncunun fotoğrafını yükleyip, kast listelerinden eşleşenleri görüşmeye alıyorlarmış. Bizim de böyle bir programımız mı var acaba? Bu çocuklar büyüyünce bu kızlar olmazsa tabiatta hata var dedirtecekler neredeyse…

Ama doğrusu ya burada asıl takıldığım, şu başroldeki hanım kızın renkli gözlü olma mecburiyeti. Gayri can sıkıyor. Ha derseniz ki sokaktan televizyonu ayırmak, gerçekten koparmak, masalsılığı arttırmak, ilgi çekmek için yapıyoruz, tersini yapanlara bi dönüp bakıverin derim. Sokakta, Kıvanç da var, Kenan da… Ama kızların ille de pembe beyaz teni, mavi-yeşil gözü olacak… Neresi burası Norveç mi?

Yazacak çok şey var da, haftaya bakalım…

* Yazı, dizinin başladığı hafta yazılmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here