Portalımızın sürekli yazarlarından Robert Schild’in üyesi bulunduğu Tiyatro Eleştirmenler Birliği’nin çıkardığı “Oyun” dergisinin Kış 2017 sayısında yayımlanmış yazısını, derginin izniyle yayınlıyoruz.


Robert Schild

Neredeyse 20 yıldır tiyatro eleştirileri yazıyorum. Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları’nın “Küheylan”ıyla 1997’de Şalom gazetesinde başlattığım 13 sezonluk serüvenimi kısa aralıklarla tiyatronline, minidev ve t.24 internet sayfalarında sürdürürken, 2003’de önce yazar kadrosuna, ardından yayın kuruluna katıldığım Tiyatro… Tiyatro…’nun basılı dergisinin www.tiyatodergisi.com.tr portalına gururla katkıda bulunmaya devam ediyorum, arada bir Oyun’a da keyifle konuk olarak… Tek tek saymadım, ancak word.doc’ları bilgisayarımda kayıtlı dört yüze yakın eleştiri yazısı olmuştur.

Bu yazıların acaba kaçı övgüler içeriyor, kaçı yıkıcıydı?! Bunların da tam sayısını kestirmek zor – ancak, kendimi bildiğim kadarıyla, hemen hiçbir yapıma kötücül biçimde yaklaşmadığım gibi, herhangi bir oyunu batırmak türünden önyargılar da beslemiş olmam söz konusu olamazdı… Öte yandan, hiç kuşkusuz beğenmediğim (bireysel veya toplu) performanslar hakkında çekinmeden, yaratıcılarının daha önceki olası başarılarını, saygınlıklarını ve –özellikle– tanışıklığımızı hiç dikkate almadan, olumsuz eleştiriler yazmak, bu uğraşıya karşı gönül borcumdur!

Sahnelerimizdeki oyunlar hakkında son yıllarda yayımlanmış eleştirilere baktığımızda, büyük bir çoğunluğunun olumlu olduğunu görürüz. (Bu tümceye “ne yazıktır ki” sözcüklerini ekleyecektim – ancak eleştirilerin olumlu çıkmaları ile “yazık” kanısı bağdaşmadığından vazgeçtim! Öte yandan, bu çelişki hakkında birazcık kafa yormak gerekmez mi?)

İstanbul sahnelerinde son birkaç sezondur en az 200 oyun prömiyer yaparken, bunların o denli büyük bir oranının beğenilir derecede bulunması doğal mı? Eleştirmenlerimizin bu denli “tatlı” kişiler olması, acaba hangi nedenlere bağlanabilir? Yazdıklarında eleştiri öğesinin, daha çok tanıtımın arkasında kalmasına mı? “Notu bol” birer değerlendirmeci olduklarına mı? Bol bol mavi boncuk dağıtarak, bu yoldan tiyatroların cesaretlerini kırmak istemediklerinden mi? Yoksa beğenmedikleri oyunlar hakkında eleştiri yazmadıklarından mı? Ben daha çok bu son eğilime göz kırpıyorsam da, diğer eleştirmenlerin eğilimleri hakkında kestirmelerde bulunamayacağımdan, konuyu birazcık değiştirelim!

Johann Wolfgang v. Goethe

Özellikle “Batı” dünyasında sanatsal yapıtların eleştirmenleri hiçbir zaman sevilmemiştir – nedeni de açık olsa gerek: “Ulvi” bir uğraşıda bulunarak bir “eser” yaratmış olan sanatçının karşısına dikilen, çoğu kez aynı alanda hiç bir yapıt vermemiş bir kişi, değerli çalışmaları hakkında yargılarda bulunuyor! Bakınız, Alman edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük ismi olarak bilinen Johann Wolfgang v. Goethe, bundan neredeyse 250 yıl önce kaleme aldığı “Eleştirmen” başlıklı taşlamasında ne demişti: Geçen gün bir konuk geldi; / beni rahatsız etmedi… / Hemen soframa oturdu / ve durmaksızın tıkındı! / Çorba, et, tatlı demedi / ne varsa onu bitirdi! / Doyunca komşuma gider / ve yemekleri kötüler: / “Çorba feci baharatsızdı,  / rosto yavan, tatlı tatsızdı!” / Bu ne biçim bir rezalettir! / Vurun onu – eleştirmendir!..

20.Yüzyıl Alman yazın dünyasının “korkulu rüyası” olarak anılan eleştirmen Marcel Reich-Ranicki, “Goethe’nin en saçma-sapan şiiri” olarak tanımladığı, naçiz çeviri denememi yukarıda gördüğünüz bu taşlamaya da bizzat kendisi takılmadan edemedi![1] Her şeyden önce, şairin acaba bir eleştirmeni niye yemeğe davet ettiğini soruyor! Ardından, mealen “Tamam, bir konuğun hemen komşuya gidip ona şikayette bulunması görgü kurallarına ters düşebilir, ancak fikirlerini, yani yemeği beğenip beğenmediğini dile getirmesinde ne sakınca olabilir ki?” sorusunu yönelterek, acımasızca şöyle bitiriyor yorumunu: “Eleştirmenin öldürülmesini istemesi, idam cezası taraftarı olduğunu gösteriyor üstadın – kaldı ki, düşünce özgürlüğüne karşı çıktığı gibi, halkı eyleme geçmeye de kışkırtıyor!” Gene Marcel Reich-Ranicki’nin araştırmalarına göre, döneminin önde gelen oyun yazarlarından Heinrich L. Wagner, benzer biçemde yazdığı karşı bir şiir aracılığı ile Goethe’yi “eleştirilmeyi kabullenemeyen bir yazar” olarak tanımlamıştı.

“Korkulu rüya” demişken, özellikle Batı Avrupa ve A.B.D.’nin büyük metropollerinde kalem oynatan kimi eleştirmenlerin gerçekten de piyasaya yeni çıkmış olan bir oyunun “rating”ini etkileyebileceğini, keza nice sanatçının kariyerini olumlu/olumsuz biçimde yönlendirme gücüne sahip olabildiğini görebiliyoruz. Örneğin Londra, New York, Paris ve Berlin’deki tiyatro prömiyerlerinin ardından –çoğu kez hemen ertesi gün– bu kentlerin belli başlı gazetelerinde yayımlanan oyun eleştirileri, sahne emekçileri tarafınca ilgi ve endişe ile beklenir! Bu olgu sadece tiyatro için değil, tabii ki müzikal/opera/bale ve bunun yanısıra batı sanat müziği ile yazın dünyası için de geçerlidir.

Kendisi de gençliğinde Berlin’de tiyatro eleştirmenliği yapmış, ardından ise çok sevilen çocuk romanlarıyla hiciv dolu şiirler, bu arada birkaç başarısız (!) oyun da yazmış olan Erich Kaestner, bu meslek erbabı için şu çarpıcı açıklamalarda bulunuyor: “18. yüzyılda bilinen bütün canlıları bir cetvelde göstermiş olan İsveçli biyolog Carl Linnaeus’dan esinlenerek, insanları iki gruba ayırabiliriz. Bunlar, ‘iyi / kötü’ olup, ikinci kategoridekiler ise ‘doğuştan kötü / sonradan kötü olanlar’ diye gene ikiye ayrılır, bunların ikinci grubu da ‘eğitimsizler’ ve ‘eleştirmenler’ türlerine ayrılırken, böylece bu sınıflandırmanın en dibinde yer alanlar, tiyatro eleştirmenleridir!” Onlar da iki ana nedenle oyun izlermiş: Öfkelenmek – veya buna herhangi bir neden bulamıyorlarsa, sıkıntıdan patlamak için… İşte bu bağlamda “bir türlü bitmek bilmeyen” bir oyun hakkında 20. yüzyılın ilk yıllarında Viyana’da yazılmış olan bir tiyatro eleştirisinden şu cümleyi aktarıyor Kaestner: “Oyun saat 19.30’da başladı… Taaa 23.30’da saate baktığımda, 20.30 olmuştu!..”

Ya bizde durum nasıldır? Günümüzün tiyatro ortamında bir eleştirmen, irdelemiş olduğu bir oyunun geleceğini etkileyebiliyor mu? İstanbul veya Ankara gibi büyük metropollerde gösterime giren sahne yapıtlarının “gişe yapması” için, dahası bazı yazar / yönetmen / oyuncuların benimsenmesine yönelik, az da olsa, bir etkisi olabilir mi tiyatro eleştirmenlerimizin?

Bana kalırsa, koskocaman bir hayır! Türk basınına baktığımızda, günlük gazetelerin bir elin parmaklarından daha azında haftalık tiyatro eleştirileri yayımlandığını görürüz – ve bu gazetelerin tirajları, ne yazıktır ki oldukça düşüktür. Sanat konularına değinen aylık dergilerin de pek azında doyurucu tiyatro eleştirileri yer almakta… İki yıl önce yeniden şekillenen aylık bir derginin yayın yönetmeniyle bu konudaki yazışmamızda “Tiyatro elbette bizim ilgi alanımızda. Ancak konu çeşitliliği sağlamak açısından yeni formatımızda sabit sayfalara son verdik. Böylece geniş işleyebileceğimiz konulara daha çok yer ayırabiliyoruz…” bilgisini veren değerli açıklaması üzerine “peki o halde, acaba sanat etkinliklerine yer verecek ayrı bir bölüm veya bir ek düşünebilir misiniz?” şeklindeki naçiz soruma “Ek çalışması güzel olur tabii ama bu işin de ayrı bir ekonomisi var, gerekli şartlar hayat bulursa neden olmasın :)” yanıtını almıştım!

Geleneksel basınımızın bu denli eleştiri fakiri olmasının nedeni ne olabilir acaba? Eleştirmen kıtlığı mı, okurların ilgisizliği mi, maliyet öğeleri mi – yoksa bu eksiklik, sanat editörlerinin kimi önyargılarından, kararsızlıklarından mı kaynaklanıyor? İngiliz gazeteci A.A.Gill, neredeyse 10 yıl önce kaleme aldığı “Eleştirmenler İçin Perde” başlıklı yazısında, Londra’daki bir sanat editörüne yönelttiği “Kültür-sanat sayfalarında tiyatro eleştirileri önemini niye gittikçe yitiriyor?” sorusuna şu çarpıcı yanıtı aldığını aktarmıştı: “Çok basit: Eleştirilerin kalitesi çok düştü. Ben ise gazete satıyorum – tiyatro koltuğu değil!..”[2]

Bir eleştirmen olarak, basınımızın bu türdeki çalışmalarının niteliği hakkında yorumlarda bulunmam beklenemez elbet… Ancak şunu savlayabilirim: Bizde gazete (ve dergi) satmak günden güne zorlaşırken, bunun çeşitli (!) nedenlerinin arasında ekonomik kısıtlamalar da yer aldığından, kimi “lüks” konular gittikçe internet ortamına kayıyor. İşte buradan hareketle, uzun süredir yayında olan www.tiyatronline.com ve www.mimesis-dergi.org’un yanı sıra, son 1-2 yıldır www.tiyatrodergisi.com.tr, www.diken.com.tr, www.artfulliving.com.tr ve t24.com.tr gibi portallarda, nice sanat içerikli konuların yanında tiyatro eleştirileri de boy göstermeye başladı.

Bu bağlamda, internet ortamı sayesinde tiyatro eleştirmenliğinin yeni bir “bahar” yaşadığını, hele bu konudaki yazıların sosyal medya aracılığı ile hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine de ulaştığını sevinerek gözlemleyebiliyoruz. Kaldı ki, tiyatro eleştirmenlerimiz seviliyor da!

Bu son saptamamızın nedenini soracak olursanız, yanıtı çok açıktır: Eleştirmenler sosyalleşiyor. Bu olgu ise en başta tiyatroların gittikçe önem vermeye başladığı galalar aracılığı ile gelişmiş, kimi ödül törenlerinde de perçinlenmiştir… Böyle kutlamaların ardından alışılagelmiş, zaman zaman ikram ve giysi yarışlarına dahi dönüşebilen resepsiyonlar güzel tanışıklıklara, gittikçe gelişen dostluklara ve (iyimser kalmak üzere!) “hoş” sohbetlere birer ortam sağlıyor kuşkusuz. Bu güzel birlikteliklerin ardından kötü bir eleştiriyi kaleme almak, tabii ki zor düşebilir kimi dostlara! Kaldı ki, bazı tiyatro bilimleri “hoca”ları, sahnedeki öğrencileri için veya (daha az olmakla birlikte, tersini de düşünecek olursak!) bazı genç öğretim görevlileri, kimi gedikli tiyatrocu abi ve ablalarına yönelik olumsuz bir şeyler yazabilirler mi hiç?! Burada hemen geleneksel “büyüklere saygı” alışkanlığı ile “gençleri teşvik” öğesinin de kolayca göz ardı edilemeyeceği de apaçık ortadadır! Alt tarafı, hepimiz “büyük bir aile” değil miyiz, ödenekli sahneler ile (bazen iç içe girmiş) özel ve repertuvar tiyatrolarının emekçi/sanatçıları ile yıllar ilerledikçe bu sosyal çevreye entegre olmaya başlayan “alternatif” tiyatroların gençleri – kaldı ki, televizyon/dizi dünyası ile çeşitli casting kurumları, bu tür bir kaynaşmaya da kendi olanaklarıyla katkıda bulunuyor – ve eleştirmenler, bu renkli dünyanın kenarında kalmadan, onlarla birlikte arada bir kadeh kaldırmak ister elbet!..

Sözünü ettiğimiz bu tür güzel birlikteliklerin dışında, oyun sonrası kuliste “tebriğe kalmak” alışkanlığı ise, daha sonraki olası bir eleştiride öne sürülebilecek kimi yargıları “boğabilir”, onların ileride dile getirilebilmesini olumsuz kılabilir. Keza, ışıklar içinde uyusun, sevgili (ve kendi tanımıyla) “eleştirmen amca”mız Üstün Akmen’in bir yazısında[3] Prof. Sevda Şener’in kendisine “yıllar önce lütfettiği: ‘Oyundan çıkar çıkmaz fikir mülahaza, mütalaa falan serdetme, sabahı bekle, düşüncelerinin tamamı değişebilir’ nasihati(…)”nden kaynakla, belki de en iyisi, oyun sonrasında hiçbir yorumda bulunmamak, sadece kısa bir tebrik ile yetinmektir… Bu düşüncemi biraz açmak gerekirse: İzlediğimiz bir oyundan birlikte çıkarken, dile getirdiğim “çok kötüydü” yorumuma sevgili Akmen şifahen katılmıştı; lakin benim “Tiyatro… Tiyatro…” dergisindeki olumsuz eleştirimden 2-3 hafta sonra –kendince tabii ki haklı olarak– aynı oyun hakkında olumlu bir yazı yayımlarken, yukarıda alıntıladığım açıklamayı getirmişti. Peki bunun tersi olsaydı, herhangi bir oyunun ardındaki heyecan ile bir eleştirmen sanatçılara kuliste “mükemmeldi(niz)!” demiş olup, örneğin “sabahı bekle”dikten sonra “düşünceleri değişseydi” ne olacaktı?!?

Tiyatro eleştirmenleri için bir diğer çekincenin, oyunlara davetli olarak gitmeleri olduğunu söylemek biraz abartılmış gibi görünebilirse de, bu gibi durumlarda tiyatro yetkililerinde bazı “beklentilerinin” oluşabileceği yadsınamaz. Bunun, kaleme alınacak yazının olumlu/olumsuz olmasından öte, bir çeşit “yazma sorumluluğu” belirtisine yol açması dahi, eleştirmeni rahatsız edebilir…

Kenneth Tynan

Bu “meslek(?) erbabı” için en büyük sıkıntı ise, hiç kuşkusuz tiyatro dünyasının bireyleri ile kurulabilecek dostluklardır. Kültür akademisyeni Peter Conrad, İngiltere’nin gelmiş geçmiş en ünlü tiyatro eleştirmeni Kenneth Tynan’ın anılarının yayımlanması üzerine kaleme aldığı “Vülger” (=kaba) Tynan hepimize ders olmalı”[4] yazısında, üstadın ömründe yapmış olduğu en büyük iki hata arasında, çok beğendiği oyuncular ile yakınlık kurmasını ilk plana alıyor! Bu bağlamda, eleştirisini yayımladığı tiyatrocu ile yanak yanağa fotoğraf çektiren bir eleştirmenin, daha sonraki oyun irdelemelerinde aynı kişi hakkında ne denli tarafsız kalabileceği hakkında kuşku uyanmaz mı acaba?

Çalakalem alt alta yazdığım bu düşüncelerin ışığında, sanal bir homo criticus’un ilke edinmesini önerdiğim (ve çoğuna uymanın imkânsız olduğu!) “eleştirmenin yedi altın kuralı” denemesiyle bu sohbetimizi noktalayalım:

  1. Oyunlara mümkün olduğunca davetiye ile gitme; gişeden al(dır)acağın biletleri yayın kurumun ödesin!
  2. Eğer galalara gidersen, ardındaki resepsiyonlarda kısaca görün, teşekkür et ve çık.
  3. Oyun sonrası “kulis tebriğine” kalmamaya çalış…
  4. Tiyatrocular ile birlikte, hele kol kola, yanak yanağa fotoğraf çektirme.
  5. Tiyatro çevreleri ile yakın dostluklardan kaçın!
  6. Eleştiri yazılarını veya internet linklerini ilgili tiyatrolara ulaştırma.
  7. Ortak görüşme/danışma ile karar verilen bir tiyatro ödülü seçici kurulunda bulunduğun dönem içerisinde eleştiri yayınlama.

[1] “Rezensent“ von Johann Wolfgang von Goethe – Frankfurter Allgemeine Zeitung, 20.01.1990
[2] Curtain for critics – The Sunday Times, 24.06.2007
[3] E be çocuklar, siz ne ara bu hale geldiniz?: “Küçük” – Evrensel Gazetesi, 22.05.2014
[4] Tynan the vulgarian should be a lesson to us all – The Observer, 14.10.2001 (başlıkta Conan The Barbarian filmine gönderme var!)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here