Muazzam düşleri olanların, inatları da muazzam oluyor. Şan Bingöl’ü tek kişilik oyunu “Söz”de izlerken bu kadar yük, bu bedene ağır değil mi demiştim. Değilmiş. Karşımıza çıkaracağı bedenini disiplinle hazırlayışı; dönüştürdüğü halinin ardındaki sancıyı görmezden gelmeye yatkın, hazıra konan seyirciliğimize rağmen yenilikçi, buluşçu aklıyla, ondan öncekilerin söylediği sözleri kendi sözleri yapmadaki gayretine eklenen “var olma” arayışının toplamından memnuniyetimi söylemeliyim hemen. Daha evvel nerelerdeydin diye sormak yersiz olur, tiyatroyla er geç buluşan herkes kalbimin ritmini değiştiriyor. Toplumla aramızda kapanmayacak gibi duran uçurumu sanattan daha iyi birleştiren başka bir güce bilmem ki siz tanıklık ettiniz mi? Bu köprüyü yapan her insan iyi insandır bence. Şan’ın mahcubiyet ve sevecenlikle gülen gözleri, tevazusu, cesareti, sabrı, samimiyeti, gayreti insanı can evinden yakalıyor. Hoş geldin…

Muazzam düşleri olanların, inatları da muazzam oluyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi’nde mühendislik okuduktan sonra, “gönlü İzmirli, bedeni İstanbullu bir oyuncu” olmadan önce, hayatına müzik giriyor.         

Hayalimde hep müzik vardı. Gökçen Koray’ın beni İstanbul’a kabul etmesiyle bir süreç başladı. Müjdat Gezen’de hem Batı Müziği’ni hem Opera Bölümü’nü kazanmıştım. Batı Müziği’ni tercih ettim. TRT Batı Müzik Korosu’na başladım. Oyunculukla da ilgileniyor; bana katkısı olur, oradan da beslenirim diye düşünüyordum. İstanbul Operası’ndaki arkadaşlarımın dersine misafir olarak giriyordum. Sonra bazı arkadaşlarımın ve yönetmenlerin motivasyonlarıyla oyunculuğa yükselmeye başladım. Aslında birbirlerinden çok da farklı alanlar değil bunlar. Sonra bazı insanlara kızdım, müzik dünyasındaki olaylar beni etkiledi, sarstı, istediğim gibi gitmedi. Ben de mutsuz oldum, kapattım kendimi. Okulda olmak istemedim. Zaten Şan devam ediyordu, TRT devam ediyordu. Ben de İşletme’yi bitirdim. Sinema-Televizyon üzerine yüksek lisans yapıp doktoraya başladım.

Sonra dizilerde, sinemada ve kısa filmlerde rol alıyorsun. “Her zaman çok şey olmak” istemişsin. Aslında oyuncu olarak tam da bunu gerçekleştiriyorsun. Gözün, yaşayamadığın hayatlarda kalmıyordur böylece.

İsteyip de içinde olamadığım ya da düşünü kurup da henüz hayata geçiremediğimiz, benim isteyip de kavuşamadığım ya da benimle buluşamayan projeler oluyor. İşte o boşluklarda, o akışın içinde başka şeylerle uğraşma gereksinimi ortaya çıkıyor. Zihninde aradığın şey, seni birileriyle buluşturuyor. Ben de reklamcılık yapımcılığıyla ilgilendim. Yapım ve televizyon formatları oldu. Bir şeyler yazmaya başladım. Böylece tasarım dünyası üzerine bir şeyler üretmeye başladık. Aslında oyunculuk adına ama oyunculuğun dışında koşuyorum bu sefer. Yine aynı dünyayı korumakla uğraşıyorum yani. Yazan, tasarlayan, yani kreatif konumda olduğun zaman, bu dünyayı yaratan kısımda oluyorsun ve yine hedeften şaşmamış oluyorsun.

Kamera arkasında da çalışmaların olmuş. Atölye Sahne 3’te oyuncu Ümit Çırak yönetmenliğinde eğitim de veriyorsun galiba. O alışverişin de sana kattıklarının farkındasındır mutlaka.

brend viagra -onlain sele. O atölye, çok başarılı bir kurum. Ümit de çok değerli bir isim. On sene önce de atölyeyi bizim teşvikimizle kurmuştu ve serüven hep devam etti. Onunla bir arada olmak beni hep besleyen bir şey. O yüzden Ümit’le olmaktan her zaman çok mutluyum, onunla her zaman çalışmak isterim.                                                                                              

Oyuncular Sendikası niye önemli? Oyuncular niye sendikaya üye olmalı? Sen örneğin, niye içinde olmak istedin?                                                                 

Değişen ve gelişen sistemde birilerinin bunu halletmesi, gerekli reformları yapması gerekiyor. Bu, Türkiye’de biraz zaman alıyor. Film endüstrisi olarak baktığımız zaman, bu sektörde hem kamera arkası, hem oyuncular, hem yapımcılar için bir düzenleyiciye ihtiyaç var. Ben kuruluş aşamasında, Memet Ali Alabora’larla bu sürecin içine dâhil oldum. Yurtdışındaki sendikalar, uluslararası kurumlar da bizi destekliyorlar. İletişimlerimiz devam ediyor. Bence bu dönüşüm, beklediğimizden daha kısa ama bizlerin hayatı için uzun bir zamanda gerçekleşecek. 2015’te “Söz” oyununun yönetmeni Serkan Karabayır ve dramaturg Sanem Soğukpınar ile yolunuz kesişmiş ve bu, küçük bir big bang etkisi yaratmış. Nasıl bir patlama oldu? Tiyatro seni mi çağırdı, ne oldu?

Hiçbir zaman kendimi, sadece ekran önünde oynayan biri olarak konumlandırmadım. Ben, yaratılan dünyanın içindeki o karakteri, gerçekten performansla ortaya koyabilmek üzerine çalışıyorum. Tiyatroyla ilgili çok yoğun çalışmalarım olmamıştı. İçimde istediğim bir tarz vardı. O “bir şey yapmalıyım” durumu, hep zihnimde dönen bir şeydi. Ve işte Serkan’la karşılaştık. Zaten yüksek lisanstan tanışıyorduk. Onun da aklında bir şeyler vardı. Sanem’le de birlikte üçümüzün aklındakiler bir şekilde yazılmaya çizilmeye başlandı. Ve bu oyun ortaya çıktı.

Aslında metin, prova sürecinde yeniden yazılmış. Provada fazla söylediğin ya da diline dökülen kelimeler, bir sonraki provada metin olarak karşına çıkmış. Yani, “Söz”cükler o zaman bulunmuş. İçi boşalan sözcüklerin yeniden anlam kazanması ve kavramın iade-i itibarı diyebilir miyiz buna?

Hepimizin zihninde bir şeyler vardı ama netleşmemişti. Serkan’ın isteği doğrultusunda ben onları performansla ortaya çıkarmaya çalıştım. Serkan provalarda isteklerini söylüyordu, ben elimden geldiğince bunu yapıyordum, sonra Serkan notlar alıyordu. Provalarda hep konuştuk. Sanattan, insan psikolojisinden, hayatlarımızdan, isteklerimizden konuştuk. Bir şekilde aslında oyuna dair konuşmuş olduk. Metin böyle, bu bilinçle ortaya çıktı.

Her oyun bence seyirciden çok sahibini, oyuncusunu dönüştürüyor. Özellikle yoğun prova süreçlerinde. Sana ne yaptı bu oyun?

Beni sarstı. Bu adamın çıkmazı, sorgulaması, dünyası zaten bizim algımıza yakın bir dünyaydı. Bu adam, zaten bizim bir dönem yaşadıklarımız, izlediklerimiz, gördüklerimiz içinde bir ikondu. Ben sarsılarak bu evrenin oluşmasını izledim ve metnin oluşmasını takip ettim. Metin yazılırken hep oradaydım. Serkan’ın denemiş olduğu, az kullanılan bir teknik bildiğim kadarıyla. Bir aynalama yaparak bu süreç gerçekleşti. Aslında karakterime girerken bir yüzleşme yaşanıyor. O karakterin de girmiş olduğu bir travma dönemi ve onun yansıması var. Adeta çatır çatır deprem olurcasına, yeri yarar gibi, bombalar patlattığımız vakit gerçekten yüzleşebiliyoruz.

Alexander Block?

O Rus bir şair. O ilk girişteki metin, aslında şiir. Şiiri, orada metaforik bir anlatım olarak kullanmayı düşlemişti Serkan. Adeta uzaydan yeryüzüne bir düşüş gibi. Kendi dünyasını kapattığı alandan bir anda, çok sert bir şekilde yüzleşmeye başlıyor. Yaşadıkları, karakterin zihninin içinde dönmeye başlamış. Bizler de öyle oluyoruz aslında. Ki bence o içerdeki dünya da gerçek. İşte o dünyadan, fiziki, dokunabildiğimiz dünyaya düşüş olarak tasarlandı o bölüm.

Hep deriz ya, insanın söyleyecek sözü olmalı ya da oyunun sözü diye. “Söz”ün sözü? Ve onlar senin kelimelerin değil diyebilir miyiz yine de?

Hani sevgiyi de anlatırız ama o kelimeler yetmez ya bazen yaşadığımız dünyada. Ben de bunu sorguluyorum; ama o kelimeler yetmiyor. Onlar da daha önceki insanlardan öğrendiğimiz kelimeler. Aslında bana ait değiller. Ben bana ait bir şeyle söylemek istiyorum. Var olan dilin içerisinde yeni bir şeyler kurgulamam gerekiyor. Tam olarak işte ifade edemiyoruz ya kendimizi.

Oyunun yönetmeni Serkan Karabayır, “Söz’ü “21. yüzyıl tiyatrosuna bakış” diye anlatmış. Tek kişilik, deneysel bir oyun. Görseller, video mapping, göz çekimleri başka uzamlara götüren ve oyuna kuvvet veren çalışmalar olmuş. Belki dijital tiyatro da diyebiliriz. O “gözüm üstünde” durumu, oyun boyunca hissediliyor. Burcu Kılıçer’in çektiği göz fotoğrafın orada onu söylüyor.

Biz dekor kullanmayı tercih etmedik. Çünkü kullanacağımız her objenin, anlatımımızı başka bir yere götürebileceğini düşündük. Bedensel dil üzerinden adamın zihnindeki dünyayı da olabildiğince anlatabilmek için sade kalmaya çalıştık. Yine de görsel olarak da beslemek için, o atmosferi yaratabilmek için fiziksel şeylere ihtiyacımız vardı. Aslında bu göz, tesadüfen oyuna girdi. Burcu Kılıçer’in projesinde, benim de gözümün fotoğrafı çekilmişti ve buradaki ifadede gözü kullanmanın doğru olacağını düşündük. Gerçekten de karakterin gözüydü ve çok örtüşen bir durum oldu. “Gate of Soul” projesinde göz, manifesto olarak bunu anlatıyor. Dünyaya açılan kapımız gözlerimiz. Gözden girebiliyoruz zihnimize, zihnimizden gözlerimizle dışarı çıkabiliyoruz. Bu da bunun ifadesi için gerekliydi.

Yoğun performansa dayalı oyunculuğun altından layıkıyla kalkıyorsun. Tabii öncesinde bedenini de buna hazırlıyorsun. Beden ve ses değişimlerini, geçişlerini hatasız kontrol altında tutmak kolay değil. Caner Ural, “Şan Bingöl sahnede adeta bir yılan gibi savruluyor” derken, Yaşam Kaya da hem en iyi yapım hem en iyi oyuncu dallarında kendi adayı ilan etmişti sizi.

Bu oyunu hazırlarken tam olarak aklımızdakileri ortaya koyabilmeyi hedefledik. Ve buna çok yaklaştık biz bu oyunla. Geri dönüşleri de aynı şekilde aldık. “Benzer sıkıntılar yaşıyordum ama tam olarak adlandıramıyordum, bunu tam olarak bu oyunda buldum”. “Benim gibi düşünenler varmış, tam üzerine denk geldi”. “Daha değil ama oyunun üzerinden bir hafta geçtikten sonra, bunu seninle konuşmak istiyorum” diyen çok kişi oldu. Oyun olarak, performans olarak çok cesaretli bulanlar, hatta iddialı sözler ama “bu Avrupa’da oynansa üstün sanat olarak tanımlanırdı” gibi yorumlarla karşılaştık. Bu bizi çok mutlu etti. Oyunculuğumda hem bedensel olarak, hem ses kullanımı olarak, hem ruhsal dönüşümler olarak olabildiğince yüksek performans elde etmeye çalışıyordum. Serkan da oyuncu ve performans odaklı bir şey ortaya çıkarmak istiyordu. O yüzden en değer verdiği şey de benden çıkacak şeylerdi. Bana bu alanı bıraktı ve biz olabildiğince birbirimizi anlamaya çalıştık. buy online viagra pharmacy from usa.

Bir yerden sonra şüpheyle baktığımız ve aklı karmakarışık, sıkışmış ve yaralı olduğunu gördüğümüz kahraman aslında bilinçli ve oldukça kendinde. Kanırta kanırta hesaplaşmayı yapan biri. Var olma sancısı çok fena. Senin kadar olmasa da seyirci de enerji harcıyor oyunda. Sence onlarda da küçük bir big bang oluyor mudur?

Seyirci genel olarak bir kalakalıyor. Birçok insan sarsıldığını ve oyundan elleri titreyerek çıktığını ifade ediyor. “Bir hafta geçti hâlâ oyunun etkisindeyim” diyen çok insan var. Çok iddialı şeyler bunlar. Ben şöyle bir deneme yaptım. İnsanların karşısına çıktığım o ilk an,  seyircilerin salonda adeta benim zihnime girdiklerini tasarladım. Benim zihnimin içinde duran, oturan o insanların, zihnimin içinde fiziken beni gördüklerini ve benimle birlikte bu anlattığım hikâyeleri dinlediklerini tasvir ettim. Ve bana tam da böyle gelenler oldu. Hatta biri kuzenimdi. “Abi resmen senin zihnine girdim ve senin zihnindekileri o an ben de gördüm” dedi. Bu çok sarsıcıydı. Sahnedeyken de seyircinin enerjisini yönetmek, bir yerden bir yere taşımak üzerine düşündüğüm oluyor. İllüzyon bu, o zihne dokunabiliyorum. Bunlar hep aradığım şeylerdi. Ben bu fantastik durumu yaratmaya çalıştım. Seyirciyle buluşacağımız gerçekliği, benim de kendi içimde tanımlayabilmem gerekiyordu. Şizofren yakınları olanlar çok şaşırdılar ve bana şizofren biriyle çalışıp çalışmadığımı çok sordular. Demek ki biz insan olarak bütün davranış biçimlerine açığız. Kimi zaman diğerlerinden alçak tonlarda, kimi zaman da yüksek tonlarda gösteriyoruz bunu. Karakterin de geçirdiği evreler şizofrenik yaklaşımlara dönüyor. O adamın sert çıkışları, reddedişleri de oradan çıkıyor. Zaten sizin düşündüklerinizi, defalarca zihninden geçirmiş ama orada bir çıkar yol bulamamış. Ve artık kendince bir yol bulmaya çalışıyor. Ve dışarıdan bakıldığı zaman şizofrenik bir algı olarak görünüyor. Biz de sanrıları öyle yaşıyoruz.

Söz’ün yolculuğu nasıldı? İstanbul’da Bo Sahne, Hayal Perdesi, Taşra Kabare, Toy İstanbul, İkinci Kat’tan sonra Ankara, İzmir ve Adana Festivalleri’nde oynadın.

Buradan kalkıp Adana’ya giderken, acaba oradaki insanların algısı nasıldır diye merak ediyorduk. Orada da aynı şeyleri söyledi insanlar. “Gerçekten sanatsal bir şey izledik” dediler. Bu çok büyük mutluluk, umarım layık olurum bunlara. Umarım bunu taşıyabilirim. Çünkü bu bence bir seferlik elde edilen değil; devam ettirilmesi gereken bir durum. Ben insanın zihninde buluşmayı seviyorum. Hikâyeler değişmiyor aslında, anlatım biçimleri değişiyor. Öz aynı öz. Ayrıca, tek kişilik bir oyun olduğu için, küçük bir ekip olduğumuz için sürdürülebilir olması çok daha rahat. İşte bu işin güzelliği bu. Ses tasarımcımız, ışık tasarımcımızla beraber dört kişi yola çıkıp gidebiliyoruz. Ben bunu uzun yıllar devam ettirmek istiyorum. İçinde olduğum projede, ekip olarak da, oyun tarzı olarak da, olabildiğince kimsenin tercih etmediği karakterleri ve beni zorlayacak, yoğun performans gösterebileceğim oyunları tercih ediyorum. Yine de beni durduran şeyler var çünkü benim oyunculuk serüvenim samimiyet üzerine kurulu. 

“Bir ortamın atmosferini, rengini değiştirebilmeyi, ışığıyla, ahengiyle bir ortamı rengârenk yapabilmeyi isterdim” demişsin. Bunu yapabildin mi hiç? Ya da acaba tiyatro sana bunu yaptırıyor olabilir mi hâlihazırda?                             

İşte bunu tiyatro yaptırıyor zaten. İnsanların “aura”larının birleşmesinden doğan bir renk, bir tat oluyor ortamlarda. Mutsuz girdiğiniz bir ortamda kaç kişinin enerjisini değiştirdiğinizi ya da durağan bir yere canlı bir enerji kattığınızı düşünün. Bunu sağladığım zaman hoşuma gidiyor. Ya da beni etkileyen bir “aura” olduğu zaman, onunla birlikte bir dönüşüm yaşadığım zaman, oradan beslendiğim zaman bana çok iyi geliyor. Dokunmayı yaşıyorsan, zihinsel çarpışmayı yaşıyorsan şahane oluyor. İşte ben sahnede o etkileşimi yaşıyorum. 

Çok teşekkürler. Sözcüklerinin anlamı ne olursa olsun, hepsi senin ağzından güler yüzle çıkıyor. Enerjin muhteşem. Seni tanıdığıma çok seviniyorum. Ve “Söz”ün ağzımıza çalınan bir parmak bal olmamasını diliyorum. Seni sahnede daha çok izlemeyi umuyorum.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here