Türk tiyatrosunda, “altın çağ” olarak kayıtlara giren 1960’ların, 1950’lerde sanatın her alanında neredeyse “mucize” halinde gerçekleşen büyük dönüşüm ardından bir “kültürel zor” bağlamında yaşandığı öne sürülebilir. Nitekim çoksesliliğe, kapının en çok aralandığı evre yine bu dönemdir. 

Çokseslilik bağlamında Türk tiyatrosu, üniversite topluluklarından amatör tiyatrolara, avangard özel tiyatro topluluklarından salon yapma / açma girişimlerine, turne topluluklarından ilk kent tiyatroları örneklerine, siyasal tiyatrolardan sendika tiyatrolarına, işçi tiyatrosundan devrimci öğrenci topluluklarına, üniversite tiyatro buluşmalarından şenliklere, deneysel oyunlardan kabareye, epik oyunlardan belgesellere, vodvillere bu dönemde gerçekten bir altın çağ yaşamış olmalı.

Oyun dağarı, topluluk, salon, bunları kucaklayan seyirci vb. anlamında yukarıda sıralamaktan kendimi alamasam da bunları aşar boyutta pek çok alt başlık halinde büyük çeşitlilik yansıttığı görülebilir tiyatromuzun.

Kaldı ki bu gelişmelerin, 1961 Anayasasıyla daha da somutlaşıp yaygınlaştığı, yayıldığı, bu yaklaşımla örtüşür biçimde toplumda geniş yankı bulduğu vurgulanabilir ayrıca.

Tiyatro Sanatı Bir Tür Çokseslilik Eylemi…

Bütün bunlarla çok benzer, örtüşür bir gelişmenin 1990’lar sonrasında yeniden yaşanmaya koyulduğunu da yazıyorum her fırsatta. Bunun, özellikle öykü türünde olmak üzere edebiyattan tiyatroya, sinemaya, öteki sanatlara da uzandığını, ama en çok üç türde büyük atak yaşandığını söylüyorum.

Tiyatromuzdaki bu yeni altın çağ paradigmasının da kayıt altına alınması zorunlu. Burada özellikle çoksesliliğin altını çizmeyi gerekli görüyorum. Özellikle hot zotçu tutumlar bir anda ürkütücü bir “kültürsüzlük kışı” yaşatabiliyor çünkü topluma.

Nitekim 1970’lerle birlikte hem sağ hem de sol tarafından kuşatılan toplum, tiyatromuzu da içine çekmekte gecikmedi. Salt sloganlarla tiyatro yapılmaya çalışıldığı, toplulukların estetik kaygıya sırt dönerek siyasal eğilimleri dikkate alıp buna göre yapılandıkları gözlendi. Sonuçta bundan en büyük zararı, elbet yine tiyatromuz gördü.

Sonuçta o altın çağ çökmekle kalmamış, tiyatro sanatımız yerlerde sürünür hale gelmişti neredeyse.

Çokseslilik Yoksa Tiyatro Sanatını Aramak Boş İş…

1970’lerde başlayan, özellikle 1980 sonrasında toplumu her anlamda ezmeye girişen fırtınayla, 90’lara kadar yuvarlamayla yirmi yıl, o altın çağın ardından Türk tiyatrosu için kayıp yıllar dizisi halinde geçti ne yazık ki.

Şunca yıl sonra, üstelik yeni bir altın çağ da uzunca zamandır tiyatromuzu uçurmayı sürdürürken yeni hot zotçu tutumlar kendini yeniden göstermeye koyulmuş görünüyor.

Tek tip bir tiyatro olamayacağını bilmeyen birine söylenecek söz bulunamayabilir belki, ama tiyatronun içinden geldiğinde böylesi yasakçı, engelleyici, baskıcı kavrayış, orada durup iyiden iyiye düşünmek gerekiyor.

Şamanın monologu bile farklı karakter yansıtan yanıyla çoksesliyken, daha düne kadar meddahlar çokseslilik sürdürüp masal atalarının, dengbejlerin ardıllığını yaparken, çoğulluğu içselleştirmiş bir Tiyatro sanatının, monologdan beklentisi olabilir mi hiç?

Kendi dağar anlayışına uygun perde açan, kendi biçemiyle oyun sergileyen her topluluk sonuçta tiyatromuza farklı renkler taşıyıp, havuzdaki suyu durgunlaşmaktan kurtarıyor, ona canlılık katıyor. İşin özeti bu kadar yalın.

 

Tiyatro Kare; Tiyatromuzda Bir Gökkuşağı…

TiyatroKare de, dağar anlayışıyla, biçemiyle oyun sergileyen, sonuçta tiyatromuzda kendi rengini koruyan topluluklarımız arasında yer alıyor.

Bir ucundan önceki mevsimlerde sergilemeye başlayıp yeni mevsime taşıdıkları oyunlarla, oyun-seyirci bağlamında bütünsel köprü kurduğu da öne sürülebilir topluluğun. Leyla’nın Evi, Ahududu, Şen Makas bu mevsim de süren oyunlar. Yönetmen Nedim Saban, bu anlayışını koruyup seçtiği, sergilediği oyunlarla aynı zamanda bu kavrayışı somutlayan bir tiyatrocu.

Tiyatro sanatını yaygınlaştırıp geniş yelpazede halk kesimlerini kucaklayıcı duygusal komedilerle, popüler tanınırlığa sahip oyuncularla, farklı temelde de olsa halkta, kendi anlayışı yönünde bir imge oluşturmayı başaran TiyatroKare, tiyatroyu, sanattan çok eğlence olgusu olarak alan kesimlerin sahiplendiği bir topluluk konumu sergiliyor daha çok.

Önceki mevsim “interaktif komedi” olarak sergilemeye koyuldukları Şen Makas, topluluğun bu açıdan da göstereni âdeta. Nitekim topluluk, yeni mevsimi de bu oyunlarla açmış bulunuyor.

Paul Portner’ın yazıp Özgür Yetkinoğlu’nun uyarladığı, Nedim Saban’ın yönettiği oyunda, geçen sezon başrolde izlediğimiz Melek Baykal’ın hastalanmasının ardından, hoş bir jest yaparak O’nun rolünü üstlenen Nurseli İdiz sahne alıyor bu sezon. İdiz’in yanı sıra, Veysel Diker, Özgür Yetkinoğlu, Cem Güler, Müge Kement ve Jess Molho rol alıyorlar.

Seyircideki etkin katılımın, görsel hazla alınan yüksek mutluluğun apaçık kendini sergilediği her seyir, sahnede âdeta bayram sevinci yayıyor denebilir.

Özellikle, hele de şu son dönemde alabildiğine sıkıntılı bir süreçten geçen toplumda, belki böylesi farklı sesle kotarılmış oyunlara da gereksinim var. Dıştan bakıldığında seyirci tepkisi bunu doğruluyor çünkü. Tiyatroya gittiğinde, hiç değilse iki saat için bütün dertlerini bir tarafta bırakmak isteyen seyircinin tepkisi bu. Gözlediğimce böyle oyun istiyor kimi seyirci.

Evet, tiyatromuz büyük bir ana gövde halinde yürüyüşünü sürdürüyor. Oyuncular da, böylesi ağır bir mevsimden içeri adım atarken, yine bir büyücü gücüyle seyircisine elini uzatıyor ve seyirciden el vermesini bekliyor.

Artık sıra oyuncuda! Hadi bakalım, kolay gelsin.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here