Yavuz Pak ile Pınar Çekirge, Tiyatro… Tiyatro…’nun Haziran sayısı  Tomris İncer’in kapısını çaldığında kimsenin aklına gelmemişti, gelmesi de mümkün değildi…  Şaka gibi ama gerçek…

Yavuz’la Pınar’ın Tiyatro… Tiyatro…’nun  Haziran 2015 sayısında yayımlanan doyumsuz söyleşisi…

***

tomris1

Seren direkleri kırılmış bir gemide, Alaeddin’in yitirdiği lambayı arıyor gibiydim. Zemheride karayelin önüne kattığı buzlu bir yağmur taneciğinden farkım yoktu o gün. Hatırladığım, gökyüzüydü. Ağırdı, kurşuniydi.

Yılların mücadelesi, özverisi vardı karşımızda. Ve düşü, düşüncesi tiyatro olan gerçek bir oyuncu: Tomris İncer. Esaslı yalnızlıklardan, meçhul tenhalardan çıkıp gelmişti. Herkesin bir şekilde, çok şekilde, her şekilde yaşadığı ödeşmelerden, kıyamlardan, acılardan, düşbozumlarından… “Etiksiz estetiğin olmayacağı” gerçeğini savunarak gelmişti.

Rengârenk düşler dokudu her defasında sahnede. En cesur perdeden yansıladı duyarlılıkları, yaşar kıldı. Derine gömülü acılarımızı fark ettik bir bakışıyla. Hüzünlerimize ağıt yaktı. Kün Ana’ydı. Madam Glenn Close’du. İçimizdeki çukurları, krater çatlaklarını doldurdu. Neşeyle acıyı, umutla umarsızlığı ustaca yoğuran bir simyacıydı çünkü. Bir sahne dehası.

Yanağına bir damla düştü…

Ürperdim. Dudaklarının kıyısında gülümsemeye benzer bir seğirme.

“Emekli olduğumda çok ağladım. Büyük bir boşlukta buldum kendimi, bilir misiniz? Ağrılı, zor bir dönemdi. Hani kurumuş bir çiçeğe su verirsin de birden canlanır, hani çırılçıplaksındır keskin bir ayazda. Bir şifon bulup sarmalanırsın, üşümen geçer. İşte, Yiğit Sertdemir ‘Teyzem, gel şu teksi bir oku’  dediğinde benzer hisler içindeydim. Kumbaracı50 benim için rehabilitasyon merkezi oldu. Yiğit Sertdemir ise psikoloğum. ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’, ‘Öldün, Duydun Mu?’, ‘Soytarım Lear’ ile yeniden tutundum sanki hayata.”                                                                                             

Ankara Devlet Konservatuvarı Bale Bölümü’nde okurken, annesi soranlara ‘bale’ sözcüğünü yok sayıp “okuyor işte” dermiş. Okuyor işte…

tomris3

Altmışlı yılların ikinci yarısı. Ankara Meydan Sahnesi. Çetin Köroğlu Tiyatrosu. Yıldırım Önal Tiyatrosu, Sermet Çağan Tiyatrosu, Vasıf Öngören ile çalışmalar, turneler. Provalar. Zorluklar. İmkânsızlıklar. Hedef belli. Hedef sadece tiyatro yapmak! Tiyatro oyuncusu olabilmek. Sözünü esirgemeden söylemek cesurca.

“Özel tiyatrodaysan her şeyden sorumlu olman gerekir. Dekorun kurulmasına yardım edersin, kostümleri toplarsın, toz alırsın, yer silersin, asistanlık yaparsın.”        

“Sermet Çağan ile, Türkiye’nin ilk sendika tiyatrosu olan TÖS’de çalıştım bir süre. Güzel yıllardı. Sonra, ‘Almanya Defteri’nde rol almıştım Vasıf Öngören’in. Vasıf 12 Mart döneminde tutuklandığında Metin Tekin, Oktay Sözbir ile tiyatro kurduk, yürümemişti…”                                                                                                                                                                           

1974 yılı. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na Vasıf Öngören’in ‘Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?’ oyunuyla adım atar Tomris İncer. ‘Bahar Noktası’, ‘Altı Derece Uzak’, ‘Canlı Maymun Lokantası’, ‘Çok Uzak’, ‘Medea’, ‘Eskici Dükkanı’, ‘Leons ile Lena’, ‘Dünyanın Ortasında Bir Yer’, ‘Divane Ağaç’, ‘Tehlikeli İlişkiler’…Ve televizyon dizileri…Sinema filmleri… Ödüller…

“Öncelikle ustalarımı izledim, çok şey öğrendim onlardan. Bilir misiniz, hep Cüneyt Türel, Ayşegül Devrim, Erdoğan Gemicioğlu, Toron Karacaoğlu’na sorardım. En doğru tonlamayı, en doğru telaffuzu bulmak için. Yönetmenden izin alıp provaları izlerdim bir köşeden. Gülistan Güzey, Nedret Güvenç , Rıza Tüzün, Şehime Erton, İsmet Ay, Suna Pekuysal, Fuat İşhan gibi isimlerle usta-çırak ilişkisiyle gelişen, bir yere ulaşan bir süreçti bu. Sahnede nasıl duruyorlar, seyirciyle kurdukları iletişim, zamanlama becerileri, hangi birini saysam? Konservatuvar mezunu değilim… Alaylıyım, evet. Ama görerek, izleyerek, dinleyerek, çalışarak yetiştirdim kendimi. Yetiştirmeye çalıştım. Erol Keskin den, mesela, ‘detaylı oyunculuğu’ öğrendim. Nitekim, tasavvuf gibi bir şey belki tiyatro. Öğrendikçe kendini daha yetersiz görerek daha çok öğrenmeye yöneliyorsun ister istemez.”

Eşimi kaybettiğimde, Erol Keskin arayıp ‘Mikado’nun Çöpleri’ni önerdi. Acım o kadar yeni, o kadar tazeydi ki, Erol’a kızdığımı, hatta duyarsızlıkla suçladığımı hatırlıyorum. Evet provalarda gizlice ağladım. Evet, kolay günler değildi. Ama gördüm ki, sahne üzerinde ateşiniz düşer, hıçkırık kriziniz geçer. Sahnenin büyüsü bu, onarıcı gücü. Dahası, kendi gücünüzü fark ediyorsunuz oynarken. Çok şeyin üstesinden gelebileceğinizi de. Bir tür yaratıcılık bu duyumsadığınız.”                                                                       

“Ben tiyatro oyuncularını hep zanaatkâr olarak tanımlarım. Gerçek yaratıcı yönetmendir çünkü sahnede. Oyuncu her ne yaparsa yapsın, imzasını atan yönetmendir. Bir eseri kendi özgün yorumuyla hayata geçirecek olan yönetmen.”               

“Şehir Tiyatrolarındaki son oyunum ‘Tehlikeli İlişkiler’di. Yaş nedeniyle emekli olmak üzereydim. Üstelik iki oyunum ve bir dizim vardı. Yeni oyun alma imkânım yok. Birgün tiyatroya gittim ‘Tehlikeli İlişkiler’i hazırlamakta olan Popovski ile tanıştırıldım. Tanışırken elimi uzattım ve espri olsun diye ‘My name is Glenn Close’ dedim. Daha önce izlemiş ve bayılmıştım oyuna, Zaten John Malkovich hayranıyım. Popovski güldü ve bana baktı. Ardından ısrarla beni oynatmak istedi Hala rolünde. Espri yaptım desem de dinletemedim ve bari son oyun olarak bunu oynayayım, dedim.”

tomris4

“Oyuncunun rolünden çok etkilendiğini söyleyip, yaşar kıldığı kimlikten kurtulamadığını iddia etmesini hiç anlamam. Rolün içine girip bir daha çıkamamak öyle mi? Sahnede sadece rolünle değil, izleyici, dekor, ışık, kostüm, diğer oyuncular… Bunların tümünü detaylı olarak takip etmek gerekir çünkü.”                                                             

“Buğulu bir cama kalp yaparım, seviyorum derim. Papatya ya da kalp de olabilir aslında. Papatya baharı çağrıştırır bana, Hani ‘bahar isyancıdır’ denir ya… Ben ise hayatımın sonbaharının yaşıyorum ve görüyorum ki sonbahar da isyancı! 68 yaşımdayım ve hep isyan var içimde.”

Her rolü alıp yorumlayışı, kar taneleri gibi benzersizdi bir diğerinden. İndirgenmiş, güdük, eksik bırakılmış hayatlarımıza ışık tuttu hep Tomris İncer. Dahası, sahnede bir oyuncunun varoluşu üzerine söyleyebileceği son sözdü, her yaşar kıldığı karakter… Bir tür yaşam yolculuğuydu bu. Sayısız biyografi vardı geçmişinde. O gerçek bir tiyatro insanıydı. Bir grande dame. Az bulunan bir sahne, oyuncu, izleyici uyumu, bir doğru kimya, kusuruz bir bileşim…

Hüzün gecenin karanlığını kıpkızıl bir yangınla küle çevirmekte… Tülay Bilginer haklı: “Hayat kimseye randevu vermiyor…”

Perde Arkası: Estetik İle Etiği Yoğuran Oyuncu
Tomris İncer gibi oyunculuğu entelektüel birikimi ile yoğurup tarihsel, toplumsal, felsefi, politik, psikolojik veçheleri ile bütünleştiren sanatçılar için,  tiyatro yolculuğu aynı zamanda yaşadıkları coğrafyanın ve tarihin yolculuğudur. Zira, toplumun öncüsü olan tiyatrocular, bize tarihsel/toplumsal eğilimleri bildirir, yol gösterir ve bilinmeyeni ifşa ederler.

Söyleşimize tiyatronun altın yılları ile başlıyoruz: “1961 Anayasası’ndan sonra biz bu ülkede çok farklı fikirlerle tanıştık; farklı ideolojiler, felsefi akımlar, edebiyattan tiyatroya kadar sanatın her alanında yeni ufuklarla tanışma şansını yakaladık. Her alanda yepyeni eserler üretilmeye başlandı. 1960’lar çok heyecan verici yıllardı sanat için. Çok büyük ve kaliteli işler yapıldı. Ve ilk defa bu kadar aydınlanan, politize olan bir toplum vardı. Benim hayatımda en umutlu olduğum dönem 12 Eylül darbesi öncesiydi. Devrim olmak üzereydi adeta.” diyor İncer. Gerçekten de, 1961 Anayasası Türkiye’de siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlarda yeni bir dönemin başlangıcını belirler. “Görece bir özgürlük ortamı” ve “dinamizm” yaşamın her alanında hissedilir. Sanat ve tiyatro alanında da öncü, yenilikçi, canlı, dinamik bir dönem açılmış ve sürecin politik, ekonomik ve toplumsal hareketlenmeleri tiyatroyu yönlendirmiştir. Hatta, dönemin tiyatro serüveni toplumdaki hareketliliğin göstergelerinden biri olmuş, toplumsal değişime ayna tutmuştur

“1960-70’lerde, her oyun öncesi uzun masabaşı çalışmaları yapılır, oyunun konusu üzerinde teorik okumalar, tarihsel/toplumsal arka planı üzerinde uzun tartışmalar yaşanırdı. Ben bu yöntemin çok yararlı olduğunu düşünürüm ve hâlâ uygulamaya çalışırım. Oynayacağınız karakterin yediği içtiği, sınıfsal yapısı, sosyopsikolojik durumu iyi analiz edilmelidir. Bu anlamda, Sermet Çağan’dan, Vasıf Öngören’den, Ali Taygun’dan, Başar Sabuncu’dan çok şey öğrendim. Kral Lear oynarken, Avrupa’nın o dönemki politik çalkantılarından, kralın kaprisli psikolojisine kadar her boyutta bilgiye sahip olmalısınız. Yoksa, öyle sahnede yakışıklı ya da güzel görünmek gibi boş çabalarla tiyatro yapamazsınız! Tiyatrocu için gereksiz bir bilgi diyerek burun kıvırabileceği hiçbir şey yoktur. Zamanı yettiğince, her şeyi görmeli ve bilmelidir.” diyor İncer. Gerçekten de, tiyatro, ancak toplumsal kurum oluşuyla ve bireyin bütünle kaynaşması için bir araç konumunda olmasıyla toplumsal işlevini yerine getirebilir. Bu yüzden, bireyin ve toplumun gelişim ve değişiminden ayrı tutularak değerlendirilemez. Yaşadığı zaman diliminde olup bitenlere bakmayı ve anlamayı önemsemeyen, bu zorunluluğun bilincine varmayan bir sanatçı, İncer’in dediği gibi, olguları ve olayları ya eksik görecek ve kaçınılmaz olarak işine bu eksiklik yansıyacaktır.

İncer, Türkiye toplumu için tarihsel bir yarılma olarak nitelendirilebilecek 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasını tiyatro ve tiyatro seyircisi bağlamında en iyi değerlendirebilen isimlerden biri. Özeleştirisi aynı zamanda Türkiye Tiyatrosu’nun özeleştirisi gibi: “Tiyatro açısından bakınca, o dönemde eksiklerimiz, hatalarımız oldu. Sol tiyatro yapmak adına, ‘Brecht oynansın yumruklar havaya kalksın’ derken kalitesiz işler de yaptık zaman zaman. Ve aslında cahilce, yeterince kavramadan, epik tiyatro yapmak adına biraz kaba işler yaptık, işin zanaat kısmını unutarak ajitasyon tiyatrosu yaptık. Estetiği de çok ihmal ettik ne yazık ki.” Bu özeleştiri, Badiou’nun evrensel boyutta avangard tiyatroya getirdiği eleştiri ile bütünleşir adeta: “Avangardların karşılarına çıkan sınır, ne didaktik şemanın ne de romantik şemanın çağdaş biçimleriyle kalıcı bir ittifak kuramamaları oldu. Devrimci didaktizm romantik yanlarından dolayı mahkûm etti onları: Topyekün yıkımın ve hiç yoktan varedilmiş benlik bilincinin goşizmi, geniş çaplı eylemlerde bulunmaktan aciz olmaları, küçük gruplara bölünmüş olmaları nedeniyle. Yorumbilgisel romantizm ise didaktik yanları dolayısıyla mahkûm etti onları: Devrimciliğe yakınlıkları, entelektüalizmleri ve katı hiyerarşileri nedeniyle. En önemlisi de, avangardların didaktizminin ayırdedici özelliğinin estetik iradecilik olması nedeniyle. Estetik iradecilik, çağdaş nihilizmin son öznel figürüdür.  (1)                                          

1980 sonrası için eleştirileri de tarihsel nitelikte İncer’in:12 Eylül darbesi sonrasında, o günden bugüne beğeni yozlaştı denilebilir. Seyirciyi tiyatroya çekmek için vodviller, bulvar komedileri gibi basit ve sığ oyunlara yöneldi tiyatrolar genelde. Sabun köpüğü işler türedi insanları sahneye çekmek için. Toplum hızla depolitize edildi ve yozluk sahneden sokağa kadar heryere yayıldı. Aynı zamanda, toplum ve bizler korkunç bir baskıya maruz kaldık. Darbe ile birlikte 1402’likler vakası yaşandı. Pek çok arkadaşımız işlerinden atıldı, yargılandı.” İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, sansür vakaları, kitap yasaklamalar, gazete kapatmalar, yazar ve sanatçıların kovuşturmalara uğramaları, hapis ya da sürgün edilmeleri, gazetecilere yönelik suikastler… Sanattaki mevcut sansür mekanizmaları, sanatsal ifadelere ve onların yayılmasına ilişkin olarak yasaklama ve yıldırma girişimleri de ayyuka çıkmıştır bu dönemde.

Devam ediyor İncer:Seyircinin dönüşümüne dair çarpıcı örnek Fatih Sahnesi’dir. Darbe öncesinde, üniversitenin de bulunduğu Fatih Sahnesi’nde Nazım’lar, Brecht’ler oynanırdı hep. Orada oynamak için can atardık. En devrimci oyunlar Fatih Sahnesi’nde sahnelenirdi. Şimdi gidip bakın! Fatih Sahnesi’nin teknisyenleri semtin pazarına gitmeye korkuyor artık orada. Nerden nereye geldik!” Apolitikleştirilmiş bir seyirci kitlesinin, apolitik sanattan başka bir şey tüketmesi beklenemezdi elbette. Çok geçmeden, bu saldırı dalgası postmodernizmin ülkeyi istilâsıyla birleşecekti. “Postmodernizm, pekçok şeyin yanısıra, ister sanatsal ister avangard bağlamında olsun, ister totaliter ya da başka politik hareket ve rejimler bağlamında olsun, sanatın dolaysız politik konumunun sonunu ilan etti.(2) Postmodern dalga ile birlikte, insanın özünün edilgin ve kötücül, hayatın da anlamsız olduğu, yaşananların herhangi bir nedenden ya da ilişkiden kaynaklanmadığı bir dünya ve sanat tasavvuru peydahlanmıştır artık.

İşte bu tasavvurun en önemli yansımalarını sanatçıların sanata ve kendilerine içkin bakış açılarında ve sanatsal icralarında görmek mümkün bugün. İncer uyarıyor: “Seyirci ile birebir ilişki ve etkileşim halinde olma durumu sadece tiyatroda mümkündür ve bu sayede oyuncu seyirciden aldığı reaksiyonla bir tür “iktidara” sahip olduğu hissine kapılabilir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Zira, alkış aldığında kutsandığını düşünür ve bu bir sarhoşluk hali yaratabilir. İktidar sarhoşluğu oyuncuların başını döndürerek onları kolaylıkla ego şişkinliğine ve insanları yönlendirme fikrine taşıyabilir ki bu durum hem oyuncunun kendisi hem icra ettiği sanatı için çok olumsuz sonuçlar doğurabilir. “ Gerçekten de, oyuncunun yanıltıcı iktidarı, seyircileri sahnedekilerin iktidarına teslim olarak, kendilerine sunulan gösteriyi sükûnet içinde izleyen “edilgen dikizciler” konumuna sokabilir. “Oysa, tiyatro, gerçekte halkın kendisiyle kolektif olarak yüzleştiği tek yer olagelmiştir tarih boyunca. İşte bu yüzden, tiyatronun kolektif seyircisi, sergilerin münferit ziyaretçilerinden ya da sinemada gişe rakamlarının basit toplamından çok farklı bir yerde durur. Tiyatro, bir “örnek topluluk” biçimidir; edilgen seyirci topluluğunun aksine, yaşam ilkelerini eyleme geçiren topluluğun etkin ve etik bedenidir.(3)                                                                      

Nitekim, İncer, tüm deneyimi ve birikimi ile sanatın “etik” vehçesinin altını özenle çiziyor ve Platon’a selam gönderiyor adeta. Bilindiği gibi, Platon, sanata etik bir işlev yükler. O’na göre sanat, iyiye, güzele ve doğruya ulaşma çabasına eşlik etmelidir. Dolayısıyla sanat, etiğe içkin erdemi ve iyiyi ifade eder. Büyük filozofun ürettiği “kalokagathia” kavramı da sanatta “iyi ve güzel özdeşliğini” ifade eder. Düşünce tarihinde yüzlerce yıl sürecek olan “iyi-güzel” birlikteliğine böylece ulaşılır ve gerçek bir sanatsal yaratıda iyi-güzel ve doğru birleştirilerek aslında üç disiplin birleştirilir: Felsefe (bilgi)-sanat (güzel) ve etik (iyi). Platon, “Etik bir estetizasyon, sanatın ve yaşantının asıl amacıdır. Dünyada en doğal olan güzellik; dürüstlük ve doğruluktur.” (4) diyerek, etiği sanatın içine yerleştirirken, sanatın ve yaşamın estetizasyonunu, teorik ve pratik bir ölçekte değerlendirir. Türkiye Tiyatrosu’nun duayen oyuncularından İncer, “etiksiz estetik olmaz”  şiarıyla, yarım asırdır sürdürdüğü sanat hayatında, güzelliği iyilik ve bilgi ile buluşturmayı başarmış ender sanatçılardan biri…

Tomris İncer, yarım asırdır, etik duruşu ve mücadeleci kimliğiyle bu coğrafyanın baskılar, yoksunluklar ve trajedilerle dolu toplumsal tarihinde tiyatroyu yaşatan ve yücelten bir sanatçı. Tıpkı Saint-Simon’un şu sözlerindeki gibi: “Toplumun avangardı bir sanatçılarız. Zira en etkilisi ve hızlısı sanatın gücüdür: İnsanlar arasında yeni fikirler yaymak istediğimizde onları biz tuvale, mermere ya da sahneye yansıtırız. Toplumu aydınlatmak ve sağlam adımlarla zihnin bütün melekelerinin önüne düşmek: İşte sanatçının muhteşem kaderi…” (5)

 

Pınar Çekirge – Yavuz Pak

Kaynakça:

1) Badiou, Alain. “Başka Bir Estetik”, Metis Yayınları, İstanbul, 2013, s: 19
2) Kreft, Lev. “Sanatın Siyaseti ve Siyasetin Sanatı”. Sanat, Siyaset. Ed.: Ali Artun, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s:38
3) Ranciere, Jacques. “ Özgürleşen Seyirci”, Metis Yayınları, İstanbul, 2009, s: 13
4) Platon, “Devlet”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s:124
5) Bürger, Peter. “Avangard Kuramı”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s:11

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here