Sadık Aslankara

Herhangi sanatsal yapıt için bulunmaz bir gereçler yığını, tıklım tıkış bir sorunsal yumağı olarak bakılabilir aile dediğimiz kuruma. Dünyanın her köşesinde insanların ilgisini çeken, âdeta tılsımlı bir kavram, bu nedenle aile yansıtımı da ilgi odağı olmayı sürdürüyor her zaman. Edebiyatın ama özellikle romanın, tiyatroyla sinemanın, özellikle televizyon dizilerinin vazgeçemediği bir tema olduğu söylenebilir bu açıdan aile olgusunun.

Ya antikçağ tiyatrosunun tragedyaları, her seferinde bizi sarsan oyunları için neler söyleyebiliriz? Birer aile yansıtımı değil midir tümü de? Shakespeare, Molière, Çehov, İbsen oyunları çok mu farklıdır sanki?

Bizde aile, büyüğünden çekirdeğine farklı zamanlara karşılık gelecek biçimde bir niteliksel yelpaze sunar. Bu bağlamda üzerine pek gidilmeyen, tabu olmayı sürdüren, gizemini koruyan kurum bağlamında enikonu ağırlık taşısa da sanattaki yaklaşımlar hep neşterleyici görünüm sergiliyor kuşkusuz.

İşte Figen Şakacı’nın yazıp Görkem Şarkan’ın yönettiği, sahne tasarımını Cihan Aşar’ın gerçekleştirdiği, Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı Topuklu Terlik Süt Yapar, bu yaklaşımın birebir örneklendiği bir sahne çalışması olarak alınabilir.

Oyunda, aşk temelli olsa da gelişigüzel birlikteliği sonucunda hamile kalmış ileri yaşta bir kadına odaklanıyoruz. Onun, bu yaşadıklarını doktoruna anlatmasıyla başlayan geri dönüş sarmalı, olayı belki bir açıdan öykülüyor, ancak bu arada aile kurumuna yönelik tuttuğu ayna, getirdiği eleştiri dikkat çekici bir kuşatmayla gözler önüne seriliyor.


Anlatımcı Bir Oyunla Anlamsal Artalan Yaratabilmek…
Topluluğun tanıtmalığında, Topuklu Terlik Süt Yapar’ın, Figen Şakacı’nın Pala Hayriye adlı romanında geçen “Pişti” öyküsünden yazarın kendisince uyarlandığı dile getiriliyor. Okumadığım için bir şey diyemiyorum. Ancak oyun, seyirciye duyurulması, sezdirilmesi, kavratılması, görselliğiyle yansıtılması gereken bir anlatısal metnin, anlatımcılıkla girdiği sınavı da gözler önüne seriyor denebilir.

Kadının, doktora anlattıkları, tablolar halinde gösterilirken bu anlatımcı yan, alttan alta kendini hep duyuruyor. O zaman enikonu bir öznel iç döküş de belirgin halde su yüzüne çıkıyor. Bunun ne sakıncası olabilir? Yok elbette, ne var ki tiyatronun, bir gösteri sanatı olarak bu yönde olanağı varken bunu kullanmaması bir zafiyet değil midir peki?


Çünkü sözel her anlatım, artalanın zayıflamasına, seyircide oluşabilecek çağrışım zenginliğinin önünü kesmesine, bir imge ormanına dalmasına engel oluyor. Sonuçta kadının tek yönlü aktarımına dayalı bir etki yayılıyor ister istemez. Seyirci, sahne görselliğinin, önünde her an belirip değişebilecek bir gerçekliğin ışığından olup bitenlere bakmak yerine aktarılanların etkisiyle tavır almaya yöneliyor. Oysa gerçeklik her ne olursa olsun, yaşananların çoksesliliğe dayalı biçimde alınıp işlenmesi olanaklı sahnede.  Böyle durumlar, öyküye ister istemez melodramatik hava yüklüyor ayrıca.

Ortada Kalan Bir Oyun…
Tiyatro sanatının o kendine özgü içsel dinamizmine kavuşamayınca oyun, dramatik aksları da sabitlenemiyor yazık ki. Oysa yazar, ilkin roman olarak kaleme alındığı anlaşılan metinden yine kendisince uyarlandığını öğrendiğimiz Topuklu Terlik Süt Yapar için yeni bir yazım modeli üzerinde durabilirdi pekâlâ. Neden böyle söylüyorum?

Çünkü roman gerçekliğiyle oyun gerçekliği farklı temellere yaslanan yapılar. Sözgelimi romanın kapsayıcı, ötesinde kuşatıcı bir dile yaslandığı söylenebilir. Oysa tiyatro metni eylemsel bir dile yaslanmak zorunda. Nitekim bana göre, bunun neden olduğu bir çıkmazla boğuştuğu gözleniyor zaman zaman oyunun.

Bu durum, oyuncularda tedirginliğe yol açmaz mı? Açar elbette. Bunu nereden anlıyoruz? Oyuncuların, sözü söylemekten başka yapacak pek bir şeylerinin kalmadığını ele veren yansıtımlarından… Sonuçta oyunun, üzerimde, yazınsal metinle tiyatral metin arasında ne oralı ne buralı olabilmiş konumda basbayağı ortada kalmış bir izlenim bıraktığını söyleyebilirim. Buna üzülmemek elde mi? Çünkü verilen emek var, girişilmiş, başarılmak zorunluluğu duyulan bir sahne çalışması var…

Hayır, oyunu severek izliyoruz izlemeye, ama alttan alta durgun bir hava da yansıtabiliyor aralıklarla… Özellikle oyuncuların, tiyatrodaki ana taşıyıcılıkları açısından olay düşünüldüğünde insan üzülüyor elinde olmadan…

Oyuncuların Katkısı…
Oyuncular Yeşim Koçak, Durul Bazan, Ali İl, İpek Türktan Kaynak, Mert Aykul, Füsun Kostak elinden gelen çabayı gösteriyor sahnede. Ne var ki metin, onların çabasını geri çevirip kendi bildiğini okuyor ne yazık ki…


Bu durumda yönetmen ne yapabilir? Kaldı ki Görkem Şarkan’ın, tasarımcı Cihan Aşar’la da el ele vererek hem ekonomik hem de sahnede daha derli toplu bir plastik ortaya çıkaran yaklaşımla iyi bir işbirliği örneği sergilediğini de ekleyeyim buna…

Son olarak oyundaki ana karakterden yansıyan bebek beklentisiyle aşk duygusunun çatışmalı bir yansıtım içerdiği üzerinde de durulabilir. Kaldı ki bu iki olguyu aile kurumu içine dâhil etmeye çalışmak da metinde etki çatışmasına yol açıyor görebildiğimce…

Seyircinin yüz yüze geldiği bu sorunların, sonuçta kendilerinde herhangi tortu bırakmaya kalmadan sönümlendiği söylenebilir kanımca.

Diyeceğim keşke metin üzerinde bir ek çalışma yapılabilse, bir dramaturg aracılığıyla oyuna el atılabilseydi. Sorun büyük ölçüde aşılırdı kanımca.

Ama siz, yine de bir zaman yaratıp oyunu izleyebilirsiniz… Öyle ya, belki farklı düşüncelere gidersiniz de oyunu izlerken, biz de yararlanırız bundan…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here