Meltem Arıoğlu Pultar
www.safitiyatro.com

Moda Sahnesi Oyuncuları tarafından sahnelenen ve Kemal Aydoğan’ın yönetmenliğini üstlendiği Thomas Jonigk’in oyunu “Torun İstiyorum”da toplumsal cinsiyet rollerini yoğun biçimde sorgulayan bir oyunla karşı karşıyayız. Oyunda burjuva bir ailenin “tüm iyi yetiştirişine rağmen gey olmuş oğlunun”; annesi, ağabeyi ve hatta rahibin baskılarıyla evlenip çoluk çocuğa karışmasına dair türlü baskılara tanık oluyoruz.

27-09-2016-15-43-08-2

Anne karakterinin kadınlık algısı tamamen erkeğine hizmet etmesi, doğurganlık ve annelik üzerine kurulu. Zamanında kocasına iki tane erkek çocuğu doğurarak kadınlığını kanıtlamış, neslin devamını garantilemiş ve topluma karşı görevini yerine getirmiş olmakla vicdanı gayet rahat. Hatta elinde olsaydı daha da çocuk doğuracağını söylemekten geri kalmıyor. Tüm hayatını kocasına hizmet etmeye, iki erkek evladını düzgün birer gelin bulup onları döllemeye ve eşsiz neslin devamı olan torunlarını sevme hayaline bağlayan annenin korktuğu başına geliyor ve biricik küçük oğlu, ona dayatılan erkekliği reddediyor, üstüne üstlük gey olduğunu açıkça annesine söylemekten çekinmiyor. Tabii ki bu, annenin başına gelebilecek en büyük felaket. Nerede yanlış yapmıştır ki, oğlu bu “hastalıklı” düşüncelere saplanmıştır? Varlıklı ve koyu bir Hristiyan olan anne, elindeki -para ve din dahil olmak üzere- tüm silahları duygu sömürüsüyle harmanlayıp oğluna karşı acımasızca kullanıyor.

Ahlak kavramını da sorgulamaya davet eden oyunda annenin, büyük oğlu ve rahiple işbirliği yaparak emeğine ihanet eden oğlunu yola getirme çabaları grotesk bir oyunculukla seyircinin gözüne sokuluyor. Başta anne olmak üzere, yer yer tüm oyuncuların bu abartılı oyunculuğu ve oyunda tansiyonun sürekli yüksek olması seyirciyi yorsa da kasten yapıldığı aşikar. Eşcinselliği ahlaksızlıkla bağdaştıran annenin, parasını kullanarak oğlunu tehdit etmesi ve rahiple yine para merkezli bir işbirliği içinde olarak el sürdürtmediği dini değerlerini de hem kendisinin hem de rahibin parayla birleştirmesi oğlunu bu girdaptan çıkarmak için kullandığı “mubah” yollardan. Tüm bunları yaparken en ufak bir iç hesaplaşma yaşamayıp kendini son derece haklı bulan tavrı bazen korkutucu boyutlara da ulaşmıyor değil.

27-09-2016-15-45-36-2

Ağabeyin takıntılı cinsellik anlayışı ve kardeşini yola getirme çabaları sırasında şahit olduğumuz gizli eşcinselliği, annenin gölgesinden çıkmayı başaramamış bir erkek çocuğu olarak kalmasının dışında anne tarafından ona yönelik bir evlenip çocuk doğurtma baskısıyla karşılaşmıyoruz. Anneyle müttefik olmanın faydalarından ve iktidarından sonuna kadar yararlanmaktan gayet memnun, hayvani erkekliğiyle de gurur duyuyor. Anneyle ittifak kuran diğer bir karakter olan rahibin de gizli eşcinselliği dindar ahlak içindeki gizli saklı köşelere dokunduruyor.

Küçük oğlan kullandığı hafif umursamaz ve sarkastik dille anneyi annenin silahlarıyla vurmayı ihmal etmezken, ağabeyinin annesinin çabalarıyla öğrendiği hayvani cinsellik anlayışıyla da bir güzel dalga geçiyor. Diğer yandan, eski erkek arkadaşının onu terk edip heteroseksüel bir ilişkiye girmesini asla kabullenemiyor ve bu noktada ciddi bir reddediş sergiliyor.

27-09-2016-15-45-34-1

Oyunda araya serpiştirilmiş yabancılaştırıcı öğeler arasında rahibin kullandığı Orta Anadolu şivesinin ve “edep yahu” ların tam olarak nasıl bir yere oturduğunu anlamak güç, bu tarzıyla rahip daha ziyade bir imamı çağrıştırıyor. Bu haliyle, Türkiye’deki dindar muhafazakar çevrelere gönderme mi yapıyor, yoksa sadece o anlığına seyirciyi yabancılaştırmaktan başka bir derdi yok mu karar veremiyoruz. Diğer bir öğe de, aralarda oyunculara müdahale eden suflöz karakteri. Suflöz, seyrettiğimizin bir tiyatro oyunu olduğunu bize hatırlatıyor ve oyuncuların tepesinde bir iktidar öznesi olarak duruyor.

Oyunun ilerleyen dakikalarında gelin adayı Mariya ve teyzesi Norma’yla tanışıyoruz. Mariya da müstakbel eşi gibi sosyoloji okuyor ve kadın erkek eşitliğine inanıyor. Ancak müstakbel kayınvalidesi gibi o da kadınlığını doğurganlığı üzerinden tanımlıyor. Hamile kalma isteğiyle yanıp tutuşurken derin bir yalnızlık ve sevilme ihtiyacı içinde olduğunu da itiraf ediyor. Sevilme isteğinin onu mecbur ettiği sahte sevimlilikten bazı anlarda sıyrılıp isyanı basıyor.

Norma ise oyunun “femme fatale”si. O da kadınlığını, bir erkek tarafından arzu edilmek üzerinden tanımlıyor. Dişiliğini kullanarak ağabeyi etkisi altına alan Norma’nın babayla olan ilişkisini itiraf etmesiyle birlikte anneyle arasındaki tansiyon had safhaya çıkıyor. Burada, klasik anne-kadın dikotomisinin çarpışmasını izliyoruz. Anneliğini ve doğurganlığını ilahlaştıran kadınla cinsel gücünü ve cazibesini ilahlaştıran iki kadın birbirine savaş ilan ediyor. İkisinin de aşırılığı sonuna kadar seyirciye gösteriliyor, ta ki empati kuramayıncaya kadar. Bu iki kadının kıyafetleri bile tezat, biri siyahı temsil ediyor, diğeri beyazı. İki kadının savaşı aynı zamanda tüm karakterlerin gerçek yüzlerini ifşa etmelerinin yolunu da açıyor ve hepsinin en aşırı halini görüyoruz. O kadar aşırı ki, tam birisiyle yakın hissedeceğiz, vazgeçiyoruz. Tabii ki çok geçmeden herkes eski haline dönüyor ve hiçbir şey olmamış gibi “oyun” devam ediyor.

27-09-2016-15-43-06-1

Oyunda gey oğluyla annenin yakınlaştığı tek bir yer var, o da annenin diğer karakterler tarafından dışlandığı an. Bu kısa yakınlaşmanın hemen ardından anne çoğunluğun içinde olma ve iktidarını kullanma arzusuna yenik düşüyor ve Hitler’e dönüşüyor.

Çok geçmeden anlıyoruz ki annenin isteğine boyun eğmekten başka çare yok hiçbiri için. Ve herkes kabul ediyor bunu, mutsuz ve umutsuzca.

Totaliter bir rejimin ve ataerkinin isteklerine boyun eğerek güçlenmiş ya da güçlendiğini zanneden bir kadının aileyi nasıl herkes için cehenneme çevirecek bir kapasitesi olduğunu çarpıcı bir şekilde gösteriyor Torun İstiyorum. Bireylerin kalıplaşmış ve süregelen düşünce sistemleri karşısındaki çaresizliğinin güçlü ya da güçsüz demeden herkesi farklı biçimlerde mağdur edişinin hikâyesini izliyoruz. Kadın olmak, erkek olmak, toplumun kadından ve erkekten beklentileri ve bireylerin toplumsal cinsiyet, ahlak, din, para ekseninde hayatta var olma mücadelelerini grotesk ve mizahi bir şekilde anlatıyor. Oyunun çözümsüzlükle ve boyun eğişle bitmesi de totaliterliğe bir kez daha vurgu yapıyor.

Toplumsal cinsiyet rollerini deşmeyi seven, aileyi masum bir kurum olmaktan ziyade ideolojik bir baskı aracı olarak da değerlendiren ya da nasıl bu hale gelebileceğini görmek isteyenler için doyurucu bir oyun. Yalnız oyundaki sürekli gerginliğe ve grotesk, Devlet Tiyatrosu’nu andıran oyunculuklara tolerans göstermek gerekiyor, her ne kadar bilerek böyle bir tarz seçilmiş olsa da. “Yok, ben gerginliğe gelemem, sadece eğleneyim, rahatlayayım” diyorsanız, başka bir oyun tercih etmenizde fayda var.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here