Fatma Onat
onatfat@gmail.com

“Kanlı marifetler”i çoktur savaşın. Kanlı canlı bir bedeni alıp oracıkta yok eder, ruhun nereye gittiğini bilene aşk olsun. Bir de ruhun gidip bedenin öylece bir askı gibi kaldığı olur. Yürüyen, konuşan, yemek yiyen bir askıdır bu. İçi bomboş öylece dolanır ortalıkta. Sanki yaşadığına, varlığına, ölebileceğine inanır da, hiçliğine inanmaz insan savaşta. Varım zanneder, ama yoktur. Nefes alıyorum zanneder, ama soluğuna tanık bulamaz. Kendine sığınak yaptığı acı, ihtişamlı koca bir varlık alanıdır. Baş edemediği ölümden kurtulmak için, acıyı kutsar insan, medet umar. Tam da buralardan bir koku yayıyor “Troas”. Sanki sahnedekiler acıdan duydukları “aşırı haz”dan sebep bir delilik içindeler. Baştan söyleyeyim, çok acayip bir etkisi var oyunun, hem de tiyatro estetiğinin kodlarının hakkını vere vere bırakıyor bu etkiyi. Hele de son yıllarda tiyatro sahnesinde beyaz cam estetiğinden öteye geçemeyen oyunculuklar izlemekten yorulan bünyeler “oooh mis” diyecek bir vaziyete gelebilirler. Anlatının etkisinden sebep buruk bir acı, gücünden sebep büyük bir mutlulukla ayrılıyorsunuz salondan.

sunu1

Savaşmak için doğanlarla, savaşçı olanların birliğinden ya da mücadelesinden geriye ne kalırsa artık, ona hayat denir. Hayatı var eden “erkek”tir. Toprak erkek, gökyüzü erkek, nefes erkektir. Errrkek adamın mücadelesi inançlı, kahramanlık doludur. Errrkek icabında kana bulanır, gözünün karalığı canına can katar. Güçlüdür erkek, bitmek bilmez mücadelesi onu ölümsüz kılar. Ruhu çekilir haberi olmaz erkeğin, erkektir çünkü. Beyni durur, farkına varmaz erkek, mücadelesi büyüktür. Gururludur erkek, çünkü savaşır. Savaşçıdır erkek, çünkü erkektir. Kimi zaman doğmalı, bazen de olmalıdır… Bu minvalde söz akıtırken tam da böyle olmadığını pek şahane akıtan bir oyunculuk rejisi var Troas’ta yönetmen Alexandra Kazazou’nun. Söze dökülenin, inanılanın tam da hayatı yerle bir eden, bitiren şey olduğunu öyle güçlü bir fiziksellikle ortaya koyuyor ki Salih Usta, Cem Üzümoğlu ve Kerem Karaboğa. Hepsi de çıplak bir sahnede koca koca kahramanlık anlatılarını yerle bir ediyor. Yıkımla, ölü ruhlarla, diri bedenlerle, savaş naralarıyla ve kanla dolduruyorlar sahneyi. Hades’in “ölüler ülkesi”nden duyuluyor sesleri. Savaşı ve erkekliklerini yücelte yücelte bitiyorlar. İmledikleri acılar sahnenin estetiğinde kaybolmuyor, tersine hissiyatı sözden daha da güçlü kılan ışığın da dahil olduğu bir fizikselliği var oyunun.

Sembolik bir parçanın sahnede büyüleyici bir etki bırakması nadir rastlanan bir şeydir. Büyüleyicilikten kasıt, gözalıcı bir parlaklık sanılmasın. Istıraplı bir yerden okunan bir sembol bu. Sahnedeki tekneden çıkan ceketin fizikselliği ayrı bir katman katıyor oyuna. Oyuncuların her hamlesi, sahnedeki her anları bir salınım hali. Hepsi de marifet tarafını konuşturabiliyor. Hele de Karaboğa’nın seyirciye dönük oynadığı anlar bıçak sırtı. Sırıtkan ve karikatür bir yere gitmesine hiç izin vermiyor oyuncu. Oyun kişilerinin ruhsuz salınımları oyunun içinde kanlı canlı, kalp atışlı çok güçlü bir bütüne dönüşüyor. Bir yanıyla ölmüş olanın, hiçbir şeyi kalmayanın sahnede kahramanlık, erkeklik nidaları, içi boşaltılmış salınımlarla dopdolu anlamlar yükleniyor. Savaşmak arzusuyla ölmemek niyetinin çatışmasının ortasında kalıyorsunuz adeta. Kaybedilenlerden sonra, yitirdiklerine rağmen salınmaya çalışan, soluk alan ruhsuz bedenin sesi çok güçlü çıkıyor. Ruhlar uğurlanmış, kalan bedenler konuşuyor sahnede adeta. Oysa tersine inanır insan çoğu zaman. Sonra sonra hepsi birbirinin ruhunu giyer hale geliyor. “Sonu gelmez acılar çekmeye mahkum olan insanın tragedyası”na şahit oluyoruz hep beraber.

unnamed

Sahnedeki hiçbir oyuncu kopmak, sırasını savmak derdinde değil. Hiç “öylesine” bir fiziksellik değil izlediğimiz. Birbirleriyle temas halinde oynuyor, uzaklaştıkları anlarda da kurdukları oyun içinde kalmaya özen gösteriyorlar. Herkes ayrı yerlerden aynı şeyi söylediğinin farkında. Zaten savaş çığırtkanlarının sesi birbirine benzer dünyanın her yerinde. Dünyanın bütün diktatörlerinin niyetleri kadar cümleleri de ortaktır. Kurbanlara kalansa “delilik” içinde bir matem yaşamaktır. Buralardan bakınca büyük bir umutsuzluk besliyor sanmayın oyun. “Son Umut” var oyunda. Ayça Güler, o yıkıcı atmosfer içinden bütün olgunluğuyla geçip oyununu kuran, oynayan bir çocuk. Olmasa çok eksik kalacak bir sahne Güler’inki. Çünkü savaştan ayrı tutulacak bir “mücadele”nin ışığını da görmek istiyor insan izlerken. Bu çıkış tam da buraya işaret ediyor gibi. Hala temiz soluklar alabilen birileri varsa yeryüzünde, uğruna mücadele edilecek şeyler de vardır elbette.

Troas
Yazan: Dimitris Dimitriadis, Yöneten: Alexandra Kazazou, Oynayanlar: Kerem Karaboğa, Salih Usta, Cem Üzümoğlu, Ayça Güler, Sahne ve Işık Tasarımı: Karol Jarek, Müzik: Petros Malamas, Nefeli Stamatogiannopoulou, Ses Tasarımı: Stelios Koupetoris, Yönetmen Yardımcıları: İpek Seyalıoğlu, Mertcan Semerci, Teknik Ekip: Didem Kırış, İpek Seyalıoğlu

TEATR ANDRA, 2016 Ağustos ayında Performans Sanatları alanında Türk, Yunan ve Polonyalı sanatçılar arasında sanatsal ve yaratıcı bir diyalog oluşturmak adına kurulmuş. TROAS projesi boyunca sanatçılar İstanbul’da kalmış ve proje aynı zamanda Kadıköy Theatron’un desteği ile gerçekleştirilmiş.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here