Antalya Şehir Tiyatrosu’nda bir hafta sonu

Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu’nun “Şehir Tiyatrosu” (A.B.B.Ş.T) olması münasebetiyle eleştirmen ve tiyatro sanatçılarından oluşan bir grup ile bu turistik kentimizde geçirdiğimiz birkaç gün sadece tiyatro değil, diğer değişik kültür-sanat dallarından da doyasıya tadabildik… Bırakınız Antalya’nın neredeyse sayısız ören yerlerini, bizzat anakent Kaleiçi’ndeki Suna-İnan Kıraç Müzesi’nin iki katlı eski bir Antalya evi prototipini, ATSO sergi salonlarındaki eşsiz Picasso çizim ve heykelleriyle Ara Güler’in o muhteşem tarihi çevre fotoğraflarını veya Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde izleme olanağını bulduğumuz “Küçük Dev Kadın” arkeolog Prof. Jale İnan’a adanmış sergiyi – tüm bunlara yetişmemiz, oyun izlemek veya tiyatrocularla sohbet toplantılarımız dışındaki zamanlarda pek kolay olmadı doğrusu!

İşte, sanki o Kültür Merkezi’nin giriş kapısında bizi karşılayan panoda İngiliz fotoğraf sanatçıları Gilbert&George’un yer alan “Ey sanat, seninle rahatlamamıza izin ver..” sözlerini doğruluyormuş gibi çalışmalarını sürdüren AŞT Genel Sanat Yönetmeni Mehmet Özgür ve ekibi de, nice büyük kentin ödenekli tiyatrolarında rastlamadığımız bir heyecanla işlerinin başında! Bu olağanüstü şevk bir yana, ürettikleri, başardıkları da kimi “metropol şımarıkları”nın da beğenisini kazanacak düzeydedir…

Tiyatro sevgisi küçükten başlar…
AŞT’nin en etkileyici çalışma alanı, kuşkusuz ki Çocuk ve Gençlik Birimi’dir. Bu tiyatro türüne yıllarını vermiş ve konusunda ülkemizin en değerli uzmanı, “üstadı” sayılan DT kökenli Özer Tunca, 2015/2016 sezonunda ikisini bizzat yönettiği dört oyuna süpervizörlük yapıyor. Kendisiyle yaptığımız sohbette, Türkiye’deki çocuk tiyatrosunun daha çok gerilerde olduğunu belirtiyor, yurt çapındaki nice yapımların küçük izleyicilerin zekâ düzeyine gerektiği kadar yönelmediğinin altını çiziyordu. Kendi sahnesinde oyunlarını sergilediği dünya çapındaki çocuk edebiyatı yazarlarından Selma Lagerlöf’ü veya bu konuda günümüzün önde gelen bir ismi olan Danimarkalı Soren Ovesen’i hem yazar hem konuk eğitmen olarak yeğlemiş olması, bu kısır döngüden çıkabildiğinin en güzel kanıtıdır. Bunlardan öte, izleme olanağını bulduğumuz, değerli çocuk tiyatrosu yazarımız Eşref Karadağ’ın kaleminden gelme gençlik müzikali “Özgürlüğe Kaçış” da, içerdiği toplumsal bazı güzel iletilerin yanı sıra, özellikle sirk ve clownerie örnekleriyle öne çıktı. Gençlere özgürlük fikrini eğlenceli bir şekilde aşılamasını bilmiş bu oyun dekor, kostüm ve maske tasarımıyla müzik uyarlamaları açısından izleyicilerin “en büyük”lerine dahi layık bir performanstı… Hele, Bulgaristan’dan konuk edilmiş akademisyen/yönetmen Prof. Alexander Iliev’in genç oyunculara sadece bu yapıma has olmayacak sirk ve clown becerilerini aktarması, AŞT Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Birimi’nin geleceği için başlı başına bir kazanımdır. “Özgürlüğe Kaçış” sahnelenirken küçük seyircilerin yüz ifadeleriyle tepkilerini çözmeye çalışırken, oyunun amacına ulaşmış olduğu izlenimini edindim – ne var ki, son sahnelerini gereğinden uzun bulduğumu belirtmeden edemiyorum. Oyunun başkişileri, genç sanatçılar tarafınca başarılı biçimde canlandırılmış olan altı hamster ve “elebaşları” farenin kurtuluşunun ardındaki gelişmeler, izleyicilerin gerilimini yeniden azaltıyor gibi geldi bana – ancak genel olarak çok başarılı bir sahneleme ile karşı karşıya kaldığımızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

"Özgürlüğe Kaçış"
“Özgürlüğe Kaçış”

Alexander Iliev’in yanı sıra, bu kez de yetişkinlere yönelik “Geç Kalanlar” oyunu için Azerbaycanlı yönetmen Nofal Valiyev konuk edilmiş. Bu oyundaki yardımcısı dramaturg Ruteba Tatlı’dan öğrendiğim kadarıyla, kesin bir “Stanislawski’ci” olan Valiyev’in buradaki rejisiyle hiç barışık olmadığımı söylemek, AŞT’ye karşı beğenimi azaltmaz, kuşkusuz… Ancak üç kişilik bir karakter

éGeç Kalanlar"
éGeç Kalanlar”

oyununu böylesine büyük bir sahneye neredeyse dekorsuz biçimde yerleştirmenin, dolayısıyla oyuncuları bir saati aşkın bir süre boyunca metrelerce sağa-sola yürütmenin (!), keza ikisinin çoğu repliklerini kendileriyle izleyicileri dahi yoracak bunca yüksek bir sesle söyletmenin acaba nedeni/amacı ne olabilirdi? Genç Hüseyin Atav’ın vasatın az üstü oyun performansının yanında, “yol gösterici” (olması gereken) annesi rolündeki Hasibe Özgür’ün aşırı sahiplenici/hırçın tavırları, kanımca oyunun bir çeşit “kimyasını” bozuyor gibiydi! Aralarında en başarılı yorum, genç adamın eşini canlandıran Sencan Köymen’den gelmiş olsa gerek, onun annesinin rolünü üstlenmiş olan Safinaz Özgür’ün çok kısa olan sahne devinimini gözardı edersek… Özetle, gerek konusunun alışılagelmiş klişelerin ötesini geçmemesi, gerekyönetim / sahne tasarımı / oyunculukları açısından başarıyı ne yazık ki ıskalamış bir yapımdı “Geç Kalanlar”.

Başarılı bir “remake”
Galasını izlediğimiz “Tarla Kuşuydu Juliet” ise, İsrailli yazarı Ephraim Kishon ve sahne müzikleri bestecisi Poldi Schatzmann’ın dışında, sahneye konması açısından “yüzde yüz yerli” bir yapımdır! Oyunu İBBŞT’de birkaç yıl önce başarıyla yönetmiş olan, ülkemizin en verimli tiyatrocularından Engin Alkan’a, izlediğimiz diğer iki oyunda olduğu gibi AŞT’nin çalışkan dramaturgu Ruteba Tatlı yardımcı olarak katkıda bulunuyor. Sahne ve giysi tasarımları, İstanbul’daki yapımı da donatmış olan deneyimli sanatçılar Gamze Kuş ve Duygu Türkekul’un imzalarını taşırken ışık tasarımı, yıllardır AŞT’ye emek veren Özgür Dokuyucu’ya ait. Hazır yeri gelmişken, Kishon’un reji önerilerine karşın, Alkan’ın oyunu tam donanımlı, üstelik oldukça düzenli büyük bir mutfağa taşıdığını birazcık garipsediğimi belirtmek istiyorum – oysa ki yazarın bir amacı da, 30 yıllık bu evliliğin pasaklılığını ortaya dökmekti!

"Tarla Kuşuydu Juliet"
“Tarla Kuşuydu Juliet”

Oyunculara gelince, nice “cevher”lerin başarılı bir reji ile nasıl da kabuk değiştirebileceğini bu tiyatroda art arda izlediğimiz iki oyunu karşılaştırırken, ziyadesiyle görmüş oldum: Juliet tiplemesi, uzun boyu açısından bazı Shakespeare uzmanlarımıza belki biraz cüsseli gelebilmiş olabilir – ne var ki, Hasibe Özgür’ün bu rolünde özellikle devinimleriyle gerçekten harikalar yaratmasını öncelikle başarılı oyunculuğuna, ancak belli bir derecede de “sihirbaz” yönetmen Engin Alkan’a borçlu olduğunu hemen belirtmek isterim. Eşit derecede keyif veren Romeo ve (ne yazık ki, bu remake’de oyunun sadece ilk yarısında) Papaz canlandırmalarıyla Mustafa Doğan Aydan, İBBŞT’de bu rollerde izlediğimiz Engin Alkan’a asla öykünmeden, gene de çok başarılıydı – dahası, Juliet ile boy farkıyla oyuna ayrı bir çeşni de katılmış oluyor… Ancak, açıkça belirtmeden edemiyorum, oyunun bence en karizmatik özyapısını Shakespeare rolüyle Osman Kot sunuyor! Gerek kanlı/canlı devinimleri, gerekse aşırılığa kaçmayan diksyonuyla sadece Romeo ve Juliet’i değil, tüm salonu derinden etkilemesini bilmiş bu genç sanatçının önünde, eğer Alkan gibi ustaların ellerinde kalmayı sürdürebilirse, başarılı bir kariyer var!..

"Tarla Kuşuydu Juliet"
“Tarla Kuşuydu Juliet”

“Tarla Kuşuydu Juliet”in kayda değer bir diğer başarısı, müziği ve icrasıdır. İsrail’deki Habimah Tiyatrosu’nun eski müzik direktörü Poldi Schatzmann’ın yazmış olduğu sahne ezgilerine bizzat Engin Alkan’ın ilave ettiği iki şarkı, söz ve melodileriyle neredeyse birer “liste parçası” düzeyinde – özellikle “Aşk Sonsuzluktur” başlıklı olanını, İstanbul’daki temsilden bu yana unutmamışım! Shakespeare’in dışında Kishon’un diğer bir düşsel karakteri olan Romeo/Juliet’in haşarı kızları Lukretia’yı canlandıran Koray Akça ve AŞT’nun sürekli müzisyenlerinden Abdullah Uzun’un yanısıra diğer üç oyuncunun da dönüşümlü olarak gitar, klavye, saksofon ve davullarda inanılmayacak derecede yetkin birer müzik icracısı veya vokalist olmaları, tüm izleyicileri şaşırtıyor! Kishon’un kimi alaycı, kimi yıkıcı evlilik hicivlemelerine Alkan’ın zaman zaman groteske varan yorumlar katması, keza romantik bir aşkın evlilik sonucu nerelere varabileceğinin, çocuk yetiştirmenin güçlüğünün, kimi din adamlarının sahtekârlığını acımasızca gözlerimizin önüne serilmesi, neredeyse elli yıl önce yazılmış olan bu taşlamanın “çağdaşlığını” da açığa vuruyor. Tek olumsuz yanı, daha önceki sahnelenişine göre kısaltılmış olmasına karşın, yine de kanımca gereğinden 10-15 dakikalık “fazla”lığıdır! Bu uzunluktaki yapıtları izlerken her zaman yapmış olduğum yorumu, günümüz tiyatro izleyicilerinin 90 dakikalık bir oyundan daha uzun olanına artık pek katlan(a)madıklarını buradan da yinelemek isterim…

Oyunların dışında birlikte olduğumuz söyleşilerde AŞT sanatçı ve yöneticilerinin anlattıkları bizi derinden etkiledi. Bu türden şaşılası anılarından sadece bir örnek vermek gerekirse, sevgili Safinaz Özgür’ün aktardığı çok anlamlıydı: Onyıllar önce, günümüzün Genel Sanat Yönetmeni eşi Mehmet Özgür ile birlikte tiyatroyu kırsal alanlara taşımaya başladıkları dönemlerde çevre köylerinin birinde çocuklar, ilk kez sahnede devinen insan gördüklerinde, onlara taş atarlarmış – ancak bugün, bu çocukların bazıları AŞT’nin sahne sanatçıları konumundadır!

Ne mutlu ki Antalya’da “tiyatro” büyük harflerle yazılıyor. Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nin giriş kapısındaki panoda “sanat” için gene büyük harflerle belirtildiği gibi: TÜM İSTEĞİMİZ SENİNLE OLMAK…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here