Pınar Erol

Tanımlamalardan sıkılan, bunalan bir adamı, bir çerçeveye hapsetmeden nasıl anlatmalı? Üstelik, karşısındaki örneklerin azlığından, yaptığı şeylerle, birine benzemekten çekinecek kadar özgünlüğün peşindeyken. Sunulan modellerin taklidi olmamanın kendi elinde olduğunu keşfettiği yer tiyatro. Biri gibi olması gerekmiyor. Zaten “bütün hikayeler anlatılmıştır. Bunların sayısı da bellidir ama anlatış biçimi değişiktir.” O, değiştirmeyi seviyor. Basmakalıp öğretileri kabul etmediğinde, karşısına bir uzam çıkıyor. Orası işte, başladığı yer. Orada, zamanın heyecanından, şimdinin çarpışmasından besleniyor. ‘Aysberg’in görüneni böyle, altındaki cevheri anlatmak içinse dilin başka dalga boylarına ihtiyacı var.

Başlarda sinemayı istese de, aklından geçen tiyatro yönetmenliği. Bazı şeyleri, bir maskenin ardından söyleyebileceği bir alanı olduğu için tiyatro yapmaya karar veriyor. Fizik ve matematik büyülüyor. Hayata bakışında bir altyapı oluşturuyor. O duygusal zekası işte, yaşamın sıradanlığını, sanatın büyüsüne bağlıyor. Tiyatroyu çok seviyor. Bunu ölçülendiremem, annenizi ne kadar sevdiğinizi düşünün anlamak için. Tiyatro adına yapılan iyi şeylerin neredeyse yarısı onun başının altından çıkmıştır deniyor. Çocuğunun güzel büyümesine tanıklık eden bir babanın mağrur bakışları var. Başarıyı pay ediyor. Bir anlığına Dot’un hiç var olmadığını düşünün. Farz edin ki Murat Daltaban, Şehir Tiyatroları’nda hâlâ nefesini tutmaya çalışıyor. O zaman diğer küçük, bağımsız tiyatroların da olmayacağı ihtimali sizin de aklınıza geliyor mu? İhtiyaçtan doğdu Dot! Küf kokmayan oyunlara duyulan özlemden, yeniden yana ağzını açmayanlara inattan, gerçekliği yumuşatmayan tavırdan, üretkenliğin heyecanından, yürekli olmanın ödünsüzlüğünden, olmayanın gerekliliğinden, güncelin arayışından, tutkunun yol alışından…

Tek bir yazıya sığmayacak kadar çok oyunları var aklımızın sinemasından geçen. Döne döne sahnelenen oyunların bıkkınlığına inat; bugünün sözü, karşılığını buluyor nicedir bekleyen seyirci kalplerimizde. Yine de “bunca zamandır nerelerdeydin” sorusu sorulmuyor. Onlarsa ceplerimize soru kancalarını doldurup eve yolluyor bizi. Tüm duyargalarımızı uyandırıyor, provake ediyor. Rahatsız etmekten çekinmek mi? Olur mu hiç! Elektrogitarın çıkardığı o “bozulmuş” ses, beyninin kıvrımlarından yakalayıp zıplatır ya insanı, işte o, onun istediği ton! Müziği öyle onun… “Agresif teknik”, “sıcak mekân” onların jargonu. Her oyundan, hiç olmazsa bir cümleyi bedenimize geçirebilelim diye oynuyorlar, ışıklı olabilelim diye. Şimdi bunlar az şey mi?

Özlem Daltaban oyuncu değil, ama artık tam teşekküllü tiyatro insanı. Ekibin aldığı her alkışta o da selama duruyor. Dot’u ayakta tutmanın büyücüsü o. Emek ve çözüm sözcüklerini anlamlandıran biri. Dot’un her üyesi bir pırıltılı renk, bir araya gelince gökkuşağını boyuyorlar. Birlikte öyle güzeller ki… 

Güzel şeyler izleme hakkımızı bize hatırlattıkları ve geri verdikleri için minnetli bir teşekkürüm var onlara. Elden ele geçen çiçeklerin kokusu biter mi?Onlardan gelen güzellik, kaç hayatın içinde büyüyor şimdi…

ODTÜ Maden Mühendisliği’ni altı yıl okuyup, üçüncü sınıfta bırakıyorsunuz. Arada İktisat ve Jeoloji Mühendisliği’ni de kazanıyorsunuz ama sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı’ndan 1992 yılında mezun oluyorsunuz. Tiyatro yapmanız ergenlik hezeyanınızla ilgili. Oyunculuk yapacak bir karakteriniz yokken sahneye çıkmak sizin için sınav gibi. “Kendimle savaşarak bu işi yaptım. Tiyatrocu olmak değil; olmak ya da olmamak noktasındaydım” diyorsunuz. “Olmayacak biliyorum ama yine de olmadığını görmek istiyorum” diyerek sınavda Hamlet’in “olmak ya da olmamak” tiradını oynamanız bugün bakınca ne kadar ironik!
Murat Daltaban: Söyleyecek bir şey yok aslında. Çok detaylı anlattınız ve tam da bu anlattığınız şekilde oldu. Bizim zamanımızda üniversite sınavında, en yüksek bölümden, daha düşük puanlara doğru sıralama yapılıyordu. Ben de ODTÜ istiyordum ve ODTÜ Maden Mühendisliği’ni kazandım. Çok güzeldir aslında bölüm, altı senem ODTÜ’de geçti sonra bıraktım, tiyatroya geçtim ama o yıllarımı hiçbir zaman kayıp gibi görmedim. ODTÜ’den mezun olmadan, üçüncü sınıfta ayrıldım ama ODTÜ’lü olmak fikrini her zaman çok önemsedim. ODTÜ’nün içinden geçmek bile size hayatla ilgili çok önemli tecrübeler, bilgiler kazandırır. Sonra Hacettepe İktisat’ı kazandım, gitmedim, Jeoloji Mühendisliği’ni kazandım oraya da kaydımı yaptırmadım. O sırada Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nü kazandım. Tiyatroyu, ergenlik problemlerinden çıkmaya çalışırken, kendimi ifade edecek bir alan bulmanın mutluluğuyla kazandım ve çok çok çok sevdim Dil-Tarih Tiyatro’yu, oradaki öğretmenlerimi, Sevda (Şener) Hocam’ı. Çok güzel vakit geçirdim, çok şey öğrendim. Okul bittiğinde İstanbul’a  Şehir Tiyatrosu’na geldim.

Gelmeden Ankara Devlet Tiyatrosu’nda da oynadığınız oyunlar var. ilk 1989’da “Bir Sırça Köşk Masalı” var. Sonra “Troyalı Kadınlar”, “Fadik Kız”, “Eşek Arıları”, “Kanlı Düğün” Babayiğit”, “Emrem Yunus”…
Murat Daltaban: Onlar okul zamanı, sahneyi anlamak için figürasyona çıktığım zamanlardı. Sahneyi, kulisi, kurumsal bir tiyatronun parçalarını orada görmeye başladım. Şehir Tiyatrosu’na gelişim, Sevda Şener’in desteğiyle olmuştur. “Devlet Tiyatrosu’nda seni üzerler, söyleyeyim de Gencay’a (Gürün) Şehir Tiyatrosu’na geç” dedi. Ankara’dan İstanbul’a gelmek başlangıçta çok zordu. Sevda Hoca’nın bana duyduğu inanç, sevgi ve onun korumacı tavrı benim İstanbul’daki profesyonel tiyatro maceramı başlattı. Kurumda geçirdiğim on üç senenin tamamında çok iyi roller oynadım.

Evet, ilk akla gelenler, “Bir Ata Krallığım”, “Dumrul ile Azrail”,  “Othello”, “Medea”…
Murat Daltaban: Kariyerimin önemli bir bölümünde oradaydım. Şehir Tiyatrosu’nda  Başar Sabuncu ile tanıştım. Muhteşem bir yönetmen, kıymetli bir tiyaro insanı. Hâlâ da en çok etkilendiğim yönetmenlerdendir. Sonra Savaş Dinçel ile orada tanıştım, birlikte oynadım, Şehir Tiyatrosu’nda ilk oyunum onunlaydı. Onu çok sevmemdeki en büyük sebep yumuşacık ve bilge halidir. Tomris İncer ile oynadığım ikinci oyunum da başka muhteşemlikteydi. Tomris abla ile çok güzel günler geçirdim, ondan da çok şey öğrendim. Tüm bu güzel insanlara rağmen çok kötü zamanlar, çok ağır dönemler de geçirdim Şehir Tiyatrosu’nda. O ağır dönemlerin sonunda gerçekten nefret ettiğim bir yer haline geldi kurum ve neredeyse tiyatroyu bırakma noktasındayken, istifa ettim. Tiyatrodan değildi bıkkınlığım, kurumsal çekişmelerden, kurumsal yönetim problemlerinden dolayı istifa ettim oradan… Sonra öyle bir şey yakaladım ki hayatta, öyle bir şeye sahip oldum ki, onu kimse benden alamaz! Tiyatro benim için öyle bir şey. Oynamak, oynamamak hiç önemli değil, öyle hırslarım olmadı. Herkes iyi rol oynamak ister, ben de elbette… Ama hiçbir zaman asıl hedef olarak merkeze kendi oyunculuğumu  koymadım. Hak ettiğim yeri yaşayayım isteğiyle çok çalıştım, tiyatroyu her şeyden çok önemsedim ve hep çok sevdim. Sonra, o sıkıntılı dönemde Özlem’le sohbet ederken birlikte bir tiyatro kurmaya karar verdik. Süha’yı (Bilal) da bizimle olmaya ikna ettik. Süha arkadaşımızdı, ortağımız oldu ve ilk günden beri hep birlikte hareket ettik. Dot öncesinde Kumpanya’da  Kerem Kurdoğlu ve Naz Erayda ile çalıştım. 5. Sokak Tiyatrosu’nda Mustafa Avkıran ile çalıştım. Hepsinden çok şey öğrendim.

2005 yılında Özlem Daltaban ve Süha Bilal’le birlikte Dot‘u kurdunuz ve o dönem Britanya‘da doğmuş olan in-yer-face akımı bolca telaffuz edildi. İnternet adresiniz Go-dot. İsminizin o rastgeleliği, anlamlı bir hareketin öncüsü oldu ve peşinizden bir cesaret, birçok küçük tiyatro var oldu.
Murat Daltaban: Okulda bir sürü şeyi öğreniyorsunuz, okul ufkunuzu açıyor. Sonrasında Şehir Tiyatrosu, bildiklerimi sahne üstünde uygulamaya başladığım yer oldu. Ama asıl Şehir Tiyatrosu tecrübemin ardından biriktirdiklerim, bilgim ve yaratıcı tarafım bir araya geldi. ODTÜ’de biriktirdiklerim de bana hayata başka bir yerden bakmayı, hayata ya da sanata laboratuvar gibi yaklaşmayı, analitik çözümleri öğretmişti.

Ve bilimin de aslında sanatın içinde olduğunu öğretti size.
Murat Daltaban: Evet, hepsini toparladığımda Dot oluştu diyebilirim. Özlem’in ve Süha’nın kendi alanlarından getirdikleri bilgi ve tecrübeleriyle benim tiyatro ile ilgili biriktirdiklerim bir araya geldiğinde Dot birdenbire ortaya çıktı ve kuruluşundan bir sene sonra, sanki on senedir varmış gibi güçlü bir kurum olarak görüldü. Tiyatronun pek görünür olmadığı bir dönemde, kimsenin mekân açmaya cesaret edemediği, tiyatronun neredeyse prestij kaybettiğinin düşünüldüğü, tiyatrocu olmanın alaycı bir gülümsemeyle karşılandığı zor bir dönemde Dot parlak ve yeni bir hareket olarak ortaya çıktı. Ve bu hem tiyatro seyircisini, hem de basını ve kültür yayınlarını çok heyecanlandırdı. O dönemde gazetelerin arasından özellikle Radikal, hem ana gazetede hem de eklerinde çok ciddi tiyatro yazıları basardı. Şehirdeki kültür sanat hayatında üreten ekiplerde ve haber yapan ekiplerde, birbirini tamamlayan ve yükselen bir enerji vardı. Biz de bu akışın içine dahil olduk. Sadece Radikal değil elbette, Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve birçok aylık dergide ve Tiyatro Dergisi’nde çok sayıda haberimiz, röportajımız yayınlandı. Tansiyon yüksekti kısacası…

Dot’un kuruluş amacında var ‘tansiyonlu tiyatro’ tanımı. Düşünme, sorgulama dinamiğini çalıştıran…
Murat Daltaban: Oyun seçimi, reji ve mekân tercihleri olarak çok agresif girmiştik zaten. “Frozen-Donmuş” ile başlamıştık. Mekânın inşaatı provalarla iç içe altı ay sürmüştü. İlk oyunumuz “Frozen”da üç karakter vardı, üç oyuncu yan yana durup hikayelerini direkt seyirciye anlatıyordu. Son derece yalın, beklenmedik şekilde minimalist rejisi olan bir oyunla yapmıştık tiyatronun açılışını. Seyircinin alışkanlıklarının dışında bir durumdu bu, etkileniyorlardı. Oyunun metninden ve anlatılış biçiminden çok etkileniyorlardı. Genelde bunu severiz, seyirciyi heyecanlandırmak, şaşırtmak, zihnini açmak, kimyasını harekete geçirmek isteriz. Seyircinin oyundan çıktıktan sonra üzerine düşünmesini ve cebinde oyunu taşımasını isteriz. Seyirci yıllar boyunca, bizimle birlikte bu heyecanı sürdürdü. Dot’un hâlâ başarılı olmasının sebebi hep yeni bir heyecanla yeni oyunlar sahneliyor olması ve bunu hep birlikte yaşıyor olmamız.
Özlem Daltaban: Evet doğru, biz aslında sevdiğimiz tiyatroyu yapmak ve bizi heyecanlandıran metinleri oynamak için Dot’u açtık. Murat sevdiği tiyatro oyunlarını sahnelemek ve seyircilerle paylaşmak isteyen bir sanat yönetmeni. Yani biz başlangıçtan beri kendi fikirlerimizden yola çıkarak, eksik bulduğumuz tüm detayların tamamlandığı bir tiyatro yapısı oluşturmaya çalıştık.

Seyircinin beğenisini referans almayıp gişe kaygısıyla hareket etmediğiniz için size bağımsız tiyatro deniyor. Ve o eller taşın altından çıkamıyor hiç. Seyirciyle ilişkisi farklı, ona görev veriyor, oyuna katıyor, kışkırtıyor. “Fight Night-Dövüş Gecesi”nde örneğin seyirci olmazsa oyun ilerlemiyor. Ama o demokrasi simülasyonu da aslında seçimleri bizim yapmadığımızı acı acı anlatıyor. “Pornografi”de, oyunun etkisi seyrettikten bir süre sonra ortaya çıkıyor ve zamanla artıyor ve seyirciyi rahat bırakmıyor. “Hassas”ta seyirci desteği çok önemli… Öncesinde Şehir Tiyatroları’nda büyük salonlara, hatta açıkhavada dört bin kişiye oyunlar oynarken ölçek küçüldü belki ama temas arttı.
Murat Daltaban: Evet, süreç içinde şunu öğrendim: Mesele salonun büyüklüğü ya da seyirci sayısı değilmiş; mesele, seyirciye dokunmakmış. Küçülmenin çok ekstra avantajları var biçim olarak o ayrı… Ama mesela bir gecede, bizim normal rakamımızın iki katı sayıda seyirciye  “Festen-Kutlama”yı yaptık Koleksiyon’da. Orası, aşağı yukarı orta ölçekli bir tiyatro mekânıydı diyebiliriz.  O mekânda da seyirciye dokunmanın yöntemlerini bulduk. Oyun dışarıda başlıyordu, sonra seyirciyi bahçeden çadırın içine, seyir alanına alıyorduk. Seyirci oyun devam ederken sessizce sandalyelerine oturuyordu. Önemli olan, senin tiyatrodaki seyirci ile ilişki kurma biçimin, biz bu ilişkiyi hep çok önemsedik. Seyirciyi oyunun içine dahil etmek gibi klişe bir durumdan söz etmiyorum, seyirciye “şimdi burada birlikteyiz”i hissettirmekten, onlarla göz temasında olmaktan, onlara dokunmaktan bahsediyorum. Seyircinin nefesini hissetmek, seyircinin oyuncu ile ilişkisini, seyircinin birbiriyle nefes alıp verme ilişkisini önemsemek gerekiyor. Yeni bir şey icat etmedik belki ama çok yeni bir şeyi birlikte yaşadık, yaşattık.

Özlem Hanım, sizin için Dot’un bel kemiği deniliyor. Sadece tiyatro yönetmenin zorluğundan bahsetmiyorum; seyircisini de düşünen biri olmanızdan bahsediyorum. Mesela, yağmurlu, karlı günlerde çadırda, yukarıda bahsi geçen “Festen” oynanırken “acaba ses rahatsız eder mi, sözleri bastırır mı diye” çok kaygılanırmışsınız.
Özlem Daltaban: Evet ben her bir oyunu başlatmak ve bitirmek konusunda epeyce titiz ve endişeli biriyim… Koleksiyon çadırındaki “Kutlama-Festen” oyunuyla ilgili yılbaşından bir gün önce komik bir anımız var. Çok karlı bir gündü, mekânımız bahçeye kurulmuş oldukça büyük bir çadırdı. Çadırın tavanı ve duvarları ses için özel kumaşlarla kaplıydı… O gün, öyle bir kar fırtınası vardı ki, bütün o kumaşlar rüzgârdan dalgalanıyor, müthiş ses çıkarıyordu. Biz gündüz saatlerinde gidiyorduk mekâna oyun günleri, o gün uzun uzun oturdum mekânda kendi başıma, sesleri dinledim…Ben o akşam salona insanları oturtsam, seyirci hem oyuncuların sesini duyamayacak hem de huzursuz olacak diye düşündüm. Sonra Murat’ı aradım, dedim ki: “Şu an burada kıyamet kopuyor. Bu oyun, bu gece oynanamaz.” Sonra seyircilerimizi aradık, durumu anlattık, çoğu bize teşekkür etti. Müthiş tatlı bir seyircimiz var. Bazen, oyuncu rahatsızlığı olduğunda mecburen iptallerimiz oluyor, canı sıkılıyor seyircinin biliyorum bu durumlarda, planını yapmış belki üç hafta önceden yerini almış… Ama o akşam memnun oldular, hava koşullarından dolayı, hatta hoşlarına gitti açıklamamız… Bunlar benim titizliklerim ama Murat’a sormadan hiçbir karar almıyorum elbette. Son söz onun.

Mobil Hareketleri var Dot’un. Yedi mekân değiştirdi. Her mekânın da proje oyunu oldu. Göçebe tiyatro olmak, sizin deyiminizle “şehir göçebeliği” hareket kabiliyetini ve çözüme odaklı olmayı sağladı. Sırasıyla şöyle göçtünüz: 1 DOT (Mısır Apartmanı, Ana Mekân), 2 DotBilsarda (Bilsar Binası, Mobil Proje), 3 DotKoleksiyonda (Koleksiyon Binası, Mobil Proje), 4 DotMarsta (Maçka G-Mall, Küçük Mekân), 5 DOT (Maçka G-Mall, Ana Mekân), 6 DotKanyonda (Kanyon, Ana Mekân)
Özlem Daltaban: DotKanyonda son mekânımız ve bir aksilik olmazsa 5+5 yıl boyunca buradayız. Mısır Apartmanı, G-Mall üst kattaki büyük salon ve burası (Dotkanyonda) ana ve büyük mekânlarımız. DotBilsarda ve DotKoleksiyonda ise mobil hareketlerdi, bunlar özel proje için dönüştürülmüş mekânlardır. DotMarsta ise küçük bir sürekli mekân olarak planlanmıştı. DotBilsarda mekânı, Mark Ravenhill’in “Vur/Yağmala/Yeniden” projesi için hazırlandı. Bilsar binasının alt katındaki brüt beton boş alan, kısa oyunlar projemizin konseptine çok uygundu. Mekânın projeye uygunluğu bu kararı almamızda büyük etken oldu. Koleksiyon’un bahçesindeki büyük çadır da yine “Kutlama-Festen” oyunu için tam aradığımız mekândı. Bu mobil hareketler, hep Murat’ın mekân projeleridir. İstanbul’da bağımsız ve özel bir tiyatro olarak, yani ödeneksiz, fonsuz… Ana mekânımızda repertuvar oyunlarımız devam ederken salonumuzu bütün bir sezon sadece kısa oyunlar serisine ayırmak çok riskli bir karar olurdu, o nedenle kısa oyunlar serisini farklı bir mekânda yürütmek istedik. Murat ve Süha ile birlikte bu konu üzerinde çok düşündük, Kısa oyunlar serisini yapmayı çok önemli buluyor, projeden vazgeçmek istemiyorduk. Sonuçta mekân sayısını arttırmaya karar verdik. Yıllar içinde bu mekân projeleriyle, mekân sayısını arttırarak seyirci sayımızı arttırdık. Bazı günler saat19.00’da Dotbilsarda’da, saat 21.00’de Mısır Apartmanı’nda oyun başlattık, bazı oyuncularımız her iki oyunda da oynuyor, birinden çıkıp diğerine yetişiyordu.… Sonra aynı ritmi Maçka G-Mall’da yakaladık. Haftada dört akşam, üst büyük salon ve alt küçük salonda iki oyun birden başlattık. İstanbul’da bizim gibi farklı işler üreten mekânların bir akşamda üç yüz, beş yüz seyirciye oynaması kolay olmayabilir. Biz bu mobil mekân projelerle, iki farklı mekânda farklı oyunlar oynayarak seyirci sayımızı arttırdık.
Murat Daltaban: Yine de kâr edemedik ama…
Özlem Daltaban: O dönem G-Mall’da kafemiz vardı. Murat’ın deyimiyle burası ‘tiyatronun mutfağı’ olur diye düşündük, çok keyifli üç yılımız geçti o kafede. Farklı bir işletme olmasına rağmen, inanın olmuyor da olmuyor. Tiyatronun her mekân değişiminde inşaat yatırımı ve yeni ses, ışık, yükselti, sandalye satın alımları yaptık. Bütün bunlar sürekli kredi kullanmak anlamına geliyor. Uzun yıllardır kredi borçlarımızı ödüyoruz. Bir yandan da sürekli yeni oyun prodüksiyonları yapıyoruz. Oldukça zor olduğunu söylemeliyim…

“Sanatta, devlet, özel sektör ve kurum sacayağın ayaklarını oluşturur” diyorsunuz ya. Bizde devlet hiç yok, o benzetme politikasını güdüyor. Ya kendine benzeyene ödenek çıkarıyor, ya da benzemeyeni benzetmeye çalışıyor. Özel sektör çok az. Tüm bunlar arasında oluşturduğunuz mekânsal işbirlikleri modeli sizi ayakta tutuyor. Bu da co-prodüksiyonlarla oluyor. Kendinize müdahale ettirmeden bunu sağlamak önemli. Hiç asimile olmadan içinde yer almanız kıymetli.
Özlem Daltaban: Yaşadığımız ülkenin koşullarına karşın geliştirdiğimiz bir modeldi bu… Ben birçok farklı yerde anlattım bu modeli, hep çok ilgi gördü. İşbirliği yaptığımız her mobil mekân projesinde, ev sahiplerimiz Dot’un bağımsızlık halini makbul ve kıymetli buldular. Biz de başka türlüsünü kabul edemezdik, etmezdik. Yaptığımız oyunlara, biçimine, içeriğine, ismine karışılmasına izin vermeyiz. Bu anlaşmaların başlangıç noktası bu konuda hemfikir olmak. Bu nedenlerle, zaman zaman teklifleri geri çevirmek zorunda kaldık, kalıyoruz… İnsan farklı teklifleri anında seziyor, sohbet esnasında daha ilk cümlede anlıyorsun, ‘yok’ diyorsun, ‘olmasın’ o zaman.

Müzik ve çizgi roman hayatınızda çok yer kaplıyor.
Murat Daltaban: Hayatım boyunca müzikle hep çok yakındım. Amatörce ilgilendiğim ve çok beslendiğim bir alan müzik. Odamda müzik aletlerim ve kitaplarımla yaşıyorum, başka da bir şeyim yok. Bütün hayatım bunlar diyebilirim, ailem, tiyatrom, kitaplarım ve müzik.

Çocukluğunuzdan beri şarkı söylüyorsunuz. ODTÜ’de okurken bir yandan konservatuvar Şan Bölümü’ne gidiyorsunuz. Bir dönem kulüplerde grubunuzla müzik yapıyorsunuz. Bir de iyi gitar çalma sevdanız var.
Murat Daltaban: Evet onları da yaptım ama sonrasında benim için başka bir yere taşındı müzik. Artık müziğin başka türlü bir bilgi ile yeri var hayatımda. Popüler müzik gibi değil; daha hayatın içinde bir şey.

Ve en nihayetinde oyunlardaki müzik… Provalarda bazen gözlerinizi kapatıp, sadece sahnenin sesini dinleyip oyunu böyle anlamaya çalışıyorsunuz.
Murat Daltaban: Sesi çok önemsiyorum. Tiyatro aslında iki dilin birleşimi: Hem görsel, hem işitsel. Sonuçta oyuncu hikayeyi anlatırken sesini kullanıyor ama müzik sesin zenginliğini, perspektifini ve işin dramatik yapısını zenginleştirir. Onun için oyun yaparken, ses tasarımını ve müziğin kullanımını, işin yoğun ve önemli  bir parçası olarak düşünürüm. Bir oyun çalışırken müzikle birlikte çalışırım. Kafamda önce işin müziğini bulur, sonra sahnelerle ilişkisini kurarım. Bu aşamadan sonra çok hızlı ilerlerim. Müzik benim için çok ilham verici bir kaynak.

İyi bir yönetmenin “fena değil” diye yorumlanacak bir iş çıkaracağı öyküyü, soluk soluğa izlenecek bir görsel şölene dönüştürmek ve bir tiyatro olayına çevirmek için Murat Daltaban  adlı sahne büyücüsü olmak gerek. Samimi olarak, “Beautiful Burnout” sahnelemesinin tiyatro okullarında ders olarak okutulacak nitelikte olduğu kanısındayım” demiş Robert Schield yanılmıyorsam. “Beautiful Burnout – Supernova” uzun prova döneminden sonra çıkan “devised theatre” denilen farklı bir çalışmaydı. Bu oyunda müzik kullanımına bir örnek.
Murat Daltaban: Oyunu üç ayda çıkardık ama ilk bir buçuk yılı, oyuncuların bedensel kondisyon ve dans hazırlıkları için kullandık. Oyun gerçekten kondisyona ihtiyaç duyuyordu. Oyunda gerçekten bir oyuncu başarısı, oyuncu performans başarısı vardır ve müzikler, besteler de muhteşemdir. “Süpernova” zorlu bir oyundur . O yüzden belki de üzerine konuşulup incelenebilecek, nasıl yapıldığı üzerine sohbet edilebilecek bir oyundur. Oyunu ilk seyredip, geldiğimizde ve ekibe bahsettiğimizde yapılamaz bir oyun demiştim. Bizim çocuklar ‘yapalım’ diye ısrar etti. “Şu an sizinle yapamam, eğer oynamak istiyorsanız, bedenlerinizi hazırlayın, siz ne zaman hazır olursanız o zaman yaparım oyunu” dedim. O oyunda iş oyuncularda bitiyordu. Bir buçuk sene çok çalıştılar, direndiler. Süreç içinde bazı oyuncular kadrodan düştü, yerine başkaları geldi. Çok çalıştılar, boksör oldular, neredeyse ringe çıkabilecek vaziyette boks öğrendiler sonunda.


“Festen” den sonra sanırım Köksal Engür ile bu sezon başlayan “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız”da tekrar birlikte oynuyorsunuz. Oyunun yazarı “büyülü gerçekliğin” sesi olan Zinnie Harris, aradaba giderken Dante’nin “İlahi Komedya”sını dinliyor ve gerçek ve spiritüel arasındaki bağı kütüphaneciyi bularak kuruyor. Yine
Jasmin’in hamileliğini kendi hamileliğinden esinlenerek yazıyor. Bu oyunu sizin yönetmenizi çok istiyor. Siz de hem yönetiyor, hem dekor tasarımını yapıyor, hem de şeytan rolünü oynuyorsunuz. Oradaki oyun Edinburgh’da eleştirmenler tarafından sevilmese de Royal Court’ta en çok izlenen oyun olmuş. Buradaki reji sevildi mi?
Murat Daltaban: Burada eleştirmenler de, seyirci de çok sevdi. Oradaki seyircinin enteresan bir yaklaşımı vardı.
Özlem Daltaban: Oyunu, Londra’da Royal Court’ta, tiyatronun Sanat Yönetmeni olan Vicky Featherstone sahneledi. Zinnie, Londra’da oyunu şiddetle sevenler ve şiddetle sevmeyenler oldu diye anlatmıştı.

Dotkanyonda Zinnie Harris’in diğer oyunu “Kış Dönümü” ile açılmıştı. “Onun kendi endişelerinden kazıyıp çıkardığı hikayelerinin üstünü, biz, bize bir şey olmaz rahatlığıyla kapatıyoruz” diye bahsetmişti Murat Daltaban. İlk kez Royal Shakespeare Company tarafından sahnelenen oyunu onun rejisiyle izleyince olağanüstü bulmuş Zinnie Harris.
Özlem Daltaban: “Kış Dönümü” çok önemli ve çok özel bir oyundu. Hem metnin anlattığı hikaye açısından, hem de Murat’ın yönetmenlik dilinin vardığı son nokta açısından… Murat pek anlatmayı sevmiyor ama ben şöyle tarif edebilirim, bence aslında yönetmen, dilini, bakışını ve sanatsal görüşünü kendine uygun bulduğu yazarı arıyor. Bence Murat, Zinnie Harris ile “o büyülü gerçeklik” dediği noktada buluştu. O, onun yazarı, o da, onun yönetmeni. Murat’ın  içinde gezinmekten hoşlandığı “bir yerden başlayan ve akışta bambaşka bir yere giden gerçeklikten uzaklaşmayı” Zinnie’nin metinlerinde bulması ikisi için de çok güzel bir karşılaşma oldu. Murat, Zinnie’yi de şaşırtan, güçlü bir imza atınca rejiye, -tabii ki Zinnie’nin metinlerinde bu malzeme zaten var ama o metinleri her yönetmen böyle sahnelemiyor-  aralarında çok iyi bir uyum oldu. “Kış Dönümü” ve “Nefesinizi  Nasıl Tutarsınız?” oyunlarının ardından “Gergedanlar” uyarlaması ile üçüncü kez bir araya gelmiş olacaklar.

Evet öncesinde Edinburgh Fringe Festivali’nde “İki Kişilik Yaz” ve “Sarı Ay”ın yönetmeni David Greig’le birlikte, “Kış Dönümü” ve “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız” oyunlarının yazarı olan Zinnie Harris ile bir araya gelmiştiniz.
Özlem Daltaban: Korkarım Murat sonsuza kadar Zinnie’yle çalışacak. Zinnie’nin bir “Restless House” üçlemesi var, muazzam bir uyarlama. Şimdi o üçlemeyi yapmak istiyor. Eminim Murat sahnelediğinde metne bambaşka bir fikirle yaklaşacak… Dot’un açılışından beri severek sahnelediği birçok oyun oldu. O metinlere de hep çok farklı yorumlar getirdi Murat. Mesela “Kürklü Merkür”ü kaç kişi öyle sahnelemiştir? “Kürklü Merkür’ün yazarı Philip Ridley’i İstanbul’da misafir etmiştik, oyununu seyrettiğinde çok etkilenmişti…

O da kült olmuş bir oyun tarihte. Tekrar oynansın diyeni çok.
Özlem Daltaban: Oynanabilir ama tabii aynı oyuncularla olamaz. Sahnede izleyeceğimiz oyuncuların çok genç yaşta olup bu baskıyı, bu korkunçluğu yaşıyor olmaları çok iç acıtıcı bir durumdu. Hâlâ çok çarpıcı, hâlâ bugünün mevzusu, gündem her yerde hep aynı…

Ekip olmak önemli. Oyuncu, çevirmen, yönetmen, yazar olarak değerlendirdiğiniz kişiler var ekipte. Hakan Günday’ın “Malafa”sını 17. İstanbul Tiyatro Festivali’ne hazırlamıştınız. Ve o dönem yazarınızı bulmuştunuz. Yerli oyunlar sorusuna da cevaptı bu.
Özlem Daltaban: Murat yeni oyun metnini önemseyen, çok kıymetli bulan bir Genel Sanat Yönetmeni’dir. Çok titiz ve mükemmelliyetçi olduğu için, oyun metni en olgun noktaya gelene kadar yazım sürecinin devam etmesi gerektiğine inanır. Dolayısıyla bu uzun yazım sürecini yazarıyla dirsek dirseğe yaşayabileceği bir yapımız oluşamadı henüz. Hakan’la “Malafa” romanını oyunlaştırdıkları süreçte, Hakan defalarca yazdı, üzerinden geçti. Zor bir süreç bu… Eğer oyun yazma tekniğine en hakim ülke, yüzlerce farklı yazarlık atölyeleriyle meşhur Shekaspeare’in Büyük Britanya’sıdır diye düşünürsek, inanın orada oyun yazarlığı bir meslek, bir profesyonellik alanı. Mesala Zinnie Harris güçlü bir oyun yazarı ve hocası. İstanbul’da yapılan Royal Court oyun yazım atölyesi için Mark Ravenhill ile birlikte eğitmen olarak gelmişti. Hatırlarsın geçmiş yıllarda British Council desteği ile DOT’ta paneller yapmıştık. “İngiliz Yazarlar Dot’ta Konuşuyor” serisi. Panellerde, Phillip Ridley, Mark Ravenhill, Simon Stephens yazarlık tecrübelerini anlattılar, en çok aklımda kalan; oyunları defalarca yazdıklarını anlatmalarıydı… Oyun metni yazım tekniğini çok iyi biliyorlar. Biz yeni yazar ve yeni metin destekleyen bir tiyatro olmayı çok arzu ediyoruz ama bunun için mutlaka özel bir fon olması gerekir. Keşke devletin bunun için bir ödeneği olsa. Biz bağımsız ve özel bir tiyatro olarak, çağdaş, yenilikçi metinleri, iyi reji ve iyi oyunculukla sahneleme misyonumuza devam ediyoruz. Yeni metin destekleyen tiyatro olmak ise bambaşka bir pozisyon. Çok başka bir bütçe ve çok başka bir destek anlayışı gerektirir.

1973 doğumlu yazar Zinnie Harris ile yakınlığınızın mesleki sınırların dışında olduğunu, çok iyi arkadaş olduğunuzu, gittiğinizde evinde kaldığınızı biliyorum.
Özlem Daltaban: Zinnie ile çok yakınız, dünya görüşlerimiz birbirine benziyor, artık göz temasıyla anlaşıyoruz diyebilirim ve özellikle tiyatro konusunda Murat’la çok iyi anlaşıyorlar. Evet, geçen yaz festival zamanı onun evinde kaldık. Bu kadar hayranlık duyduğun ve zaman içinde yakın arkadaş olduğun birinin kendi düzeninde yaşamak entresandı, keyifliydi. Zinnie, işinde müthiş profesyonel biri, arkadaşlığında çok verici, çok yapıcı. Büyük Britanya’nın tiyatro dünyasında gittikçe yükselen bir değer, bunu yıllar içinde kendimiz de gözlemledik. EIF’in artistik direktörü Fergus Linehan, International Edinburgh Festival’in 2017 programını açıklarken “bu yıl Zinnie Harris” yılı dedi. Çünkü ana festival kapsamında Traverse Theatre’da “Meet Me At Dawn” isimli yeni oyunu, tiyatronun sanat yönetmeni Orla O’Loughlin tarafından sahneleniyor. Aslında Traverse Theatre ana festival mekânı değildir, Fringe programında kendi seçkisiyle yer alır. Bu yıl Traverse’deki bir oyun ana festival programında yer alıyor. Zinnie’nin EIF’deki ikinci oyunu “This Restless House”- “ Oresteia Üçlemesi”. Bu bir üçleme ve geçen kış Dominic Hill tarafından Citiziens Theatre Glasgow’da sahnelendi, bu yaz 2017 EIF’deler. Ve son olarak bizim oyunumuz “Gergedanlar – Rhinoceros”. Oyunu Zinnie yeniden yorumladı. Dolayısıyla EIF kapsamında Zinnie’nin beş oyunu var. İnanın bu çok zor ve çok nadir olabilecek bir durum.

Bu sene Edinburgh Ana Festivali’ne davet üzerine katılıyorsunuz. Bu çok heyecan veriyor. Festival tarihinde ilk kez bir Türk yönetmen oyun sahneleyecek. Murat Daltaban yönetmen, Ece Dizdar ve Esin Alpogan oyuncu, Oğuz Kaplangı müzisyen ve Serkan Salihoğlu ile Ayşegül Beyazdağ da asistan olarak gidiyor. Teklif Lyceum Theatre’ın Sanat Yönetmeni David Greig,’ten geliyor. Ionesco’nun “Gergedanlar”ı Festival’de DOT, Lyceum Theatre ve Edinburgh International Festival ortak yapımı olarak, Britanyalı ve Türk oyuncular tarafından oynanacak. Oyun 5 Ağustos’ta prömiyer yapacak. Dekor tasarımı ise Royal Shakespeare Company ve National Theatre’ın tasarımlarını da yapan Tom Piper’a ait.
Murat Daltaban: Aslında fikir Zinnie’yle David Greig sohbet ederken ortaya çıkıyor. Sonra, Zinnie ve David’le biz bir sohbet gerçekleştirdik. David, Lyceum’da “Gergedanlar”ı yapabilirsin, ne dersin, bunun üzerine düşünelim dedi. Sonra uzun konuşmalarında ardından fikir gelişti, dönüştü. Sadece bir oyun sahnelemek değil de; İskoçya’yla Türkiye arasında köprü proje gibi düşünsek dedik. Biz döndük ama görüşmelerimiz devam etti, onlardan fikirler gelmeye başladı, yazışmalar oldu. Karşılıklı heyecan gittikçe arttı. David, EIF’in sanat yönetmeni Fergus Linehan konuşmuş projeyi, EIF ekibi de çok heyecanlanmış. Sonuçta EIF ortaklığıyla 2017 ana festival programında yer aldı projemiz. Aslında çok kısa bir süre içerisinde çok hızla gelişti olaylar. Festival kararı alındıktan sonra bizim proje için Edinburgh’a gitmelerimiz başladı. Önce proje kararları ve Lyceum ekibiyle tanışmak üzere gittik. Sonra oyuncu seçimleri için gittik, o gidişimizde 15 Martt’ta EIF dünyaya programını açıkladı, açılış davetine biz de katıldık. Bu arada tasarımcımız Tom ile buluşmak için Londra’ya gidiyorduk. Çok yoğun bir programla ilerledik.
Özlem Daltaban: Oyuncu seçimi için gittiğimizde çok kıymetli oyuncular katıldı seçmelere. Lyceum’un çalıştığı Cast Direktörü olan Laura hazırlamıştı oyunun seçmelerini. Geçmiş yıllarda festivalde veya Fringe’de sahnede izlediğim bazı kıymetli oyuncularla tanışmak, onları seçmelerde izlemek çok keyifliydi. Şimdi artık, 22 Haziran’da provalar için gidiyoruz, altı hafta provanın ardından, oyun prömiyer yapacak. 3 ve 4 Ağustos’ta iki ön gösterim (prewiew) ile başlıyoruz, 5 Ağustos’ta prömiyer yapıyoruz. Heyecanlı bir yolculuk bizi bekliyor… 3-12 Ağustos arası on iki gösterimiz var, tiyatro ve tiyatro festivali meraklılarını Edinburgh’a bekleriz.

Ve oyun Lyceum Theatre’ın kış programına alınacak.
Özlem Daltaban: Evet, Lyceum 2017-18 sezonunu birkaç hafta önce açıkladı. Kış programında “Gergedanlar” da yer alıyor. Mart/Nisan aylarında iki hafta prova, iki hafta oyun için oradayız. Kış programında oyun Lyceum’un kendi seyircisi ile buluşacak, orası da ayrı heyecanlı geliyor bana.

Edinburgh Festivali 2. Dünya savaşının bitiminden beri yetmiş yıldır yapılıyor. Ionesco da “Gergedan”ları 1956’da yazmış, 1959’da oynanmış. İkinci Dünya Savaşı sonrasında faşizmin halk üzerindeki dinamikleri üzerine giderek kimliksizleşmeyi anlatan güncel bir hikayenin seçilmesi rastlantı mı?
Murat Daltaban: 2. Dünya Savaşı sonrasında dönüp baktığı zaman Ionesco, şiddetli bir faşizmin arkasından yürüyen o şiddetli kitleyi incelemeye alıp böyle bir oyun yazmış. Bugün durum aynı. Sağ politikaların, totaliter politikaların ve faşizmin yükselişe geçtiği dönemlerde, bu nasıl destek buluyor, bu kadar insan tecrübesinden sonra nasıl, niye destek buluyor diye geri dönüp baktığınızda yine “Gergedanlar”ı getirip ortaya koyuyorsunuz. Faşist kitlelerin nasıl hareket ettiğinin anatomisini orada inceliyorsunuz. İskoçya Avrupa’nın en batısı, Türkiye en doğusu. Bu iki ülke arasındaki köprüyü tematik olarak da kuracak güçte bir hikaye. Bu sene oynanması fikri o yüzden çok hızlı kabul edildi. Uluslararası Edinburgh Festivali de, Lyceum da, biz de, oyunu Ağustos 2017’deki Festival’e yapmayı, yetiştirmeyi istedik. Çünkü Trump’ın seçilmesi, Avrupa’da Le Pen’in yükselmesi, İngiltere’de Farage’ın söylemleri, Avursturya, İtalya… Her yerde sağ, faşist hareketler, Doğu’dan gelen mülteci hareketiyle de yükseldi. Radikal sağ hareketler bu göçü kendi iktidarları için, kendi halklarına karşı silah olarak kullanıyor. Tüm bunlar faşizmin yükselmesine sebep oluyor. Çünkü halklar da kendi topraklarında, kendi haklarını korumak istiyor. Bizdeki ayrı bir delilik zaten. Bizdeki faşist totaliter yükseliş ayrı bir tarih. İngiltere’deki, Almanya’daki ya da Fransa’daki faşist bir hareket buradaki faşist hareketi besliyor. Buradan çıkan bir radikal sağ söylem, oradaki radikal sağı besliyor. Türkiye ve Hollanda arasında olan bu son çekişmede olduğu gibi. Oradaki sağcıların, buradaki ataktan faydalanıp oy devşirmeye çalışması gibi. Bizimkilerin oy devşirmeye çalışması gibi. Hepsi birbirini besleyen bir dinamik oluşturuyor.

“Nefesinizi Nasıl Tutarsınız”da yaşadığımız travmaları konuşma ihtiyacı duyuyoruz. Batı’da da işler tıkır tıkır işlemiyor. Orası da ütopik bir coğrafya değil. “Biz medeni bir ülke insanıyız. Biz Avrupalıyız. Hayatta görebileceğimiz en büyük kaos işte bu” demek büyük yanılgı.
Murat Daltaban: İnsanlar kendi yaşamlarının tehdit altında olduğunu hissetmekten hoşlanmıyorlar, güvenlik istiyorlar. Güvenlik dediğimiz noktada, bu sefer özgürlükler kısılmaya başlanıyor. Özgürlüğü kısmaya başladığımızda bu sefer korku artıyor. Korku arttıkça korkuyu yöneten, halkı yönetmeye başlıyor. Birbirine zincirleme bir reaksiyon oluşuyor. Döngü bu. Şiddet korkuyu getiriyor, korku faşizme dönüşüyor, faşizm tekrar şiddete dönüşüyor. Bunun içinden çıkmanın tek yolu aslında, evrensel insan haklarına uymak. Bizi belirleyecek olan tek yazılı metin ve en doğru, en reddedilemez metin insan hakları evrensel bildirisidir. O bildiri üzerinden değerlendirmediğin takdirde hayatı, adalete ulaşmak mümkün değil.

Hele de yüzeysel kılavuzluklarla hiç değil! “How to…” ile başlayan kitaplarla öyle hap gibi bilgilerle hapı yutarız sadece.
Murat Daltaban: Gündelik hayatınızı sürdürebilirsiniz o nasıl yapılır kitaplarıyla ama orta-uzun vadede insanlığın ya da kendi geleceğimizin faydasına bir durum değil.

Dot bu sezon 7 serisinde oynanan “İyi Şeyler Olacak Diye Düşün”,  “Limon Limon Limon Limon Limon”, okuma tiyatrosu olan  “Güneşte Yürümek”, “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız”, “Bunu Ben de Yaparım”, “İki Kişilik Yaz” ile repertuvar tiyatrosu olarak seçenek sunuyor. Bu çok iyi çünkü bir sezon bir oyun izleyip beklemek istemiyor seyirci. Dot’un toplam oyun sayısı kaç oldu? otuzu geçmiştir.
Özlem Daltaban: Şu an tam emin olamadım ama otuz bir oldu galiba. Ayrıca DotBilsarda-Vur/ Yağmala/Yeniden projesinde on sekiz kısa oyun vardı. Makas Oyunları 1 ve 2’de yedi kısa oyun vardı… Ben yönetim tarafındaki kişi olarak şöyle söyleyeyim, tüm bu prodüksiyonları yapmak kolay değildi…  Bunu, söylediğin söz dünyayı ve insanları etkilesin, değiştirsin umuduyla yapıyorsun başka hiçbir açıklaması yok. Oluşturduğumuz sanatsal güç ile sevilen bir marka, kıymet verilen bir değer haline geldiysek, buradaki en önemli şeyin fikir ve estetik konularında hiçbir şekilde ödün vermememiz olduğuna inanıyoruz.  Doğru ve güncel bulduğumuz yaklaşımımızdan hiç uzaklaşmadık.Ve bir de süreklilik çok önemli elbette. Büyük bir şehirde yaşıyoruz. Ayda üç gün gösteri yaptığınızda seyircinin sizi yakalaması çok zor. Oyun sayısını arttırmak, günleri ve mekânı sabitlemek önemlidir. Bu durumda ben sanki mekan sahibi olmayı öneriyor gibi oluyorum ama mekân sahibi olmanın getirdiği büyük zorluklar var biliyorsunuz, zor kararlar bunlar. On iki senede bu kadar oyun yapmanın benim için en tatlı karşılığı, seyircinin gözündeki o ışığın hiç kaybolmadığını görmek. En başta konuştuğumuzu tekrarlayacağım: Daha metni ilk okuduğumuzda, bizim gözümüzde ışık yanmıyorsa, bizi heyecanlandırmıyorsa; biz o oyunu yapmıyoruz. Biz etkilenmiyorsak olmaz yani. Kendimizi kandırmamaya özen göstererek bugünlere geldik.

Önümüz yaz ama sizin temponuz hiç düşmeyecek. Ağustos ayının belli günlerinde hep aklıma geleceksiniz. Tekrar tebrik ve teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here