“Unutmak Başkasıdır”

Yunus Bektaşoğlu
1262 Görüntülenme

Sonuçta unutmak da ölmektir. Çünkü ikisinin de sonrası belirsizdir. Eugene İonesco’nun Kel Şarkıcı adlı oyununa dair yazıda (Bkz: Yabancılığın Kabulü ya da Metnin Yasaklanması) üzerinde durulması gereken bir nokta var. Hem bunu biraz açıp hem de bu yabancılaşma durumunu gıdıklayarak kekeletmeye çalışacağım. İddialı bir cümle gibi görünebilir ama değil. Kısaca “Olduğu kadar işte” minvalinde bir serzeniş benimkisi.  İlgili metinde şöyle bir cümle sarf etmiştim;

“Önce bir soru: Bay ve Bayan Martin birbirlerine yabancı oldukları için mi tanımazlar yoksa kendilerini –hatta- birbirilerini tanımadıkları için mi yabancıdırlar? Cevap için acele etmeyelim. Bir ekleme daha yapalım. Bay ve Bayan Martin evlenmiş, çocukları olmuş iki bireydir. Buna rağmen birbirlerini tanımamaları tuhaf geliyor olmalı ama olmamalı. Gerçekleştirilen o evlilik zaten bir yabancılığın benimsenmesi adınadır. Evlenirler veya sevgili olurlar çünkü yabancılıklarını aktarabilecekleri başka bir Kabul edilmiş toplumsal kaide yoktur. Bu yüzden de bastırdıkları dürtülerini ve benliklerini kabul gören bir olguya, evliliğe aktarırlar. “

Kabaca yabancılığın aktarılması durumundan bahsetmeye çalışmışım. Şimdi konuyu Freud’un bir sözü ile derinleştirmeye çalışalım. Freud şöyle der: “Unutulmuş olan tekrarlanır!” Aklımıza hemen Nietzsche gelmesi son derece normal ama biz anormal olduğumuzdan konuyu biraz daha değişik ele almaya çalışacağız. Bay ve Bayan Martin’in birbirini tanımayan iki insanın gerçekleştirmesi muhtemel konuşmaları bir yabancılığın izlerini taşıdığı gibi bir unutuşun da izlerini taşır. Bunu da iki şekilde ele alacağız. Öncelikle şunu sormalı Bay ve Bayan Martin neden unuturlar? Gerçek olamayışları onları imkânsız bir duruma sürüklediğinden gerçek olamayışın doğasına dair olurlar. Bu da unutuşa, unutuluşa dönüşür. Lakin bu durum yani unutma hali, ikisi için de rahatsızlık verici bir durum değildir. Gayet normal, olağan bir durumdur. Çünkü birbirilerine tanımamaya ve unutmaya o kadar alışmışlardır ki asıl sorun birbirlerini tanıdıklarında ortaya çıkacaktır. 

Bay ve Bayan Martin’in konuşmalarında tekrar eden iki şey var; yabancılık ve unutuş. Konuşma boyunca sorularla gerçeği teşhir ederler ama her defasında unutuş sayesinde yeni bir yabancılığın sınırlarına dâhil olurlar. Peki, burada olan şey bir konuşma mıdır? Bence değil…  Lacan şöyle der:

“Kelimelere ancak istenilen bir şey yok olduğunda ihtiyaç duyulur ve eğer etrafımızdaki dünya gereken her şey ile donatılmış olsaydı kelimelere gerek duyulmayacaktı. Kayıp olmayan yerde dil var olamaz.”

Burada konu olan şey iki kişinin gerçekleştirdiği iki kişi arasında cereyan eden bir diyalog değil, eksikliği ve kaybı aşikâr olan bir yasaklanmanın bilincine bürünmektir. Bir anlamda her iki insan da konuşurken aslında anlamsızlığı taklit etmektedirler. 

Unutuş ile sürekli tekrarlanan bir durum varsa bunun için kaybolması gereken bir şeylere ihtiyacımız var. Bu belki özne, belki de benliktir. Emin olmaya gerek yok. Sorular ve ihtimaller daha şiirsel duruyor şu durumda.  Nasıl ki Lacan “Ayna Evresi” ile ilgili olarak Özne olan ile olmayan arasındaki yarıktan geçiyorsa Bay ve Bayan Martin’in de ikisinin oluşlarıyla olmayışları arasında açılan yarıktan sızmaktadırlar. Bu sızış sayesinde geçmiş sadece bir leke halini almaktadır. Öyle bir lekedir ki bu bulunduğu yer, iki karakterin oluşlarına tehdit niteliği taşımaktadır. İlk etapta bu cümle Andrey Platonov’un Can romanında Ksenya’nın “Yaşıyor olmaktan utanmak” olarak tanımladığı duruma da denk gelmektedir. Denk ama asla örtüşük değildir. Çünkü Ksenya’nın durumu unutuşa değil unutmayışa bağlıdır. Sonuçlarının farklı olması demek bu iki yaklaşımın benzer özellik göstermeyeceği anlamına gelmez. 

Konuyu biraz dağıtmayı göze alarak Nietzsche’nin “Bengi Dönüş” kavramına da değinmeli. Şen Bilim kitabında şöyle der;

“Eğer bir şeytan gece gündüz seni izlese, en gizli düşüncelerine girip şöyle derse ne olurdu: Bildiğin üzere bu hayatı yaşıyorsun veya yaşamışsındır ve bir kez daha ve hatta sayısız kere yaşamak zorundasın; hiçbir şey yeni olmayacak fakat her ağrı, her düşünce, her sevinç, her nefes ve hayatındaki küçük veya büyük her şey aynı sıra ve mantıkla sana geri dönecek. Bu örümcek, ağaçlar arasındaki ay ışığı ve hatta bu an ve ben. Varoluşun sonsuz bir kum saati gibi tekrar tekrar devredecek ve sen onunla birliktesin, bir toz lekesi gibi!” 

Bay ve Bayan Martin’in hayatlarında “Yeni” olan tek şey işte bu tanımama, yabancı olma halidir. Ve bu yabancılık hali öylesine enteresan bir hâl alır ki bir süre sonra karşılarına çıkacak kişinin kim olduğunun da bir değeri kalmayacak. Çünkü kutsanmış olan yabancılık öylesine büyülecidir ki her insan bu uğurda rahatlıkla kurban edilebilecektir. 

Madem yazarak kendi sınırlarımızı belirliyoruz, madem delilik bizim arzu ettiğimiz bir Tanrısallık o zaman Bay ve Bayan Martin hakkında son bir söz söyleme hakkımız olsun, olmalı… Her iki insanın da ortak noktaları ne evlenmiş olmaları ne aynı evde yaşamaları ne de çocuklarının olmasıdır. İkisinin de ortak noktaları yabancılıkları ve bunu benimseme aracı haline getirdikleri unutuşlarıdır. Turgut Uyar’ın Tomris Uyar’a yazdığı mektuplardan birindeki o sarsıcı cümleyi hatırlamanın tam zamanı:

“Herkes bir yerinden lanetlenir. Biz de belleğimizden lanetlenmişiz.”

Unutamayışla lanetlenmiş insanlar olduğu kadar unutuşla da lanetlenmiş insanlar vardır. Bay ve Martin örneğindeyse unutuş bir yabancılık olarak karşımıza çıkar ve benliğimizin kendisi, “ben” denilen eksiklik olur. Bu yüzden her “ben” unutulmuş bir başkasıdır. 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku