Ürküten Bir Evren: “Unutulan”

Hande Özelsancak
441 Görüntülenme
Ürküten Bir Evren: “Unutulan”

Hatırlamak zordur, ürkütür, korkutur, geçiştirilme ihtimali olabilir. Sonrası vardır bir de çünkü. Hatırladıktan sonra başlar, sorgu, kasvet ve o vahşi süreç… Ve tabii ki şimdiye gelme ve o yüzleşilmiş hatıraları sırtlayarak, zaman zaman çözerek yaşamaya artık başka türlü devam edebilme hali… Tabii cesaret edilebildiği takdirde.  

Mersin’de dört yıldır düzenlenen “Uluslararası Tiyatro Festivali” kapsamında izlediğim Yersiz Kumpanya’nın “Unutulan” adlı oyununu izledim. Oyunun konusu kısaca şöyle: Temizlik ve seks işçiliğini zoraki üstlendikleri düşünülen iki Ermeni kadın karakter, Mari ve Nıvart gösteri dünyasının iki sanatçısı olarak sahne almışlar, fakat turnede ödenemeyen borçlardan dolayı kaldıkları otelde rehin bırakılmışlar, zorla “kullanılacaklar” arasına alınıp bir borduma kapatılmışlardır. Elif Ongan Tekçe’nin yazıp Sanem Öğe’nin yönettiği, Burçak Karaboğa Güney ve Elif Ongan Tekçe’nin sahneyi paylaştığı oyun, tek mekan ve belirsiz bir zamanda geçiyor.

Mülkiyet haline getirilmiş, bertaraf olmuş kadın algısını, iki kadına tramvatik bir hayat sunan vahşi bir evrende yaşatılan işkencelerle izliyoruz sahnede. Yaşanılan hayat zaman zaman gerçekdışı, zaman zaman çok acı ama hep kaçışla üzerine kurulu. Lakin, bir türlü gerçekleşemeyen bu kaçış, belki sadece karakterin çıkışsızlığıyla gerçekdışı olabiliyor. Korku tünelinden şarkı mırıldanarak geçmek… Tünelin bitmediğini bilerek ama bittiğini hayal ederek, dileyerek, geçici zafer naraları atmak… Ve tekrar tekrar tünelde olduğunu hatırlamak, korku dolu duygularla bir şarkı daha söylemek… Kimliklerini ve ait oldukları hayatı unutmamaya çalışmak… Kapalı, belirsiz bir mekanda, Mari ve Nıvart’ı önce zorbalıkla mülkleştirip sonra kimliklerini unutturmaya çalışan, onlara ait olmadıkları bir hayat dayatan ve hafızalarıyla oynayarak varlıklarını bertaraf etmeyi amaçlayan bir hegemonyanın karanlık gölgesini izliyoruz oyun boyunca.

Kendilerine dayatılan işlerden arta kalan zamanda gösteri dünyasında, tiyatroda canlandırdıkları karakterleri ve söyledikleri şarkıları hatırlayarak kasvetli dünyalarını aydınlatmaya çabalıyor iki kadın. Karanlık tünellerinden geçerken, umutlarını diri tutmak için oynadıkları eski oyunlardan alıntılar yaparak mazide kalan ışıklı dünyalarını düşlüyorlar. Lakin kötücül hegemonyanın her seferinde kulakları çınlatan o korkunç zil sesiyle birlikte bölünüyor düşleri. Sırayla biri temizliğe giderken diğeri cinsel istismara uğruyor. Nıvart daha uysal, duygusal ve yumuşak başlı; Mari ise daha  direngen ve mantıklı bir karakterdir. Finalde Mari’yi kıramayarak hegemonyanın dayattığı görevi üstlenen Nıvart işkenceye ve zulme daha fazla direnemeyerek hayatını kaybederken Mari acılar içinde tek başına kalır. 

Sanat üretiminde çok üzerinde durduğum konulardan biri, bir dil ve evren yaratma konusudur. Sahnede belirsiz bir mekan zaman algısı ve dili yaratılmak istense de, bazı bölümlerde dramaturjik hatalar olduğunu düşünüyorum. Karanlık, kasvetli, şiddet dolu ve yer yer bu şiddetten oyun yoluyla kaçan iki karakterin hayatta kalma mücadelesi verdiği, belirsiz ses ve belirsiz bir takım eril güçlerin, belirsiz bir mekanda iki kadına sürekli şiddet uyguladığı bir tiyatral uzam yaratılmış oyunda. Lakin kadınlardan biri ‘göreve’ gittiğinde, diğerinin onu beklerken söylediği şarkı ya da çaldığı müzik lineer giderken, diğerinin sahne dışında kalma süresi belirsizleşiyor. Sahnede söylenilen şarkı sayesinde, kısa bir zaman dilimi ve dışarıdaki içeri geldiğinde daha uzun bir zaman geçtiği izlenimi veren –çünkü temizlik yapılama gidiliyor- bir an ya da akış sözkonusu.

Metin ezilmiş bir köken ve cinsiyet söylemi üzerinden giderken, dünyaya ilettiği mesaj bana biraz belirsiz geldi bana. Oyuncuların hatırlatmak istedikleri ve istemediklerini şeyleri vurgulayan birkaç sahneden -ki oyunun en beğendiğim anları bunlardı- kimlik ve köken sorunları gibi mevzulara  değindikleri halde, net bir cümle oluşturamadım. Evet bu sorunları hala konuşabiliyoruz… Evet bu sorunlar hala taze… Evet ezilmelerini ya da ötekileştirilmelerini eleştiriyoruz fakat bir sanat yapıtından aklımızda kalacak daha net ve geleceğe dair ifadeler bekliyoruz belki. 

Umutsuz bir bekleyişin, kurtulma ümidinin konuşulduğu sahneler, yani, kendi aralarında oynadıkları acıdan kaçış oyunların dışındaki sahnelerde, oyun Beckett’i çağrıştırdı bana. Bu bağlamda, metnin, sık sık Beckett ve İonesco’ya öykündüğü söylenebilir. Çıkışsız olan iki karakter kendilerini umutsuzluk ve kasvet diyarından ‘game’ ile çıkarıyor ve anlıyoruz ki, şimdiye dek zaten hep böyle sürüp gitmiş hikayeleri. Ta ki biri ‘game’ı bırakmaya cesaret edene kadar. Nitekim, oyunun sonunda, Nıvart adeta kendini feda eder ve uğradığı son cinsel saldırıyı psikolojik ve fiziksel olarak kaldıramaz. İşte bu anda, metafizik bir dil giriyor devreye ve bir meleğin kendisini alacağını, ölüm vaktinin geldiğini söylediğini anlatıyor ve yere yığılıp kalıyor. Nıvart, bir anlamda yine Beckett oyunlarını andırırcasına başından sonuna kadar ‘game’ olan oyunu bırakır. Artık ‘game’, daha dayanıklı olan Mari’nin dünyayla kurduğu ilişkiyle tek başına sürüp gidecektir. Ta ki kendi sonunu getirene kadar… Tıpkı  Beckett’in  Endgame oyundaki gibi. Buna bağlı olarak oyun dünyaya cümle olarak şunu da söylemiş oluyor; “biz hegemonya tarafından ezilen bir kökeniz, cinsiyetiz ve sırf bu nedenlerden çeşitli şekillerde şiddete maruz kaldık, içimizde ‘hayatta kalma, survivor etme” konusunda başarılı olan hegemonya ile özdeşleşen acımasız olanımız olacak, oluyor da”. 

Sahnede oyunun yönetmenliğini üstlenen Sanem Öğe’yi hiç düşünmediğimi, adeta unuttuğumu belirtmeden edemeyeceğim. Tiyatro oyunculuk işi sonuçta. ‘Sanki böyle sürüp gidiyormuş, hali hazırda bir evren varmış’ gibi bir sahne atmosferi yaratmış. Rejiyi verip, kendini sahneden silmesini bir başarı olarak değerlendiriyorum. 

Ve oyunculuklar… Benim için en heyecan verici kısmı… Burçak Karaboğa Güney’i İstanbul Üniversitesi’ndeki oyunlardan hatırlarım. Ekibin geleneği gereği hep grotesk oyunculuk sergilerken gördüm. “Unutulan” oyununda ‘game’ halindeki grotesk, klişe bir oyunculuktan şimdiki zamana ve gerçekçi oyunculuğa geçişi takdire şayan, heyecan verici. Partneri Elif Ongan Tekçe’nin sahne enerjisi ve bunu oyun boyunca devam ettirmesi oyunu hiç düşürmüyor. Beden duruşu kimi yerlerde değişse de “yarattığı kadın karakter de bunu böyle yapıyordur, aktör es geçmiyordur ya da bedenini unutmamıştır, bu bir seçimdir” dedirtiyor. Kimyaları uyuşan iki aktör izlemek sahnede çok keyifli. Bugünün oyunculuğunu, “aktörlük mesleğini bugüne nasıl taşırız”ı bulma niyetleri, amaçları beni heyecanlandırsa da bugünün çökmüş ya da ezilmiş kadınına ve etnik kimlik sorunlarına demode geldiği kanaatindeyim. Evet maksat hatırlamak, hatırlatmak. Ve o mükemmel hatırlama sessizliği de “maksat hatırlamak, çünkü hafızamız bugünümüzü kurtaracak” düşüncesini aklımıza getirme becerisini tabii ki yine de gösteriyor fakat bugünün kadını biraz es geçilmiş gibi sanki ve tabii bunlar rejiyi ilgilendiren eleştiriler. Oyunculuklara yeniden dönersem; beden plastiği, seçtikleri ya da aradıkları beden duruşu ve çökmüş kadını bu şekilde act etme halleri, oyunculukların kalitesini yükseltmiş diye düşünüyorum. 

Tekrarlamak pahasına belirtmeliyim, sadece hatırlamaya çalıştıkları, ama zorlandıkları, hatırladıkları ama hatırlamamaya da çalıştıkları sessizlik için bile tavsiye ederim “Unutulan”ı. Ve elbette, oyunculukta yeni arayışlara tanıklık etmek amacıyla da gidin derim. 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku