Ütopya, Distopya: Empatopya

Pınar Erol
862 Görüntülenme
Ütopya, Distopya: Empatopya

1974 doğumlu çağdaş Alman yazar Rebekka Kricheldorf, “Homo Empathicus”u Deutsches Theater’ın Genel Sanat Yönetmenliği’ne gelen Eric Sidler’in isteği üzerine kaleme alır. Sidler, aynı zamanda yönetmenliğini de yaptığı oyunu, 3 Ekim 2014’te dünya prömiyeriyle görücüye çıkarırken, yeni görevinde sahnelemek için seçtiği bu ilk oyunla, çizgisini de belli eder. Bu cesur tercihiyle, “Spiegel Online”ın seçtiği sezonun en iyi oyunları arasında yerini alır. Aslında bu başarı rastlantı değildir. Zira roller, önceden belirlenmiş oyunculara uygun olarak kaleme alınmıştır.

2015’te Feri Baycu Güler tarafından kurulan Mam’Art Tiyatro’nun dördüncü yapımı olarak bu sezon seyirciyle buluşan oyun, bizde “Empatopya” adını almış. Nazlı Gözde Yolcu sayesinde haberdar olduğu metni çok seven Feri Baycu Güler’in ısrarıyla repertuvara alınan bu tiyatro metni, kalabalık ve renkli kadrosuyla dikkat çekiyor. Özel tiyatroların bilinen sorunlarından dolayı, küçük kadrolarla, kompakt oyunlara yönelmesinin doğal karşılandığı bir anlayışta, on üç kişiyle oyun yapmaya kalkışmak cesaret ve delilik arasındaki yerini zamanla bulacak. Tiyatronun, iki kalas bir hevese indirgenmeden, bahanelere sığınmadan yapılacağını kanıtlayan Mam’Art’ın, ödenekli tiyatrolarla aşık atan tavrı, bize kumpanya (company) olma hayaline adım adım yaklaştığını da gösteriyor.

Şimdi oyunun çatılma hikayesine bakalım. Yine kuruluşundan itibaren Mam’Art’ın Genel Sanat Yönetmenliği’ni üstlenen Tuğrul Tülek, Feri Baycu Güler ile “Empatopya” için kolları sıvar ve oyunu ilk kez çalıştıkları Oğuz Utku Güneş’e emanet ederler. Oğuz Utku Güneş’i yönettiği “Sidikli Kasabası” müzikalinden, “Örümcek Kadının Öpücüğü”nden,  Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda Jean Genet’nin “Hizmetçiler”inden, “Alacakaranlık Kuşağı”ndan, “Düşperet”ten, “Teftişör”den bilsek de, namı giderek distopyaların yönetmeni olarak ilerliyor. İp üstünde dengesini kurarken, eyvah, düşer mi acaba diye yüreğimizi ağzımıza getirecek bir endişenin varlığına inat; o bıçaksırtı rejiyi dengede tutabilen, karikatür sempatisini didaktiğe sapmadan kullanan, kafesleri sarsan ve marjinallik yapmaya yeltenmeden kalıpların şekilleriyle oynayan diliyle artık tanınıyor ve şaşkınlığını üzerinden atabilen izleyici tarafından seviliyor, kabul görüyor.

Yıllar içerisinde emek emek oluşturdukları ortak dile kıyamayan Güneş, kendi ekibiyle çalışmayı tercih ediyor. Dolayısıyla tüm tasarım ekibini yanında taşıyor. Kan uyumunun kolay sağlanmadığı böyle çoklu yapılarda, yönetmenin kurduğu dünyanın oyuncular tarafından anlaşıldığını, oyunun niyetinin somutlaştığını görmek sevindirici. O dünyayı var etmek için Mehpare Bakır’ın Türkçeye çevirdiği özgün metnin dili üzerinde, yönetmenle birlikte oyunun dramaturjisine de el atan Ayşe Sedef Ayter biraz oynamışlar. Yaratılan dünyaya özgü yeni, eğlenceli ve oyuncaklı bir terminoloji oluşturmuşlar. Böylece var olabilecek en iyi yokyer olan Empatopya’yı dil üzerinden de hakikatleştirmişler. Bunu yaparken, izleyicinin gülme refleksini gıdıklamadan, o dünyanın içinde yadırganmayacak bir sadeliği özellikle aramışlar. Böylece bu güçlü metnin ideasını söze dökerek, yeni bir izdüşüm yaratmışlar. Kimi sözcükler olduğu gibi özgün metinden alınsa da, yineleme sayesinde bu özel dilin gözdesi olmuşlar. “Teşekkürler, esenlikler, şükran günlüğü, sulanmak, misyon, telkin, teftişör, insan ve yaratıcı yemek isimleri…” ilk anda detektöre yakalansa da bir süre sonra benimsediğimiz kelimelere dönüşüyor. Öyle ki, oyunun büyülü dünyasına ara ara girmezsem, o kelimeleri gizil bir anlaşma gibi arada kullanmazsam, oyunun dışında kalacakmışım gibi geliyor. Ben de “Empatopya”dan fazla uzaklaşamıyorum.

Tasarım grubu alışılanın aksine köşelerine çekilip hazırlamamışlar onlardan beklenileni; ekibe dahil olup birlikte yol almayı seçmişler. Yine alışılanın aksine, dekor prömiyerden 4 hafta önce hazırlanmış ve oyuncuların defalarca dekorlu prova almasına olanak sağlamış. Bunun sadece özel tiyatrolarda değil, ödenekli tiyatrolarda da ne büyük nimet olduğunu ancak yaşayan bilir. (ki çokça da yaşanmaz) Makbule Mercan’ın dekorundaki bütünlük, her oyuncuyu oyuna dahil ediyor. Yükselen formuyla, örtük hiyerarşinin varlığını vurguluyor. Kostümlerde yeşilin ve kremin tonlarıyla tasarlanan kıyafetler cinsiyetsiz ve doğal. Toplumsal statüleri belirleyen detayların, oyunun geneline dağıtılması ütopya kandırmacasını da destekliyor. “Daha az süredir yaşayanlar”da baskın olan beyaz ve krem renkler, yaş ve yaşanmışlıkla doğru orantılı olarak “daha uzun süredir yaşayanlar”da ağırlıkla yeşile bürünüyor. Almanya versiyonunda -aynılaştırmayı- transparan kostümlerle yorumladıklarını da bilgi olarak vermek isterim. Ayşe Sedef Ayter’in cesur ışıkları, Empatopya’nın değişen renklerinde duyguları da dalgalandırıyor. Utku Demirkaya koreografisi, uyumlu toplum modelin hizmetinde. Coşkulu ve dinamik. Finaldeki o sempatik selamda da onun parmağı var mı merak ediyorum.

Ütopyalar, yeryüzü cennetinin kurulabileceğine olan romantik inancımızla, hayal kurmamıza izin veriyor. Ama adı üzerine ütopya bu; gerçek olması beklenemez. Başka bir dünya mümkün diye diye umutlarımızı yorarken; nezakete, tatlı dile, güler yüze, eşitliğe, özgürlüğe, empatiye, özene ve kurallara uyan medeni insanlara olan hasretimiz bitmiyor. Yine de iyiliğin ve kibarlığın doz aşımı, hem inandırıcılık hem içselleştirme çıtasını yanlış konumlandırmamıza sebep oluyor. Fazla iltifat inandırıcılığı sarsıyor. Her şeyde güzeli zorla bulup çıkarma gayreti, bize sadece kulağımızın güzel olduğu gerçeğiyle tokat atıyor o zaman. İstediğimiz kadar “güzeliz, güzeliz” diye tekrarlayalım, işin suyunu çıkarmaktan öteye gidermiyor bu manipülasyon.

Cinsiyet ayrımının, ahlaki çağrışımın olmadığı, erkek ve kadının fark gözetilmeksizin “insan” olarak anıldığı, hiyerarşinin kimseyi ezmediği, uygunsuz ifadelerin, kötü sözlerin kullanılmadığı, hatta kötünün kavram olarak bile var olmadığı bir dünya kulağa hoş geliyor. Her şeyin yerli yerinde, olması gerektiği gibi, düşsel bir iyilikle var olduğu bu özenilesi sistem, bir süre sonra tekdüzeliğe, ezberlenmiş söylemlere, hatta yapaylığa doğru ilerliyor. Sinir bozucu bir hal alıyor. Sözüyle çelişen hareketleri gördükçe ikiyüzlülüğe bileniyoruz. Ne de olsa biz mükemmel olmak için yaratılmadık. Yönetmeniyle yaptığım sohbette anlatmıştım:  Elimi sallasam ellisine çarptığım yaşam koçlarından birinin cafe’de bir sohbetine kulak misafiri olmuştum. Olabilecek en huzurlu, en yumuşak, en uysal ses tonuyla karşısındakine, başına gelenleri olumlu karşıla, tevekkül önemli, bunun da başına gelmesinin bir sebebi vardır, olanlarla barış minvalinde bir şeyler söylüyordu. Etrafa erdemler saçıyordu derken kahvesi telefonunun üzerine döküldü ve birdenbire “sıçayım” diye bağırmaya başladı. Ve ben ona tevekkülle karşıla demekten alıkoyamadım kendimi. İşte bu kadar sahte bu dünyalar…” Başımdan geçen bu olayla, henüz izlemediğim oyundan bir sahneyi anlattığımın farkında değildim o zaman. Asıl ürkütücü olan, dayatılan olumlu yaklaşımın faşizanlığı. Pozitif insanların ülkesinden kaçmak istiyoruz böyle zamanlarda.

Salona girdiğimiz anda, bizi saran o pastoral dünyanın huzurlu ortamına hiç direnmiyoruz. Elbette bu atmosferin yaratılmasına müzik çok yardım ediyor. Vehbi Can Uyaroğlu’nun özgün müzikleri ve yaptığı ses tasarımı doğru yerlerde duyguyu güçlendiren, onu itekleyen bir omuz oluyor. Ayin ve selam müzikleri özellikle çarpıcı. Yine de uyarmak isterim, “Susam Sokağı”na selam çakan Empatopya marşının oyundan sonra da dilinize pelesenk oluşuna şaşıracak, kolayına kurtulamayacaksınız söylemekten.

Oyundaki tebessümü hiç bırakmayan, anlayışlı, bilge rol kişileriyle empati kurmamız gecikmiyor. Hemen etkileri altına giriyoruz. O gülümseme bize de bulaşıyor. Bunda özellikle Derya Artemel’in adeta yüzüne monte edilmiş ve yüz kaslarını ele geçirmiş gibi duran mimiğinin etkisi büyük. “Momo” rolündeki Volkan Akçaalan, salt güzel insan tipolojine uygunluğuyla anılırsa, oyunculuğuna haksızlık edilir. Beklenileni veriyor. Aykut Akdere, Ayşegül Tekin elimizden tutup var ettikleri dünyada bizi tanıtım turuna çıkartıyor. Murat Okay ve Mustafa Ergüven de öyle. “Sam” karakterine can veren ve  Lecoq ve Clown eğitimi alan Mustafa Ergüven,  top çevirmek, sirk bisikletine binmek gibi hünerleriyle, o rol için şüphesiz biçilmiş kaftan. Doktor Adora rolünde izlediğimiz Goncagül Sunar, başlarda çok sıcak bakmamış oyuna. Ancak kilit bir rolle istenileni verirken, aslında oyunculuk kutusunun dolu olduğunu ama rolün ölçüsünün bu olduğunu hissettiriyor. Ehlileştirme ve telkin yoluyla bozulan ayarları düzenliyor. Hale Akınlı’nın oynadığı “daha uzun süredir yaşayan” rolünü Ayşe Sedef Ayter devralıyor. Daha doğrusu, prova sürecinde reji masasındaki çalışmalarıyla hakim olduğu oyuna, alınan üç provayla dahil oluyor. Müzikal tiyatro eğitimine rağmen, uzun bir aradan sonra bu rolle tekrar oyunculuğunu hatırlıyor/hatırlatıyor. Ali Rıza Kubilay, Profesör Möhringer rolünde heybetli bir aura yaratıyor. Zikir seanslarını andıran ve akıl açıcı görünen konuşmalarıyla beyinlere format atıyor. Bireyi toplumun içinde eritiyor. Melina Özpromodos’un Ali Rıza Kubilay ile paylaştığı sahnelerdeki cilveleşmesi bizi de kıkırdatıyor. Profesör Möhringer’in gönüllü elçisinin olmasının dışında, onu aynı zamanda anne, cazibeli hemşire ve Murat Okay’ın partneri olarak da izliyoruz. Aynı oyuncular farklı toplumsal tipleri veya toplumsal tiplerin farklı yaşlardaki versiyonlarını canlandırırken, Empatopya’nın yapısını daha iyi anlıyoruz.

Zamanla, kurulan sistemde birey olarak giderek kontrolü kaybettiğimiz, bizim yerimize düşünen, ne yiyeceğimize bile karar veren hatta yaptırım uygulayan bir toplum-refah düzenine geçiliyor. Başlarda birisinin bizim yerimize karar vermesi konfor sağlasa da, bunun  kabusa dönüşmesi an meselesi. Sağlık fışkıran yiyecekler de, dışkı analizleri de Onur Öztay’ın insiyatifinde. Orijinal metindeki atletizm ve bedmington yerine, sağlıklı beslenmeyi ve yürüyüşü öne çıkaran yorumla, kurulan sürreal dünya destekleniyor. Ama bu tıkır tıkır işleyen düzende kantarın topuzu kaçıyor. Toplumun şefkatli düzenlemesi çehre değiştiriyor.  Böylece ütopyanın dayatma olduğu bir yapıda kendi önermesini çürüten diyalektin gelişmesi kaçınılmaz oluyor. Sevgi diliyle üstü örtülen çatlaklar kendini belli ediyor. Pembe pamuk şekerinin içindeki zehir akmaya başlıyor. İyinin içindeki kötü gizlenemiyor. Ütopya/distopya yer değiştirip ebe-sobe yapıyor ve nihayetinde distopyaya varılıyor. Birbirine kenetlenen zıtlıkların varlığıyla anlam bulan kavramlar bunlar. Kötülüğün olmadığı bir ülkede iyilik de seçilemiyor.

Oyunun başından beri sabırsızlıkla gözlerimizin aradığı Elif Melda Yılmaz ve Tuğrul Tülek nihayet “Kadın” ve “Adam” rolüyle karşımızdalar. Onların girişiyle kreşendosu artan ve tebessümlerin kahkahaya dönüştüğü yeni bir ritm başlıyor. Seyirciyi derhal avuçlarına alan ve bizi günümüz gerçekliğine taşıyan sahici oyunculuklar izliyoruz şimdi. Ağzımıza bir parmak bal çalan oyunculuklarına doymak zor olsa da, niye daha çok sahnede değiller diye hayıflanmanın yersizliğini de ortada. Bu arada belirtmeliyim Almanya’da yirmi altı kişiyle kurulan oyun, burada yarıya indirgenmiş, dolayısıyla oyuncular birden fazla rolü üstleniyor. Her birinin başka oyunlarda lokomotif oyuncu olduğu bu güzel “ensemble”ın, öne çıkmayan, rol çalmayan oyunculuklarıyla, farklı ekollerden gelen on üç kişinin, yeni bir yaratımla başrol gibi büyümesine şaşırıyor, kendime geldiğimde bunun güzelliğini alkışlıyorum. Bir çözeltinin içinde erirken yeni bir maddeye dönüşen, onu doğurmanın bilinciyle -deyim yerindeyse- kendinden vazgeçen bilge bir tutum bu. Hadi buna da oyunculuğun ütopyası diyelim.

“Adam ve “Kadın”ın sahneye adım atmasıyla, bir anlığına Empatopya’dan kopuyoruz. Görünüşleriyle, tavırlarıyla, söylemleriyle diğer empat’lardan oldukça farklılar. Anında o huzurlu ama yapay dünyayı bozup terörize ediyorlar. Onlar vahşiler… Saygısızlar, kışkırtıcılar, dengeyi bozan, tüm kabüllere meydan okuyan halleriyle hayrete düşürüyorlar. Yine de empat’lar onları anlamaya kararlı. Ancak sistemi tehdit edenlere orada yer yok. Barbarlığın yer değiştirmesine hayret ediyoruz. Yüzleşmenin kaç yüzü olur, onu soruyoruz. Şimdi toplumun ters hicviyle karşı karşıyayız. Bu bizim insanlığa dair düş kırıklığımız. Performans içinde performans izlerken, tiyatro neleri konu eder, insanlara anlatmak için hangi konuları seçer diye şaşırıyoruz. Tiyatro insanı insana neyle anlatır diye ezberlerimizi yokluyoruz.

EMPATOPYA

Yazan: Rebekka Kricheldorf

Çeviren: Mehpare Bakır

Yöneten: Oğuz Utku Güneş

Proje Tasarımı: Feri Baycu Güler

Işık Tasarımı: Ayşe Ayter

Dekor-Kostüm Tasarımı: Makbule Mercan

Ses Tasarımı: Vehbi Uyaroğlu

Koreografi: Utku Demirkaya

Oynayanlar: Ali Rıza Kubilay, Aykut Akdere, Ayşe Ayter, Ayşegül Tekin, Derya Artemel, Elif Melda Yılmaz, Goncagül Sunar, Melina Özprodomos, Murat Okay, Mustafa Ergüven

Tuğrul Tülek, Onur Öztay, Volkan Akçaalan

Yönetmen Asistanı: Melis Mete

Proje Asistanları: Emre Kayalı, Güney Coşka, Gizem Pıçak

Dekor ve Kostüm Asistanı: Efe Zafer Demiral

Afiş Tasarım: Mustafa Mutlu

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku