Robert Schild

Her ülkede iyi ve kötü tiyatro yapılır – bu sanatın geçmişi orada ne kadar eskiye dayanırsa, dayansın… Dahası, kimi dünya çapındaki topluluklarda bile çok iyi ve çok kötü oyun yorumlarına rastlayabiliriz. Sık sık izlediğim Viyana tiyatrolarında –olduğunca, aynı oyunun kendi sahnelerimizdeki yorumlamasını da kıstas alarak– seçtiğim bazı yorumlar, zaman zaman beklenmedik düş kırıklıklarına yol açmışken, dudak ısırtacak hayranlıklar da uyandırmıştır…

“Saray”ın tiyatrosunda krallara layık bir oyun

Avusturya’nın gayrı resmi Devlet Tiyatrosu sayılan, 277 yıllık görkemli Burgtheater’de izlediğim Üç Kız Kardeş’i portalımızda bundan iki yıl önce irdelerken (http://www.tiyatrodergisi.com.tr/burgtheaterde-uc-kiz-kardes-yoksa-bizde-daha-iyisi-mi-vardi.html), bu saygın sahnede çalışmalarını yedi yıldır sürdürebilmiş Alman yönetmen David Bösch’ün yorumunu bir “okul versiyonu” olarak nitelendirdiğimde, yalnız kalmamıştım: Avusturya’nın önde gelen gazetelerinden Die Presse’de yer alan bir eleştiri, bu güzelim oyunun “esnemelere yol açan can sıkıntısı”na yol açtığını yazıyordu. Ben de yazımda Çehov’un bu başyapıtını daha önce İDT’de Mehmet Birkiye’nin gene geleneksel çizgiye uymakla birlikte, hiç de “esnetmeyen” yorumuyla izlediğimizi belirtirken, pek sevmediğim “onlardan kat kat üstünüz!” gibi sıradan bir kanıya göz kırpmadan edemedim!

Gel zaman, git zaman – kısa bir süre önce aynı sahnede, bu kez İBBŞT’de Alexandar Popovski’nin başarılı yönetiminden izlemiş olduğumuz Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın yorumunu görme olanağına kavuştum… Reji sandalyesinde yine bir Alman konuk oturuyordu. Nevar ki, Avusturya’nın tiyatro dünyası bu kez nefesini tutarak, ülkesinin en heyecan verici yönetmenleri arasında sayılan Leander Haussmann’ın, Weimar Ulusal Tiyatrosu (1992), Salzburg Festivali (1996) ve Berliner Ensemble (2002)’den sonraki dördüncü yorumunu Burgtheater’de nasıl şekillendireceğini merakla bekliyordu…

…ve beklentiler boşa çıkmadı: Sadece 3x BYGR değil, Fırtına, Hamlet, Romeo & Juliet’lerin yanı sıra, otuz yıllık Sofokles/Moliere/Çehov/Ibsen/Brecht deneyimleriyle yoğrulmuş olan Haussmann, Shakespeare’in doğa ötesi evreniyle orada hüküm süren yaratıklarının çerçevesinde bir yandan bireylerin özgürlüklerini, öte yandan beraberliklerini büyüleyici bir bütün içinde yakalamasını bilmiş yeniden… Antik Yunan’daki olayların dikenli telli çağdaş bir baskı rejimine dönüştüğünü izlerken, her ne kadar bir tiyatro eleştirmeninin “yetmişli yılların faşist Yunan Cuntası” kâbusunu görmemişsek de, ormana kaçan genç çiftlerin bir çeşit hippy tipolojisini simgelediklerini keyifle izledik. Oyuncular arasında, sahneye bırakılmış kutudan çıkarken “olmak veya olmamak” tiradı ile empati yaratan Puck Christopher Nell, yılmak bilmeyen devingenliğiyle oyunun en yoğun alkışını alacaktı… Onun yanı sıra, Haussmann’ın büyük bir duyarlılık göstererek, amatör tiyatro topluluğu üyeleri rollerinde Burgtheaer’in emektar/emekli oyuncularına yer vermesi, hem salondaki gedikli izleyicileri duygulandırmasını bilmiş, hem de gerçekten dört dörtlük bir oyunculuğa yol açmıştı! Ne var ki, bu çok boyutlu sahnelemenin asıl yıldızı olarak sahne tasarımcısı Lothar Holler’i görebiliriz: Kullandığı döner sahne ile kâh Atina’daki görkemli sarayı buluyoruz karşımızda, kâh kent dışındaki büyüleyici ormanın değişik köşelerini. Zengin video görüntüleriyle ağaçlara tırmanan hayvanlar, havada uçan periler geçiyor gözümüzün önünden, şimşekler parıldıyor ve çıkan fırtınada ağaçlar şiddetle savruluyor – çağdaş tiyatronun sınır tanımayan zenginliğini yaratan ödenekli tiyatroların cömertçe kullandırdığı olanaklar işte!…

Avrupa tiyatrosunun bu gıpta edilecek zenginlikleri bizim ödenekli tiyatrolarımızda bulunmuyorsa, “eldekilerle” en iyisini yapabilen sanatçılar daha da “değerleniyor”! 2014/2015 sezonu boyunca İBBŞT’nda Popovski’nin yorumuyla izlediğimiz Yaz Gecesi Rüyası’nda öne çıkan, Sven Jonke’den gelme o tek renkli ama çok yönlü, minimalist ama çok işlevsel şerit perdeler, sınırlı olanaklarla sınırsız güzellikler sunuyordu! Kaldı ki, başta Theseus/Oberon Levent Üzümcü, Hippolyta/Titania Selin İşçan ve Puck Şevket Avşar olmak üzere tüm oyuncuların başarılı performansları, Burgtheater’deki Üç Kız Kardeş için yukarıda dile getirdiğim yabancı < yerli farklılığını tersine dönmesine engel olamıyorsa da, o denli dengesiz bir orana götürmüyor.

“Halk” tiyatrosu bu kez sınıfta kaldı…

Burgtheater’in ardından, Avusturya Devleti ile Viyana Büyükşehir Belediyesi’nin ortak ödenekleriyle faaliyet gösteren Volkstheater’de, sezonun çok tartışılan 1984 oyununu izledim.

“Saray” (= Burg) erkânının yeğlediği sahneye bir alternatif olarak 1889 yılında kurulmuş olan bu “halk” (= Volk ) tiyatrosu, ilkinin 1175 koltuğuna karşın halen 832 kişiye oyun izleme olanağını sağlıyor. Kuruluş döneminde özellikle “halk tipi” sahne yapıtlarına yer vermişse de, çok geçmeden repertuvarına klasik oyunları da dahil etmiştir. Viyana’nın çeşitli semt salonlarında kendi yapımlarıyla da konuk olan bu kurum, kentin diğer bir bölgesinde bulunan sabit oda tiyatrosunda ayrıca çağdaş oyunlar sergiliyor – bu sezonda Almanya doğumlu Pınar Karabulut’un yönettiği, Suriyeli yazar İbrahim Amir’in kaleminden gelme “Yurda Doğru” başlıklı göçmen konulu taptaze oyun gibi…

Yazılışından neredeyse 70 yıl sonra, George Orwell’in ikonik romanı “1984” de günümüzde halen çağdaş ve çarpıcı iletiler içeriyor. Oyun ve film yönetmeni Alain Lyddiard, büyük ilgi gören “Hayvanlar Çiftliği”ni sahneye uyarlamasının ardından, Orwell’in bu romanını da 2001 yılında tiyatrolaştırırken aynı başarıyı sergilemişti. Ne var ki, bu uyarlamayı Volkstheater’de sahneye koyan Hermann Schmidt-Rahmer, Lyddiard’ın özgün metinlerine bol keseden “postmodern” eklemelerde bulunmuş – ve burada kantarın topuzunu kaçırmış diyebiliriz!… Şöyle ki, gelecekteki düşsel bir diktatörlüğü yeren romanın bu “uyarlaması” (?!) daha çok bir anti-Trump gösterisine dönüşüverdi.

Oyunun hemen başında “Once upon a time in the west” (“Batı’da bir zamanlar…”) pankartının altında Donald Trump’ın ulusa ilk seslenişinden bölümler gösteriliyor, hemen ardından da kurmaylarının çeşitli abartma ve yalan beyanlarının altı çizilmekte… Keza, Orwell’in romanında / Lyddiard’ın uyarlamasında yer alan bazı rejim karşıtı eleştirel çıkışların yerine, sosyal medya ortamların gizli tuzakları gibi artık basma kalıp olmuş sıradan saptamalara yer veriyor Schmidt-Rahmer. Kim ne derse desin, ancak romanda çizilen “Big Brother” kâbusu ile ABD’nin demokratik ortamını veya Orwell’in Troçki’yi andıran Emmanuel Goldstein’ın radyo söylemleriyle Facebook/Google gibi portalların olası çekinceleri arasında koşutluklar aramak, bizzat ucuz bir “rating” dürtüsünden öteye gitmiyor kanımca.

Sahne tasarımı ve giysileri de kendilerine özgü bir “ucuzluk” taşımıyor değil – örneğin tüm oyunculara Kim Jong-un saç biçeminin yakıştırılması, çoğunlukla aynı tip kıyafetler uygun görülmesi gibi… Bir yandan ABD’nin, diğer yandan Kuzey Kore’nin devlet başkanları, ortada ise “devrimci” Winston ile sevgilisi Julia’nın tadı-tuzu olmayan, ne idüğü belirsiz bir barakada geçen aşkları, özetle yönetmenin neyi nasıl anlatmak istediğinin muamması: “1984” gibi dev bir yapıtın bunca çocuksu, tekdüze bu yorumu, suratımıza bir tokat gibiydi!  Keza, arayı iple çektikleri anlaşılan ve ilk perde indikten sonra kendilerini sokağa atan izleyiciler, üstüne üstlük tüm Avusturya gazetelerinde yıkıcı eleştiriler – kısacası: Volkstheater’e gerçekten yazık oldu!…

***

Viyana sahneleri hakkındaki ikinci yazımızda operet ve kabare ortamına göz atacağız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here