Viyana’nın asırlık tiyatrolarında yenilikçi yorumlar

Robert Schild
2435 Görüntülenme

Avangard sözcüğü,  Fransızca’da askeri bir terim olan “avant-garde” = bir çeşit “koruma dışı”, yani öncü birlik teriminden gelir… Kültür-sanat ortamında ise, bilindiği gibi alışılagelmiş normların dışında/önünde gelişen, o sınırları aşan/alt-üst eden yenilikçi veya deneysel yapıtlar/yorumlar anlamına geliyor. Bu bağlamda, örneğin dışa vurumculuk (expessionism), gerçeküstücülük (surrealism), dadaism (Türkçesi yok galiba…), uyumsuz (absurd) tiyatro gibi akımlar, sırasıyla avangard sayılmıştır hep…

Uyumsuz tiyatronun doğduğu 1950’lerden takriben 50 yıl sonra ise ülkemizde görülen “alternatif tiyatro” akımı da bir çeşit postmodern avangard sayılabilir. Burada bir parantez açarak, bir tiyatrocunun bundan altı ay kadar önce attığı bir tweet’teki “inyörfeysçiler ne oldu?” (mealen) sitemini de sırası gelmişken kınamak isterim – bu akım değil miydi, yüzlerce/binlece genç insanı 15-16 yıl önceden başlayarak tiyatro ile kaynaştıran..?

Dorian Gray, photo by: R.Werner.

Tek kişilik bir “Dorian Gray”

Konumuza dönecek olursak, avangard tiyatroyu niye sadece küçük (izleyici ile “dirsek/diz teması” sağlayan) tiyatro mekânlarında görelim? Türkiye’de ancak (bu riske girebilen ve belki de artık tarihe karışmış) bir-iki ödenekli tiyatro yöneticileri bu yola sadece tek tük başvurmuşsa, batı Avrupa’da böylesine deneysel/öncü/yenilikçi yorumlar büyük sahnelerde sık sık görülüyor.

İşte, son yıllarda daha çok izlediğim Viyana tiyatro ortamında 2019/2020 sezonunun ilk aylarında art arda bu türden iki oyun ve bir operaya rastlayabildik…

Viyana yazılarımda sık sık irdelediğim Avusturyanın önde gelen “Devlet Tiyatrosu” Burgtheater’in ikinci (ve “daha samimi” diye bilinen) sahnesi olan Akademietheater de aslında büyük bir salon sayılır: 1922 yılında perde açmış olan bu bina, 1974 ve 1999 yıllarında geçirdiği mimari düzenlemeler sonucu bugün 500 koltuğa sahiptir ve klasiklerin yanında, özellikle çağdaş oyunlara da yer veriyor. Burada izlediğimiz Oscar Wilde’in “Dorian Gray’in Portresi” oyunu başlar başlamaz, itiraf etmeliyim, eşimin büyük bir düş kırıklığına neden oldu!! Nedeni ise, tamamen dekorsuz ve sadece onlarca raftan oluşan bir çeşit kitaplığı andıran çelik kontrüksyonun içinde bir kişinin, video kayıtlarıyla karşımıza çıkan ilave dokuz kişinin de rollerine bürünmesi, hayli avangard idi – vesselam!

Dorian Gray, photo by: R.Werner.

Yakışıklı bir genç sahneye geliyor, anlatmaya başlıyor… Daimi gençliği özleyen Dorian Gray ile tanışıyoruz böylece – ve gittikçe değişik TV pencerleri açılıyor çeşitli raflarda, hep aynı aktör, video kayıtlarıyla değişik kişileri canlandırıyor, Dorian’ın hizmetlilerini, dostlarını, düşmanlarını… Arada bir “gerçek Dorian” da beliriyor yeniden, rafların arasından süzülüyor, konuşuyor bizimle, sorunlu yaşamını paylaşıyor – ve tekrar kayboluyor, sıra yeniden onu kötü yola sevketmeye çalışan Kont Henry’ye geliyor veya o lanetli, gittikçe yaşlanan portesini çizmiş olan ressam dostu Basil’e…  

Her ikisi on beşer yıldır Burgtheater’de görev yapan yönetmen Bastian Kraft ile oyuncu Markus Meyer, bu oyunu 2010 yılından bu yana yüzü aşkın kez sahnelemiştir. Dolayısıyla, bize çok zor görünen 1.5 saatlik “one man show”, Meyer için artık yeni sayılmıyor – ve o tecrübeden oluşmuş akışkanlığı ile öyle ustalıklı ve doğal bir şekilde ortaya koyuyor ki bir türlü yaşlanmayan Dorian Gray’i de, diğer karakterleri de, oyunun tek düzeyliği “uzun vade”de kimseyi rahatsız etmedi – eşimi bile!

Metroseksuelli Tennessee Williams yorumu!

Viyana’da geçen ay izlediğimiz ikinci avangard oyun, Volkstheater’de sahneleniyor. Bu tiyatroyu daha önceki bir yazımda kısaca şöyle tanıtmıştım: “Saray” (= Burg) erkânının yeğlediği Burgtheater’e bir alternatif olarak 1889 yılında kurulmuş olan bu “halk” (= Volk ) tiyatrosu, daha küçük ancak gene de oldukça görkemli salonunda 832 kişiye oyun izleme olanağı sağlıyor. Kuruluş döneminde özellikle “halk tipi” sahne yapıtlarına yer vermişse de, çok geçmeden repertuarına önce Avusturya kökenli, ardından uluslar arası klasikleri dahil etmiştir; günümüzde ise sık sık çağdaş, deneysel veya uyumsuz oyunları dahi sahneliyor… 

İşte, artık “çağdaş klasikler” grubuna dahil edilebilecek Tennessee Williams’ın belki de en popüler yapıtı olan, kendisine Pulitzer Ödülü’nü getirmiş oyunu “A Streetcar Named Desire” (“Arzu Tramvayı)’nın yönetmeninin adı nedir, biliyor musunuz? Pınar Karabulut! İkinci kuşak Alman göçmeni olan Karabulut, Münih’teki sanat tarihi, edebiyat ve tiyatro tahsili, keza Almanya’nın çeşitli önemli sahnelerindeki yönetmen yardımcılığının ardından, şimdi üçüncü sezondur Volkstheater’de görev alıyor. 2018/19’da sahneye koyduğu Williams’ın bu oyunuyla çok büyük beğeni kazanan 33 yaşındaki yönetmen, Alman tiyatro ekolüne taze bir rüzgâr estirmeye başlamış…

A Streetcar Named Desire © www.lupispuma

Bu rüzgârın bir esintisi de işte “Arzu Tramvayı”nın avangard diyebileceğimiz yorumudur. Özetle, Williams’ın kotardığı ve özellikle Marlon Brando ile Vivien Leigh’in olağanüstü beyaz perde yorumlarıyla akıllarda kalmış vahşi cinsellik ve kıskançlık ortamı, oldukça yumuşak bir pop operasına dönüşüyor burada… Stanley’in liderliğindeki sert erkekleri Karabulut, yüksek topuklu ayakkabılar giyen, mavi veya sarışın peruklu, efemine gibi görünseler de gene de maçoluklarını yirtirmemiş yandaşları olarak çiziyor. Yönetmen tarafından daha da odağa getirilmiş olan Blanche rolündeki Steffi Kautz çok başarılı bir oyun sergileyerek, ülkenin prestijli Nestroy Ödülü’nü tam anlamıyla hak etmiş. Aynı tiyatroda aynı dönemde izlemiş olduğum “Sezuan’ın İyi İnsanı”ndaki Yang Sun rolünde beğendiğim Jan Thümer ise, Blanche’un eniştesi Stanley olarak burada oldukça sönük kalıyor. 

Pınar Karabulut bu yorumuyla Williams’ın metnine pek dokunmaksızın, 1940/50’lerin dönüşümünde henüz tabu olan cinsellik konularını günümüzde olduğu gibi tabii olarak resmetmesinden öte, kantarın topuzunu abartılı bir biçimde kaçırmış göründü benim için! Bunun en çarpıcı örneği, özgün oyunun sonlarına doğru yer alan erkekler arası poker partilerini, ansızın yağan yağmurun çok kısa sürede sahnede oluşturduğu havuzdaki “sulu” oyunlara dönüştürmesidir. Keza, Stanley’in tecavüz sahnesi de ilginç bir uyarlama ile akli dengesini yitirmekte olan Blanche’a uygulanan bir lobotomi (beyin ameliyatı) oluveriyor!

Oyunun bir yerinde, kırsal yaşamdan kız kardeşinin eşiyle oturduğu New Orleans’in bir kenar mahallesine sığınmış Blanche’ın “gerçekçilik değil, sihir istiyorum!” haykırışını yürekli bir yönetmen kendine ilke edinerek, ilgi ve beğeni ile izlenen bir oyun kotarmış…

Don Giovanni, photo by: B. Palffy

Opera’daki “yamyamlar”

Viyana’da bulunmak ve opera izlememek olur mu hiç? Biz bunu yıllardır artık Devlet Operası’nda gerçekleştiremiyoruz, zira oraya giriş eleştirmenlere de oldukça pahalıya mal oluyor… Onun yerine Volksoper (= Halk Operası) tercihimiz öne çıktı – oradaki pek sevdiğimiz operet ve müzikallerin yanı sıra, arada bir operalar da temsil ediliyor. Bu kez talih, bize Mozart’ın baş yapıtlarından “Don Giovanni”yi eriştirdi – hani metin yazarı Lorenzo Da Ponte ile birlikte (“Cosi Fan Tutte” ve “Figaro’nun Düğünü”nün yanında) kotardıkları üç görkemli operalardan biri… (sırası gelmişken, müzikseverlere Aydın Büke’nin “İki Dahi, Üç Opera” başlıklı ilginç kitabını da salık vermeden edemedim!)

Edebiyat severlerin “Don Juan” olarak da bildikleri bu efsanevi kişilik, kılıktan kılığa girerek genç olsun, yaşlı olsun, etrafındaki tüm kadınları elde etmesini bilen, bu yolda ilerlerken cinayetten bile kaçınmayan, ancak eninde sonunda, sevgililerinden Donna Anna’nın öldürmüş olduğu babasının heykelini de masaya oturttuğu bir ziyafette cezasını bulan, çapkın olduğu kadar kötü bir karakterdir..

Volksoper’de izlediğimiz yorumun yönetmeni bugün 86 yaşında olan, Brecht’in pek sevdiği öğrencisi Achim Freyer 1968’den bu yana Almanya, İtalya, ABD, Kore ve Avusturya’da bugüne kadar otuzu aşkın opera yönetmiş. İlk gösterimi 2015’de yapılmış olan “Don Giovanni”, üstadın “avangardist dönem”ine rastlıyor…

Bu tanımı getirmemin ilk nedenini, Freyer’in bizzat üstlendiği sahne ve giysi tasarımlarında görüyoruz. Çoğunlukla beyaz dekorların önünde sürrealist ve simgesel beyaz kostümler, dahası “kötü adam” Don Giovanni’nin ellerindeki kanı gösterecek olan kırmızı eldivenler, uşağı Leporello’nun soytarı giysisi göze çarpıyor, kadınların yenilikçi saç şekilleri şaşırtıyor… Operayı izlerken, başkişilerin birer kukla olduğu, devinimlerinin de Frey’in ellerinde tuttuğu iplere göre geliştiği izlenimine kapıldım. Müzik uzmanı olmadığım için, önemli rolleri üstlenmiş beş erkek ve üç kadın oyuncunun sesleri hakkında bir yorumda bulunmak istemiyorum; keza büyük usta Alfred Eschwé’nin orkestra şefliğine de diyecek hiç bir şeyim yok! İlginç olan, şarkı metinlerinin Achim Frey’in ısrarı üzerine, şarkısına göre kâh Almanca, kâh İtalyanca olarak kullanılmasıdır. Kanımca en önemlisi, Frey’in Don Giovanni’yi nasıl çizdiğidir: Günter Haumer’in büyük bir özveri ile canlandırdığı bu kişilik, ellerindeki kan izleri dışında, zamane bir playboy’u andırıyor – minimalist devinimleri ve oldukça alçak tonda gelişen sesiyle “entel” çevrelerin insanı (veya kuklası) gibi geliyor, dikkatli izleyicilere.

Don Giovanni, photo by: B. Palffy

Kuşku yok ki, asıl oyunun sonu, avangard’ın doruğunu oluşturmakta: Bütün başkişilerin yer aldığı ziyaret sofrasında parçalara ayrıştırılan Don Giovanni, orada bulunan herkes tarafından afiyetle yeniyor. Kaldı ki, yukarıdan sarkıtılan bir levhada belirtildiği gibi, “Ristoranre Giovanni”yi de simgeleyen bir garson, izleyicileri sofraya davet ediyor ve buna uymaktan çekinmeyenler, ömürlerinde ilk (ve belki de tek) kez Volkstheater’in sahnesinde oyuncuarla aynı masayı paylaşarak, birer özgün “Wiener Würstel” (Viyana Sosisi) de yiyebiliyor!

İşte, Viyana’nin sırasıyla 100, 130 ve 120 yıl geçmişi olan ödenekli tiyatrolarında yenilikçi, çarpıcı üç yapım!… “Darısı başımıza” mı desek?

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku