Robert Schild

New York, Londra veya Berlin gibi kültür metropollerinde her bir önemli tiyatro prömiyerinin 1-2 günü ardından ülkenin önde gelen gazetelerinde oyunun eleştirileri yayımlanır… Neredeyse bir yüzyıldır alışılagelmiş bu seri uygulamanın tanıtım ile ilgili yararlarının yanında, bence önemli bir sakıncası da vardır: Hemen kaleme sarılan eleştirmenler, izledikleri oyunun alt metnini veya ilk bakışta açığa çıkmayan kimi reji/dramaturji inceliklerini “ıskalama” çekincesini yaşayabilirler. Oysaki, oyunlar belirli bir süre geçtikten sonra bir çeşit “kuş bakışı”yla irdelenebilse, onlara daha çözümleyici biçemde, en azından birazcık daha soyut açıdan yaklaşılabilir gibime geliyor… Bundan öte, loş bir salonda alınan (ve masa başında belki de çözülemeyen!) kimi replik notları da, sonra yapılacak bir metin okumasında doğrulatılabilir.

Altıdan Sonra Tiyatro’nun son yapımı olan, Halil Babür’ün yazıp Yiğit Sertdemir’in yönettiği “He-go”yu Mayıs ortalarında görmüş olmakla birlikte, işlerimin yoğunluğu nedeniyle neredeyse iki aylık bir gecikme ile değerlendirme olanağını buldum – ve bu satırları yazarken, belleğimde oyunun öne çıkan, salt akılda kalanlarını görebiliyorum! Dolayısıyla, oyunun “aysbergin uçları” olarak adlandırabileceğim önemli özellikleri ortaya çıkıyor öncelikle, ki bu tür bir “filtreleme” eleştirel yaklaşımı da kolaylaştırıyor kanımca…

Hemen belirtmek isterim ki, ilk bakışta olduğu gibi, “kuş bakışı”yla da çok başarılı bulduğum bir çalışmadır “He-go” – kaleme sarılmış olan bir kardeşimizin “Bu sezon ve belki de tüm sezonlar izleyeceğiniz en iyi oyun…” savlamasına katıl(a)mıyorsam da! Ancak bu yapımın tüm sahne etmenleri, güzel kotarılmış metninden başarılı oyunculuklarına, ustalıklı rejisinden doyurucu dekoruna kadar tam anlamıyla “dört dörtlük” düzeydedir.

Diğer konulara girmeden bir an için sahne tasarımında kalacak olursak: Kentimizin “küçük” sahnelerinde pek alışık olmadığımız zenginlikte ve böylesine ayrıntılı bir dekoru, kuruluşundan bugüne dek Kumbaracı50’de ancak “Katilcilik” oyunundan anımsıyorum. Buradaki çalışma ise, D22’deki “Yirmibeş”te de Sertdemir ile işbirliğinde bulunmuş Ebru Özdemir’e ait: Duvarda tablolar, sehpalarda kitaplar, bir yanda koskocaman bir haç ve onun sağında, sürekli dönen (anlamsız?) bir video-clip’in görüntülendiği bir TV ekranı – karşı duvarda ise, gözleri kapalı bir kadının tablosu…

Kariyerine dizi oyuncusu olarak başlayıp, ardından (“11’e 11” ve “Kasap” ile) oyun yazarı olarak da adından söz ettiren Halil Babür’ün akıllıca yazılmış metni, özetle şunları anlatıyor (en kolayı, Kumbaracı50’nin tanıtım yazısını aktarmaktır!): “Çetin milyonlarca izlenmiş bir filmin ana karakteri olan süper kahraman He-go’yu canlandırmıştır.  Hemen herkesin He-go olarak tanıdığı Çetin, kendini izole ettiği evinde, yurt dışından gelen bir teklifle yeni rolüne hazırlanmaktadır. Evin yerleşiklerinden, eski karısı Saffet’e inat, evine bir hayranını misafir edeceğini duyurarak prova sürecini hızlandırmak ister.” “Yeni rol”, İsa Peygamber; tablodaki kadın, Saffet; Çetin’in sosyal medya sayfasındaki beşyüzbininci takipçisi olarak belirleyip evine çağırdığı hayranı ise, “hayat mücadelesi” için “koşturan” genç Ersin’dir… Bu iki kişi, eğitimleri, deneyimleri ve hayata bakış tarzlarıyla tabii ki birer tezat oluşturacaktır – oyuna gerekli dinamizmini kazandırmak, iletilerini oluşturmak için! Çetin ile Ersin’i isterseniz birer çeşit çağdaş, pop-kültürel veya “magazinel” Yin ve Yang kişiliği olarak da görebilirsiniz. Onların izdüşümünde, oyunun daha ilk repliklerde tablodaki portrenin “can”lanmasıyla Saffet, ilerleyen dakikalarda da Ersin’in eski bir kız arkadaşı olduğu anlaşılan Seda yer alıyor – bu ikili ise, iskambil kartlarından bildiğimiz “kraliçe” örneği, çift cepheli tek hatun kişiyi anımsattı bana!

Çetin/Ersin ikilisinin karşıtlığı, bir yerde de kısmen örtüşüyor gibi – “zavallılıkları”nda… Zira bir yandan milyonları bulan izleyicisi tarafınca pohpohlanmış/şişirilmiş bir kişilikten başka bir şey olmayan He-go-Çetin yapaylığı ile, diğer yanda (kendisinin bile değil!) kız kardeşinin katıksız bir He-go hayranı olduğu Ersin yontulmamışlığı/ezikliği ile benzeşiyorlar aslında! Ne var ki, oyunun asıl dinamizmini oluşturan, bu iki özyapının 180 derece farklı yaşam felsefeleridir – biri, “bir peygamber doğuştan vicdanlıdır” gerekçesiyle “gel; hep birlikte, seninle düşünenler ile (…) evime gir!” derken, öbürü “kendi adaletini kendin oluşturacaksın”a varana dek, gaddar olabilecek derecede ilkeldir. İşte, “beyaz”(özentili?) ile “siyah” halk kesimlerinin sağlıksız/anlamsız bir karşılaşması – ilki diğerini “biz ne ara senli benli olduk?” diye azarlarken, aynı anda “bir farkımız yok” da diyebiliyor…

…ve bu iki benzer/zıt kişilik arasındaki tanışma/koklaşma/tartışma/çatışma sürerken, son derece keskin bir gözlemci olduğunu anladığımız Halil Babür, sayısız toplumsal olgular ile ince ince dalga geçiyor: Ana çerçevede, hiç alışık olmadığı biçimde evine bir yabancıyı kabul etme bahasına egosunu tatmin etmeye çalışan Çetin’in bu “yasak meyve” ile başa çık(amay)ışını izlerken, mürit ile takipçi ilişkisi, gerçek ve arabesk ile sahte ve yüzeysel entelektüellik ikilemleri, pandaların “yaşam hakkı”ndan çok “ölüm hakkı” sorunsalı, hatta “b.ktan oyunlar” sahnelemekle birlikte kapalı gişe giden bir “usta tiyatrocu” bile geçiyor önümüzden! Keza, karşılaşmalarından az sonra evdeki raflarda gördüğü “bu kitapların hepsini okudun mu?” sorusuna “Yani, hepsi hakkında fikrim var” yanıtını alan Ersin, oyunun sonlarına doğru Krişnamurti’den okuduğu bir alıntı ile Çetin’i kurnazca tuzağa düşürüyor ve – az önce yaptıkları kol güreşinde olduğu gibi, düşüncesel olarak da üstünlüğü sağlıyor, ta ki film yıldızına reji komutları verene kadar!.. Artık takipçi mürid, mürid takipçi olmuştur.

İtiraf etmem gerekiyor ki, repliklerin çoğuna katılarak gülen genç izleyicilere tümden katılamadım (bunun ana nedeni yaş/anlayış farkı olsa gerek), ancak akılda kalan ve buraya alıntıladığım örneklerin tümü son derece keyifliydi, diğer bazı yavan (ve gereksiz) pasajların yanında… Yazarın gözlem/zekâ/taşlama incilerini oyunun ana çerçevesine ince ince oturtan Yiğit Sertdemir (birkaç yıl önce “Hayal-i Temsil”in yazarı Ahmet Sami Özbudak ile olduğu gibi), Halil Babür ile de çok başarılı bir ikili oluşturmasını bilmiş. Tabii ki rejinin ekmeğine katmerli yağ süren, birinci sınıf oyunculuklardır: En başta Ersin’i parmak ısırtan biçimde canlandıran (yine!) Halil Babür, 90 dakika boyunca sahnenin odağını oluşturmasının yanı sıra, başarılı bir “mutasyon” oluşumu çizen, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’ndan bildiğimiz Alican Yücesoy ve “tablodaki kadın”, Ekip Tiyatro’nun sürekli oyuncusu Ayşegül Uraz… Özellikle bir metre kareyi geçmeyen tablo çerçevesi = sahneye bakan pencereden salt yüz ifadeleri kolları ve sesiyle iki ayrı, birbirlerine zıt özyapıyı canlandıran Uraz, bununla belki de Türk tiyatro uygulamasında bir ilk’e imza atmıştır!

Buyrun size, içinde nice iletiler barındıran düşündürücü toplumsal bir taşlama, üstüne üstlük keyifli bir seyirlik – önümüzdeki sezon için “muhakkak izlenecekler” listesinin başına yazıverin!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here