Yavuz Pak

“İsmi Fyodor Mihayloviç Dostoyevski olan şahıs… 1849 tarihinde, yüce devletimiz ve ulu Çarımız II. Nikola’ya karşı aleni bir, propagandaya karıştığı gerekçesiyle tutuklanıp, ölüme mahkum edilmiştir… Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin, halen yazmakta olduğu Netoçka Nezvanova isimli romanın, devlet, millet, din ve ahlâk aleyhinde ne gibi unsurlar bulundurduğuna dair soruşturma yürütülebilmesi için romanın yazıldığı kadarına el konulmasına karar verilmiştir… Kısacası, bu hikâye, Çar II.Nikola tarafından sonlandırılmamıştır…”

24 Kasım 2017 günü prömiyeri yapılan “Netoçka Nezvanova” Yabancı Sahne’nin 6. doğum gününde seyircilerine sunduğu bir “armağan” olarak tarihe geçti. Yaratıcı yönetmenler, üretimlerinin başarılı olabilmesi için tezlerini hazırlayan öğrenciler gibi, yapıya kendi taşlarını getirmek, kültürel imza kağıdı hamuruna özgün ve çağdaş bir yorum eklemek zorundadırlar. Deniz Hamzaoğlu, rejisiyle Dostoyevski’nin “yarım bıraktırılmış” romanına böylesi bir yorum katıyor.  Ve Gülay Say, mimikleri, jestleri, beden diliyle sahnede müthiş bir performansa imza atarken, farklı katmanlarını sahneye başarıyla taşıdığı Netoçka’yı seyircinin imgeleminde çok güçlü bir şekilde var ederek, adeta Netoçka’yı kendi bedeninde yeniden yaratıyor. Zafer Altun subay rolünde zorlu bir beden performansı ile eşlik ediyor Gülay Say’a.

“Netoçka Nezvanova”, sadece estetik veçheleriyle değil, düşünsel veçheleri ile de son derece dikkate değer. Oyun, varolanı yansıtmaktan ya da olup biteni yeniden üretmekten ziyade, düşüncenin yapısal konumlanışını ve yaşamsal pratiğin toplumsal bütün içindeki etkinliğini dert ediniyor. Böylelikle Yabancı Sahne, Dostoyevski’ye “yarım bıraktırılan” ya da Dostoyevski’nin “yarım bıraktığı” bir eserini, ona upuygun bir final kurgulayarak sahneye taşırken, sadece Dostoyevski’yi tamamlamıyor;  önemli bir sanatsal yapıtı tam da bugün ve tam da burada, bir tiyatral eyleyişe dönüştürerek Dostoyevski’yi aşıyor ve sanatı içkin olduğu tarihsel “cesarete” iade ediyor.

“Netoçka Nevanova” oyunu üzerine, oyunda Netoçka’yı canlandıran ve Yabancı Sahne’nin kurucularından biri olan sevgili Gülay Say ile konuştuk…

Yabancı Sahne İstanbul’daki alternatif sahneler arasında kendine özgü duruşu, klasik eserleri özenle uyarlaması ve estetik anlayışıyla kısa sürede yeni bir kulvar açmayı başardı. Öncelikle Yabancı Sahne’nin kuruluş öyküsünü özetlemeni rica edebilir miyiz?
Konya’da lisans eğitimimi alırken Deniz Hamzaoğlu da yüksek lisansını yapıyordu. Eğitim sürecimizi tamamladıktan sonra, 2011 yılında İstanbul’a geldik.  Bir yıl boyunca sadece ortamı gözlemlemeye çalıştık, diyebilirim: Oyunlar izledik, yapılan işleri analiz ettik. İstanbul’un sanat çevresini yakından tanımaya çalıştık. İkimiz de tiyatroyu çok seviyoruz. Şunu rahatlıkla söyleyebilir ki, diyebilirim ki, tiyatro bizi besleyen ve yaşatan bir olgu. Farklı tiyatrolarda yapamayacağımızı biliyorduk, çünkü istediğimiz metinleri istediğimiz biçimde sahnelemekti amacımız. 2012 yılında Yabancı Sahne için çalışmalara başladık. Çok zorlu bir süreçti ama, bugün olsa aynı şeyi yine yapardık. İkimizin de aklında olan ilk oyun ‘Suç ve Ceza’ idi. Selçuk Üniversitesi Dilek Sabancı Devlet Konservatuvarı’nda mükemmel iki Rus hocadan eğitim almıştık ve Dostoyevski’yi çok seviyorduk. Hocalarımızın da bu konuda bizi etkilemiş olduğunu söylemeliyim. 24 Kasım 2012’de tiyatromuzun açılış oyunu “Suç ve Ceza” oldu. Sonrasında, her Dostoyevski ve klasik metin oyunumuzun prömiyerini hem tiyatromuzun, hem ilk oyunumuzun doğum gününe denk getirerek, bir bakıma bu durumu gelenekselleştirmeye çalıştık. Klasik metinleri çok seviyoruz ve onları sahneyi taşımak Yabancı Sahne ile adeta bütünleşti. “Suç ve Ceza” çok uzun bir metin, bildiğiniz gibi, sahneye kısaltılarak uyarlanması oldukça zor bir eserdi. Ama Deniz Hamzaoğlu çok iyi bir dramaturg olarak, bu zorluğun üstesinden gelmeyi başardı. Ve ardından diğer klasikler geldi.

Her şeyin çok büyük bir hızla değiştiği, eskinin adeta öğütülüp toz haline getirildiği postmodern çağda, klasiklerden bir repertuar oluşturmak hem zor hem de riskli. Ve hepsinden önemlisi, tiyatro klasiklerinin bile yeni yorumlarla ciddi bir tahribata uğraması söz konusu olabiliyor. Sizin en önemli çabanız bu tahribata karşı durmak sanki. Nasıl başarıyorsunuz bunu?
Evet artık yepyeni bir dünya var ama eskiyi de bozup, yıpratmadan, klasikleri hırpalamadan bugüne taşımak önemli. Bizim için asıl olan klasikleri yaşatmak çünkü onlara aşığız! Bu yüzden, onları sahnelerken, o dönemi yansıtmaya devam ediyoruz aslında. Bir başka ifadeyle, dönemi görsel, estetik anlamda tüm boyutlarıyla sahneye aktarmaya çalışıyoruz. Oyunlarımız klasik de olsalar, genellikle bir saatlik bir süre öngörüyoruz. Ama bu bir saat içinde oyunun ruhunu tam olarak vermeyi hedefliyoruz her zaman. Yeni bir metinle yola çıkmak, gerçekte dramaturji anlayışımıza da hizmet etmiyor. Eski bir metni ele alıp ona yeniden hayat vermeyi çok seviyoruz. Tozlu raflarda kalan o muhteşem eserleri günümüze taşımak büyük bir mutluluk aslında. Zaten sloganımız da “eski metin, yeni dramaturji”.

Klasikler içinde Dostoyevski’nin sizin için bu kadar öne çıkmasının nedeni nedir peki? Tabii ki, tüm klasik yazarları çok değerli. Ama Dostoyevski’ye hayranız biz. Onu çok seviyoruz. Nasıl anlatsam, O’nun bambaşka bir büyüsü var adeta. Dostoyevski’yi çok naif bir açıdan da, radikal bir açıdan da ele alabilirsiniz. Dostoyevski’nin sadece eserlerini değil, hayatını da tüm detaylarıyla uzun süre araştırdım. O kadar doğal bir yazar ki, kaleme aldığı karakterlerin pek çoğunda kendisini yansıtıyor aslında. Bu yönü beni çok etkiliyor. Dostoyevski, bana göre klasikler içinde gerçek bir öncü. İtiraf etmeliyim ki, O’na karşı duyduğumuz bir hayranlıktan öte, garip bir aşk, bir tutku.

Netoçka’da bir Elektra kompleksinden söz edebiliriz galiba. Baskıcı anne figürü O’nun üvey babası üzerinden erkek bir figürle özdeşleşmeye ve cinsel tercihini kadınlara yöneltmeye itiyor. Ayrıca, Netoçka’nın babasının annesini boğması bir şiddet algısı olduğu kadar cinsellik de çağrıştırıyor. Freudyen bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, William March’ın “Kötü Tohum”undaki Rhoda kadar olmasa da, hiçbir biçimde masum olarak nitelendirilemeyecek, ürkütücü bir kız Netoçka.
Kesinlikle öyle. Müzik kutusu gibi. Çok masum bir alet, ama çıkardığı tını son derece ürkütücü aslında. “Netoçka”, farklı bakış açılarıyla ele alındığında, görünenin altında yatan çok farklı, hatta görünüşe tezat gerçeklikleri yansıtabiliyor. Babası, annesi, arkadaşı Katya ve kitabın diğer karakterleriyle ilişkisine bütünsel olarak ve derinlikli olarak yaklaşınca Netoçka’nın masumiyetinin altında yatan ürkütücü, çarpıcı gerçekleri görebiliyoruz.

Ergenlik dönemlerini yaşayan iki genç kız arasındaki ilişkinin farklı boyutlarını, cinsel yakınlaşmalarını üstü örtülü bir biçimde dışavuruyor Dostoyevski. Dönemi için de, bugün için de, oldukça cesur bir çıkış ve bir tabuya dokunuş bu. Dolaylı olarak, taşkın bir cinsellik olduğu söylenebilir. Hatta, Deniz Hamzaoğlu ile oyundan sonra konuştuğumuzda, bize bu kitabın tamamlanmış olması durumunda, belki de dünyanın ilk lezbiyen aşk romanı olabileceğini düşündüğünü söylemişti.
Evet, çok naif gibi görünüyor ama dehlizlerinde çok farklı gerçeklerle karşılaşılabiliyor kitabın. Freud öğretileri doğrultusunda bir okumayla, cinsellikle ilişkili yönü öne çıkan bir eser aslında. Sınırları zorlamayı ve kendi sınırlarını da zorlamayı seven bir yazar olarak Dostoyevski, “Netoçka”da, el değdirilemez denilen kimi tabuları, belki de hiç olmadığı kadar zorluyor. Diğer taraftan, bir “ortada kalmışlık hissi” uyandırıyor Netoçka. Bu his, Netoçka’yı Katya yerine üvey babasına ya da prense aşık olmaya da sürükleyebilirdi pekalâ. Baskıcı anne, üvey baba figürleri üzerinden çocuk yaşta hissetmeye başladığı bu duygu O’nun yaşamını belirliyor adeta. Kimsesiz ve kimliksiz çünkü. Merhametli ve masum bir çocuğun, zorlu yaşam koşullarında karakterini ve kendisini arayışı da söz konusu eserde.

19. yüzyılda aile içi şiddet, cinsellik, eşcinsellik gibi konulara dokunan bir eser olarak tarihsel bir öneme sahip “Netoçka”. Dostoyevski’nin bütünlüğüne bakıldığında, en radikal ve belki tabuları sarsmak anlamında en devrimci kitabı hiç kuşkusuz. Tam da bu eseri, yani kendisinin belki de en radikal romanını yazdığı bir dönemde idama mahkum ediliyor ve tam idam edilmek üzereyken son anda Çar’dan gelen bir mektupla canı bağışlanıp Sibirya’ya sürgüne gönderiliyor. Bu da Dostoyevski için tarihsel bir kırılma anı. Sibirya’da ağabeyinden istediği ve geleceğini belirleyeceğini söylediği kitaplar, Kant ve Hegel gibi idealist, ahlâkçı filozofların kitapları. Dediğin gibi, Dostoyevski çok farklı biri olarak dönüyor Sibirya’dan ve  “Netoçka”ya bir daha elini sürmüyor. Çünkü, Raskolnikov gibi eline İncil tutuşturulabilecek bir karakter değil Netoçka. Bu iki tezat sürecin çakışmasını “Netoçka” üzerinden nasıl değerlendirebiliriz?
Gerçekten de yaşadığı şey son derece travmatik Dostoyevski’nin. Ölümden son anda kurulmuş olmak, kalan hayatını belirliyor ve bir daha da bu kadar radikal konulara girmiyor. Ama sonrasında yine toplumsal ve insani gerçekleri çok başarılı bir dille aktarmaya devam ediyor. Açlık, yoksulluk, çaresizlikler, adeta dönemin Rusya’sının bir aynası gibi ve bunları, insanın içsel dünyasını da derinlemesine işleyerek, bir tür çok sesli anlatımla eserlerine yansıtıyor. Belki de bu süreçler arasında arada kalmış bir eser “Netoçka”.  Cüretkâr, cesur ve derinlikli… Yarım kalmışlığı ise, Dostoyevski’nin kişisel yaşamına bakıldığında, son derece doğal. Çünkü, artık sürgün öncesinde olduğu gibi radikal bir yazar değil. Anarşistlerle bağı kopuyor ve kendi dünyasında kendine özgü bir yol çiziyor eserleriyle. Kendi tarihselliği içinde anlaşılabilir bir süreç Dostoyevski’nin yaşadığı. Aslında metin yazılırken, sistem sürekli gözetlemekle meşgul ve sonunda yok etmek için müdahale ediyor. Başından sonuna kadar süren bir denetim ve baskı mekanizması, ürkütücü bir sona evriliyor giderek. Sahnede Dostoyevski’nin yaşadıkları eş zamanlı olarak Netoçka’nın şahsında ifade ediliyor.

Türkiye’de, “Netoçka”nın çağrıştırdığı tabulara dokunan ilk tiyatro oyunu, bundan 117 yıl önce Şehabettin Süleyman’ın kaleme aldığı “Çıkmaz Sokak”tı. İki kadın arasındaki lezbiyen ilişkiyi konu alıyordu. O dönem kısa bir süre sahnelendiğini öğrendik. Bugün ise, böyle bir oyunu sahneye koymak çok daha fazla cesaret istiyor.  Yabancı Sahne olarak “Netoçka Nezvanova”yı sahnelerken kimi kaygılarınız oldu mu bu bağlamda?
Yabancı Sahne olarak, hemen tüm yapımlarımızda, benzer bir cesareti görebilirsiniz. Diğer klasik uyarlamalarımızda da kurduğumuz cümlelerde, söylediğimiz sözlerde hep cesur davrandık. Oyunlarımızda dolaylı ya da dolaysız eleştirel yönler var. Ama ajitatif bir dil yerine olabildiğince yalın ve sade bir dil kullanmaya özen gösteriyoruz.

“Netoçka” üzerinden Dostoyevski’nin yaşadığı sorunlarla karşılaşma riski sizi ürkütmüyor mu? Çünkü dokunulmaz denilen kimi tabulara dokunmak her defasında can yakar… Hele ki cinsel tabularsa?
Hayır, çekinmiyoruz. “Suç ve Ceza”da da, diğer oyunlarımızda da böyle bir endişe yaşamadık hiç. “Suç ve Ceza”yı sahnelemeden önce, olumsuz tepkiler alabileceğimiz konusunda uyardı kimi çevreler.  Ama çıktık oynadık. Ve yıllardır çok olumlu tepkilerle karşılaştık. Biz sadece var olan şeyleri, gerçekleri anlatıyoruz. Abartmadan, özendirmeden… Dahası evrensel gerçekler dile getirdiklerimiz.

Dostoyevski’nin penceresinden bakınca da, sizin kurguladığınız final, O’nun yaşamıyla ve bakış açısıyla son derece örtüşmüş. Finali nasıl kurguladınız?
Deniz Hamzaoğlu’nun kurduğu final çok güçlü ve bütün oyunun omurgasını teşkil ediyor aslında. Burada bir parantez açmak istiyorum: Yol arkadaşım Deniz Hamzaoğlu çok zeki ve çok farklı bir dramaturg. Çok boyutlu çalışan bir kafası, çok farklı bir hayalgücü ve çok yaratıcı bir bakış açısı var. “Netoçka”yı da çok farklı bir biçimde yorumlamayı başardı. Dramaturjinin etkisiyle, eserin yarım kalmışlığının ona garip bir büyü kattığını ve olası tüm dezavatajların bir anda avantaja dönüşebileceğini gerçeğini yakaladık. Biz kurguladığımız finalle, bizzat Dostoyevski’nin kendisini de sahneye taşımayı amaçladık. “Netoçka” ile değişen Dostoyevski’nin kaderi, Netoçka üzerinden kendisi olarak beliriyor sahnede. Bir bakıma “Netoçka” da, yazarı ile aynı kaderi paylaşıyor

Sahnedeki subay karakteri hem oyunun ruhuna uygun biçimde gerilimi yükseltiyor hem de aldığı farklı vücut formlarıyla akışa etki ediyor. Bu kareografiyi nasıl belirlediniz?
Kareografımız Bülent Develi ve dramaturgumuz Deniz Hamzaoğlu belirlediler bu subay karakterinin kareografisini. Subayı canlandıran Zafer Altun, metnin farklı bölümlerinde ilgili bölümün içeriğine göre farklı vücut formları sergiliyor.  Başından sonuna dek sahnede anlatılanlara dahil olduğunu ve buna göre duruşunu değiştirdiğini görüyoruz. Bir denetim ve disiplin mekanizması işlevine sahip, oyun boyunca ve oyunun gerilimini belirleyen bir figür aslında o subay. Ayrıca kurmaca bir karakter olarak, her sahnede duruşunu belirlemeden önce birileri tarafından kurgulandığını görüyoruz. Bir müzik kutusunun kurulması ile harekete geçiyor her seferinde.

Oyunun müzikleri de metinle son derece uyum gösteriyor. Müzik nasıl bu denli uyumlu ve hatta kimi sahnelerde belirleyici olabilirdi?
Müzik kutusunun müzikleri ve kutunun kurulduğu anlarda duyduğumuz sesler, Deniz Karausta tarafından her bir sahnenin gerilimine göre özenle düzenlendi. Kimi sahnelerde müzik özellikle deforme edildi, aksatıldı. Oyunun tüm müzikleri Deniz Karausta’nın kendi besteleri. Metinle müzikleri bütünleştirmek için, gerçekten büyük emek harcadı ve başarılı oldu.

Oyunun kostümleri de sana ait. Sade, masum, kırık beyaz, kreme çalan bir elbise ile Netoçka’yı, eski bir Rus subay üniformasıyla subayı giydirirken kostümlerin metnin ruhuna ve karakterlere çok uygun olduğunu gözlemliyoruz. Daha önceki oyunlarda da başarılı kostümlere imza attığını biliyoruz. Nasıl tasarlıyorsun bu başarılı kostümleri?
Önce şunu özellikle belirtmeliyim ki,  kostüm tasarımcısı değilim. Sadece özel bir ilgi alanım kostümler ve onları hayal edip kendi tiyatromda kostüm tasarlamayı seviyorum. Bir oyuncu için kostümlerin tasarımı, çizimi çok büyük bir avantaj çünkü karakterleri daha yakından tanımıza imkan veriyor. Antalya ve Konya’da olduğumuz dönemlerde, az çok belli bir aşinalığım vardı kostüm tasarımına. İstanbul’da ilk yıl zaten teknik altyapımız yetersiz olduğundan, mecburen üstlenmek durumunda kaldım ve sonra da devamı geldi. Netoçka’nın kıyafeti, 1890’lardan kalan bir Fransız ipek sateni. Tarihi bir elbise aslında. Vintage giyimi çok seviyorum ben ve vintage giyim mağazalarıyla çok güzel dostluklarım var. Onlardan çok yararlanıyorum kostümlerimi hazırlarken. Yeni bir şeyler dikmek yerine eski dokuyu ve yaşanmışlığı sahneye taşımaya bayılıyorum

Daha önce birden fazla karakteri canlandırdığın oyunlar olmuştu ama ilk defa hem anlatıcıyı, hem tek bir karakterin farklı dönemlerini hem de diğer karakterleri tek başına canlandırıyorsun “Netoçka”da. Oldukça zor ve hızlı ses/mimik/beden değişimleri gerektiren çok performansı başarıyla gerçekleştiriyorsun. Oyuna  nasıl hazırlandın?
Sahnede, farklı karakterleri canlandırmayı seviyorum. Kendi içindeki o karmaşayı yaratıp sonra onu çözmek çok hoşuma gidiyor. Bu defa tek bir karakter var. Karşımda bir partnerim bulunmasına rağmen, oyunun çok büyük bir bölümünde sahnede yalnız sayılırım. Aslında daha önceki oyunlarında farklı karakterleri canlandırma deneyimlerim, Netoçka’nın ön provalarıydı diyebilirim. “Suç ve Ceza” ile “Beyaz Geceler”de birkaç karakteri canlandırmak bana cesaret verdi. Beş ay boyunca provalarla çalıştım bu oyuna ve öncesinde aylarca teorik olarak çok hazırlandım. Netoçka’nın farklı bir büyüsü var benim için. Ben sahnede Netoçka’yı yanıma alarak oynuyorum her seferinde. Yani, Netoçka’nın Katya’ya yaşadığı şeyin aynısını ben Netoçka’yla yaşıyor, kendimi o karaktere ilikliyorum aslında. Netoçka olarak sahnedeyim, Netoçka karakterini oynuyorum ama O’nu yansıladığım için, arada olan kişi olarak ben o heyecanı,  o paniği duyumsamıyorum. Biz Netoçka ile birlikte, elele çıkıyoruz sahneye. Onunla birlikte içimizi dökmeye çıktığımızdan olacak, rahat hissediyorum kendimi. O yüzden oyun broşürüne de şunu yazdık: İçimizi dökmeye geliyoruz size !

Peki, Netoçka’yı elinden tutup turnelere de götürmeyi düşünüyor musun?
Eğer programlayabilir ve gerekli anlaşmaları yapabilirsek, özellikle yurtdışındaki festivallere götürmeyi çok istiyorum.

Türkiye’yi bir dünya klasiği ile ve bu kadar başarılı bir oyunla temsil etmek oldukça önemli. “Netoçka”nın tiyatromuzun tanıtımı için hem büyük katkı sunacağını hem de çağdaş tiyatromuzun anlaşılması için önemli bir fırsat olacağını düşünüyoruz.  Bu yüzden, tiyatromuz adına teşekkür ediyoruz Yabancı Sahne’ye.
Ben çok teşekkür ederim desteğinize ve güzel sözlerinize.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here