Berkun Oya ve Ali Atay tarafından 1999 yılında kurulan Krek Tiyatro Topluluğu, beş yıl aradan sonra Berkun Oya’nın yazıp yönettiği Bayrak adlı oyunla seyirciyle buluşuyor. Bu güne dek “Pasta ve Telaş”, “Anne Bitti”, “Adamlar”, “Op'la Zo'nun Dramı” adlı oyunları yazan ve yöneten Berkun Oya'nın, son olarak 2004 yılında “Yangın Duası” adlı oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda dört sezon boyunca sahnelenmişti. Krek Tiyatro bu kez İzmir 27. Tiyatro Günleri kapsamında ilk kez turneye çıktı ve İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde İzmirlilerle buluştu. Hem Türk Tiyatrosu, hem de İzmir seyircisi için farklı bir deneme olan oyunda, genel olarak modern tiyatro öğelerinden ve In-Yer-Face anlayışından yararlanılıyor, yine de oyunu tam olarak belli bir türün çerçevesine oturtmak mümkün değil, yazarın istediği de bu zaten. Hatta tiyatronun adı olan Krek sözcüğünün de belli bir anlamı olmadığını, yazarın okuduğu bir metinden rastgele bir heceyi tiyatronun ismi olarak seçtiğini öğrendik. “İki kişiyi sevebilir insan ama sadece birinin hatırası gerçektir kalbinde…” Oyun bir köy evinde başlıyor… Halk tipi anne ve baba, küçük oğulları (Ali Atay) bir cinayet işlediği için, kendi değer yargılarına göre acı ve utanç içindedirler. Oğullarına lanet ederken, bir yandan da vicdan muhasebesi yapmaktadırlar: Böylesi bir acıyı hak etmek için ne yapmışlardır? Hiç düşünmeden ailesine bu utancı yaşatan çocukları nasıl olup da bu hale gelmiştir, onları böyle mi yetiştirmişlerdir? İnsanların yüzüne nasıl bakacaklardır? Ya öldürülen kişinin ailesi? Onların yerinde olsalar katili affedebilirler mi? Neden katil oğulları olunca affedilmesi veya yardım edilmesi gerekmektedir? Tüm bu sorular, anne – babaların, evlatlarının yönelişleri konusundaki çaresizlikleri üzerine düşündürürken, bir yandan da aile sırlarının önemi ve psikolojik etkileri üzerinde duruyor. Berkun Oya, modern tiyatro içinde dikkate alınması gereken bir yazar, ancak “Bayrak” oyununun sahneye getiriliş aşamasında bir takım boşluklar var. Eğer yazar, daha özenli bir çalışmayla karakterlerinin psikolojik derinliği üzerine biraz daha eğilseydi, boşluklar dolacaktı ve oyun kişileri sosyolojik açıdan da daha doğru bir şekilde yerlerine oturacaktı diye düşünüyorum. Yazar, sıradan bir aile üzerinden, çağımızın sorunlarından biri olan iletişimsizliği irdelerken, seyirciyi de günlük hayatını sorgulamaya yönlendirmek istiyor fakat karakterlerdeki boşluklar nedeniyle seyirciyle tam anlamıyla iletişim kuramadığı için, oyun çıkış noktasıyla yönelişi bakımından kendi içinde çelişiyor. Kadın (Canan Ergüder), çalıştığı şirkete staj bahanesiyle giren, asıl amacı yazdığı roman için gözlem yapmak olan genç bir adama âşıktır ve son bir yıldır eşini onunla aldatmaktadır. Bu noktada kadın kurban konumunda çünkü kocasında bulamadığı şefkati ve duygusallığı yazarda bulunca önüne geçemediği bir aşk yaşıyor. Berkun Oya burada, kadın ruhunun sürekli beslenmeye ihtiyaç duyduğu, aksi halde mutsuz ve huzursuz olacağı vurgusunu yapıyor. Kadın, dört aydır uzak olduğu evine döndüğünde son derece gergindir, biz bu sahnede onun sevgilisinin yanından gelmiş olabileceğini düşünüyoruz... Üstelik kocası onu yatakta beklemektedir, eşini kapıda karşılamaz, onun için yemek bile hazırlamamıştır. Karısının kendisini aldattığını bilen koca, belki de onu test etmeyi planlamaktadır, talebine karşılık alamayınca o da gerilir. Kadın çekmecede yazar sevgilisine ait olan bir kayıt cihazı bulunca, kocasının sevgiliye zarar vermiş olduğundan şüphelenir. Sevgilisinin fotoğrafını göstererek kocasının tepkisini ölçer. Bu sahnede, henüz sevgilinin kimliği hakkında bilgi sahibi olmadığımız için, kadının kayıt cihazının üzerinde ısrarla durma nedenini de anlayamıyoruz. Kayıt cihazından abartılı bir şekilde rahatsız olması sonucunda kız takıntılı mı, paranoyak mı diye düşünmeye başlıyoruz, ama zaten oyunun amaçlarından biri de şaşırtmak. Kadın saçlarını yaptırmıştır, kocası nedenini sorunca, “Senin için” der. Eşe güzel görünmek için yaptırılmış bir saçın bile soruna neden olması dolayısıyla, ilişkilerdeki iletişimsizlik ve şefkat eksikliği vurgulanıyor. Her ikisinin de bildiği ama konuşamadıkları bir durum söz konusu. Adam, karısının bir sevgilisi olduğunu öğrendiğini, abisinin onları gördüğünü açıkça dile getirmiyor, kadın da kayıt cihazının üzerinde neden bu kadar durduğunu açıklamıyor, çünkü bu sahne, yazar sevgilinin kayıt cihazı kullandığı sahnenin düğümünü atıyor. Karı-koca arasında, kayıt cihazı ve kimliği belirsiz fotoğraftan ya da daha önce yaşanmış bir gerginlikten kaynaklandığını düşündüğümüz psikolojik gerilim ve şiddet sahnesi yaşanıyor. İlk perde sonunda adam karısının boğazına saldırıyor ve onu öldürdüğü düşüncesiyle dehşete kapılarak evden gidiyor. Bu sahnede, oyunun başında sözü edilen cinayetin nasıl işlendiğini çözdüğümüzü sanıyoruz! Dört saat önce, üç gün önce şeklindeki geriye dönüşler sürdükçe, düğümleri çözüyoruz, daha önceki hiçbir tahmin ya da ipucu yerini bulmuyor. İkinci perdede kardeşinin evine gelen ağabey (Okan Yalabık), antrakt boyunca sahnede yatan kadını kaldırmaya çalışırken kadın ayılır ve ikisi de korkarlar. Oyunun ilk sahnesinde öğrendiğimiz üzere ağabey durumdan haberdardır ve cesedi alıp babasının bahçesine gömmek amacıyla, son derece soğukkanlı bir şekilde kardeşinin evine gelir. Kadınla kayınbiraderi arasında da psikolojik gerilim söz konusu çünkü kadın onun karısına kötü davrandığını bilmekte ve yüzüne vurmaktadır, kayınbirader de kadını sevgilisiyle gördüğü için ona karşı kinlenmiştir. Birbirlerini kışkırtacak şekilde tartışmaları sonucunda ağabey (Okan Yalabık), kadını (Canan Ergüder) boğarak öldürür. Bir sonraki sahnede ise, yine cinayetin birkaç gün öncesine dönerek, yazar sevgilinin, kadının çantasından çaldığı anahtarla gizlice onun evine girdiğini ve evdeki gözlemlerini ses cihazına kaydettiğini görürüz. Bu sahne, kadın henüz evine dönmeden birkaç gün öncesini anlatmaktadır, hatta sevgilisi kendi evinde olduğu sırada kadın onu arar ve döneceğini haber verir, buluşma saatini konuşurlar, ardından kendi ev telefonunu arayıp telesekretere kocası için özel bir not bırakır, yazar sevgili de bu notu duyar. Burada yine “aldatma” kavramı üzerine çeşitlemeler görüyoruz; aldatan kişi, kalbinde iki sevgiye yer açarken aslında her iki kişiyi aldatıyor, tabii en çok da kendisini kandırıyor! Yazar sevgili evde bir süre oyalanır, In-yer-face anlayışına uygun müstehcen kurgularını ses cihazına kaydeder, bir süre sonra da ağabey eve gelir ve karşılaşırlar. Genç yazar o korkuyla, kim olduğunu ve nasıl eve girdiğini itiraf edince psikopat ağabey, yazarı öldürür. In-Yer-Face Anlayışı ve “Bayrak”… Yazar Berkun Oya, beş sahneye böldüğü oyunu flashback (geriye dönüş) tekniğinden yararlanarak sinematografik bir anlayışla kurgulamış. Oyunun ilk sahnesinde, kendisini aldattığını düşündüğü eşini öldürmüş olan bir evlat ve anne babanın durum karşısındaki çaresizliğini izliyoruz, sonraki sahnede ise dört aydır evinden uzakta olan kadının geri dönüşü ve “aldatma” olayının yarattığı gerginlik nedeniyle karı-kocanın yaşadığı psikolojik ve fiziksel şiddete şahit oluyor, adamın (Ali Atay) karısının (Canan Ergüder) üzerine atlayıp onu boğmasıyla biten ilk perdede cinayeti çözdüğümüzü ve bundan sonra ne olacağını düşünüyoruz. Berkun Oya, perde arası boyunca kadının yerde yatması sayesinde hem In-Yer- Face anlayışına uygun olarak şiddeti kanlı-canlı yaşatmış, hem de yanılsamayı sürdürmüş oluyor. Geriye dönüşler sayesinde, olayın ipuçlarını bir dedektif gibi birleştirme zevkini seyirciye yaşatırken, zekice bir kurguyla, düşünmeye zorlayarak düğümleri çözüyor. Böylece hem çatışma üst düzeyde tutuluyor hem de merak öğesi ön planda oluyor. O halde İzmir turnesinde nasıl olup da oyun bu kadar düşük tempoda oynandı? Dekor değişimleri zor olduğu için, sahnenin çok uzun süre karanlık ve boş kalması seyircinin dikkatini dağıtırken, ilk sahnede eslerin çok uzun tutulması nedeniyle temponun ağır ilerlemesi de oyuna adapte olmayı güçleştiriyor. Belli ki, İsmet İnönü Sanat Merkezi’nin sahnesi, Garajistanbul’a alışkın olan Krek Tiyatro Topluluğu için yanlış bir seçim olmuş. Tempodaki ağırlık, oyunun ilk turnesi olması ve sahneyi yadırgamaları sebebiyle bir ölçüde hoş görülebilir, elbette her topluluğu prova yaptıkları sahnede izlemek güzeldir ama turnelerde olağanüstü performans sergileyen topluluklara da rastlıyoruz. Ayrıca, salonun akustiği kötü olduğu için oyuncuların konuşmaları bazı yerlerde net olarak anlaşılmadı. Üstüne üstlük toplu verem oldukları izlenimi veren bir seyirci vardı o akşam, sürekli öksürdükleri için hem oyuncuların dikkatini dağıttılar, hem de bazı repliklerin duyulmasına engel oldular. Bu durumda oyuncuların bir suçu yok, hatta sahnenin bağırarak sesini duyurma yeri olmadığı bilinciyle, büyük oynama çabasına girmeyerek yumuşak tonda konuştukları için hepsini kutluyorum. Burada tek handikap, topluluğun bu akustiği kötü salonu tanımamasıdır. In-Yer-Face Anlayışı’nda Bayrak’ı Göğüsleyen Bir Oyun… Berkun Oya, her ne kadar oyununu kalıplar içine sokmak istemese de, İngiltere’de özellikle de genç oyun yazarlarının yönelişi olan In-Yer-Face Tiyatro anlayışı doğrultusunda modern tiyatro öğelerinden yararlanıyor. In-Yer-Face anlayışı; oyun alanında yararlanılan şiddet, müstehcenlik ve şaşırtma öğeleriyle dikkat çekerken, seyirciyi psikolojik olarak etkilemeyi ve düşünsel olarak oyuna katmayı hedefliyor. “Bayrak” da, iletişimsizliği ön plana çıkartan, kişiyi kendisiyle yüzleştiren, her insanın içinde olan kötülük potansiyelini yok saymayan, aşırı gerçekçi, sorgulayıcı, kışkırtıcı tavrıyla, şaşırtma yönüyle, dilde müstehcenlikle, ayrıca çatışmayı doğuran psikolojik ve fiziksel şiddet kullanımıyla, In-Yer-Face özellikleri gösteren bir oyun. İsimlerin mutlaka bir şey ifade etmesi gerektiğini düşünmeyen, kavramlara çok fazla tutunmayan Berkun Oya, Bayrak oyunuyla ülkemizde “In-Yer-Face” anlayışı türündeki oyunlara açılım sağlayacak ve bayrağı genç yazarlara teslim edecek gibi görünüyor. Oyunculuk Üzerine… Çizgili pijaması ve aile bireylerine mesafeli duruşuyla klasik baba figürünü hakkıyla canlandıran oyuncu Köksal Engür ile müşfik anne rolündeki oyuncu ve dramaturg Ayten Uncuoğlu, her zamanki gibi tecrübe konuşuyor dedirtecek derecede başarılı bir performans sergiliyorlar. İlk sahnede temponun son derece düşük olması bile, bu iki müthiş oyuncuyu izleme zevkini gölgeleyemiyor. Küçük oğul rolündeki Ali Atay, katil olduğunu düşünen birinin psikolojik gerilimini başarıyla yansıtmış. Ağabey rolündeki Okan Yalabık da, sahne karizmasıyla dikkat çeken çok yetenekli bir oyuncu. Ses tonu mükemmel, ayrıca kambur duruşu, sigara içiş şekli ve huzursuz, tahammülsüz tavırlarıyla, ağabeyin şiddete eğilimli psikopat kişiliğini müthiş ölçülü ve rahat bir biçimde oynuyor. Aldatan eş rolündeki Canan Ergüder, genel olarak yetenekli bir oyuncu olsa da, bazı sahnelerde çok abartılı bir oyunculuk sergiliyor, oysa buna ihtiyacı yok çünkü karakterin duygusunu iyi yansıtabilen, açılımı olan bir oyuncu. Belki de kamera önünde psikopat bir karakteri oynamaya fazla adapte olmuş ama ne var ki tiyatro sahnesi oyuncuları sadeleşmeye zorluyor. İlk perdenin sonunda biz onun öldüğünü sanıyoruz ve Canan Ergüder antrakt boyunca yerde yüzüstü yatarken bedeni hızla inip kalktığı için nefes aldığı çok belli oluyor. Eğer seyircinin onun öldüğüne inanması isteniyorsa, oyuncunun nefes tekniğine biraz çalışması gerekli, ama belki de yine In-Yer-Face anlayışı doğrultusunda gerçekçi bir yaklaşımla seyirciyi şaşırtmak ve yanılsamayı kırarak, ara boyunca “oyuncu neden kulise gitmiyor” diye düşünülmesini sağlamak amaçlanıyordur, zira bu tarz bir oyuna alışkın olmayan İzmir seyircisi, ışıklar yandığı halde, oyuncu sahnede kaldığı için ara verildiğini fark edemedi. On dakika arayı ışık odasından biri bağırarak anons etmek durumunda kaldı. Gelelim yazar sevgiliyi oynayan Bartu Küçükçağlayan’a… Her ne kadar bu rol için pek iyi bir seçim olmadığını düşünsem de, karakterin vurdumduymazlığını yansıtma konusunda başarılı ama evli bir kadının zayıf döneminden yararlanarak onu yazarlık karizmasıyla etkileyecek veya yazacağı roman için yaşanmışlık biriktirmek uğruna kadını kullanacak kadar güçlü karakteristik bir özellik sergileyemiyor. Hatta onun yazar sevgili olduğunu anladığımızda, bu kadar tutkulu bir kadının aklını çelebilecek biri olmadığını düşünüyoruz. Yazar karakteri çok genç, romanı uğruna bir cesaretle maceraya atılıyor fakat onun aşkı gerçekle yüzleştiği yere kadar sürüyor. İçinde bulunduğu durumun arkasında durabilecek kadar güçlü değil, ona göre her şey bir oyun… Bartu Küçükçağlayan, kadının kayınbiraderiyle karşılaştığı sahnede, yazarın böyle bir ilişkiyi taşıyıp sürdüremeyecek biri olduğunu yansıtma konusunda başarılı fakat korkusu aşırı abartılı. Ve Son Söz… Uzun eslerden doğan tempo düşüklüğünü ve yine turneden kaynaklandığı söylenen, sahne değişimleri sırasındaki uzun karartmaları ve ufak tefek oyuncululuk eksikliklerini saymazsak “Bayrak” ın başarılı bir reji olduğu söylenebilir. Aynı şekilde, karakterlerdeki bazı psikolojik ve sosyolojik boşluklar dışında, modern tiyatro anlayışı içinde dikkat edilmesi gereken bir oyun Bayrak… Daha detaylı bir dramaturgi çalışmasıyla ufak tefek eksikliklerin giderilmesi mümkün, oyun bir sonraki sezonda da devam ederse, Krek Tiyatro Topluluğu beş yıl aradan sonra kuşkusuz daha çok ses getirecektir. Berkun Oya, seri üretmeyen, oyunlarını ilmek ilmek işleyerek sunan çarpıcı bir yazar, belli ki geleceğin Türk Tiyatrosu’nda Bayrak’ı göndere çıkartacak. İyi seyirler… |