TUTANAKTIR 10.02.1989 tarihin de taburumuzun personelleri olan Er Cengiz Serhat, Onb. Mustafa Yıldız, Er Mehmet Şahin, gece 03.00 saatlerinde kıyafetlerini koğuşta çıkartıp nöbet saatinde kaçtıkları ve nöbet yerlerini başka personel tarafından değiştirdikleri on gün sonra da bir otel sahibinin şikâyeti üzerine yakalandıkları tarafımızdan tespit edilmiş olup tutanak altına alınmıştır. Gereğini Arz Ederim Osman Korkmaz Hüseyin Durmuş Nöb. Uzm Çvş Nöb. Ast.Sb. Çvş Ali Yıldırım Yarbay Nöb. Amir Onay “KAN” Saat:06.30 yanımda kendimi ona yakın hissettiğim ama biraz da güvenemediğim İzmirli bir arkadaşım var. İnsan her cümleyi ve her anı nasıl unutmazsa ruhum hala onun kan kokulu gözlerine mahkûm kalmıştı. Babası o askere gelmeden birkaç ay önce öldürülmüş, babasının öldürüldüğü bir cinayete tanıklık etmişti o. Korkuyordu, korkusu her söylediği cümleden anlaşılıyordu. Hava soğuk kırılgan ve aldatıcıydı. Sanki birazdan bir güneş doğacak parlayan ay ışığının kâbusu alıp götürecekti onu babasına… Saatler geçiyor ama o susmak bilmiyordu. Her konuştuğu sırada kaşlarını havaya kaldırıyor serçe parmağını sürekli oynatıyordu. Yaktığı sigarasını derinden çekerken, babası öldürüldükten sonra evden kaçan kız kardeşine takılıyordu aklı. Yapacağı iki şey vardı; Babasının katilini öldürmek ya da onu bekleyen Annesini alıp kaybolmaktı o şehirden. Her telefon da konuştuğu zaman bir kez daha gözden geçiriyordu her şeyi ve bir kez daha kararıyordu gözleri. Ama hiç zaman da ağlamıyordu. Ona biraz yakın biraz da uzaktım… Burası hikâyeleri pek iyi bitmeyen insanların hayatlarıyla doluydu. Herkesin bir hikâyesi vardı paylaşacak. Ama o beni çok çekiyordu, ısınmıştım ona ikimiz de yıldızları çok seviyorduk belki de bu yüzden ısınmıştık birbirimize… Saat:02.07 nöbete gidiyoruz birlikte, o gizlice sigarasını namlunun içine sakladı. (Asker de saklanabilecek en iyi yer silahın namlusudur.) Oldukça uzakta olan nöbet yerimize ulaştık. Ben kulübeden çıkıp çaprazda beklerken o, silahını ve şarjörünü bırakmış yıldızlara bakıyordu. Sonra birden bana yüksek sesle… -Neye bakıyorsun sen? -Yıldızlara… -Hangi yıldızlara? -Gökteki yıldızlara. -Ne görüyorsun peki? -Yıldızları -Başka bir şey görmüyor musun? -Hayır! Şarjörü silahına taktı büyük bir öfkeyle. Yanlış bir şey mi söyledim diye düşünüyorum. Büyük bir hızla kurma kolunu çekti. Korkuyordum ama ona belli etmek istemiyordum. Hızlıca yanıma yaklaştı. Silahın namlusunu alnıma dayayarak şimdi bak dedi şimdi ne görüyorsun? Düşünüyorum, yanlış bir şey söylememek için yıpransam da başarılı olamıyordum. -Bak kardeşim yıldızlar var başka ne var ki? -Ulan o… çocuğu senin o gördüğün yıldızlar yani saymaya çalıştığın yıldızlar; benim buradan gideceğim gün sayısını gösteriyor. Göremediğin ise senin buradan ne zaman gidemeyeceğini gösteriyor. -Ne demek şimdi bu? -Şu demek; birazdan beynini havaya uçuracağım. -Kardeşim bak konuşalım şu an nöbetteyiz, sinirlisin… -Bu gece benimsin. Bu gece Tanrı benim. Çok korkuyordum. Hayatım da kurma kolu çekilmiş bir silah, doğrulmamıştı alnıma. Yıldızlar benim ölümümü bekliyordu sanki. Havanın soğukluğu kulaklarımı kesiyor, belli etmek istemediğim gözyaşlarım bir çağlayana dönüşüyordu. İki ihtimal vardı; Ya ölecektim ya da onu ikna edecektim. Levent Çağlayan |