Bu benzetme kültüründe, kimselere benzemeyen, kimsenin “benzetemediği” biri Yetkin Dikinciler. Kendinden parçalara ayrılan ve yine aynı parçaların yerli yerine yerleşmesiyle, yeniden toparlanan, kendi olan, bu varoluşa özgüven ve şefkat katan ailesine minnet duyan bir özgürlükçü o.

Çoğulcu korolara karşı, onun telaşsız sesini seçebiliyorum. O da biliyor “haksızlığa karşı bağırmanın insanın sesini, öfkelenmenin de yüzünü çirkinleştirdiğini”. Sukûneti bundan. Sözlerindeki uysallık aldatmasın sizi, sözcükler manânın aracı. Diyalektik bir paslaşma onunki, beden, akıl ve ses sınırlarından taşan. Bazen verdiği “es”lerle, es geçilmeyecek sözler söylüyor. Sesinin tınlaması, kalbin kapısını çalacak türden. Açmamak olmazdı.

Eğer inanırsan  mucize gerçekleşir diyor. Ben ise, onun mucize olduğuna inananlardanım. Yeteneği ile yarattığı yaşamların, yaklaştığı hayatların, bedeninden inançla çıkardığı tüm bu kişilerin gerçekte var olduğuna yemin edebilirim. 

Tiyatro öldü diyenler ölüyor da, tiyatronun cesedini bulamıyor kimse. Bütün sağaltıcı tanrılara, o şifacı kadının nefesi de ekleniyor. Ve biz Yetkin Dikinciler’in o kocaman bedeninde barınan yüzlerce çocukla, tiyatronun sığınaklarında, ateşi yeniden yakıyoruz. 

IMG-20160613-WA0011

Önce o sizi özgüvenle, şefkatle ve özgürce büyüten ailenize bir teşekkür edelim. Adı dedeniz askerdeyken oğlu oldu sanılırken kızı olduğu öğrenildiğinde “Kader” konulan annenize. Size her sarıldığında “sen biraz daha mı uzadın” diyen, Yozgat’ta sizin için beş yıllığına işini bırakan,  Çapa Ortopedi’de hemşire olan ve sizin baş ağrılarınıza dikkat çekerek, hayatınızı kurtaran annenize; parlak bir futbol hayatı olabilecekken Kuleli Askeri Lisesi’ne yazdırılan, sonrasında yaptığı uçurtmalarla Yeşilköy polisinin bile dikkatini çeken babanız Selahattin Bey’e; kahramanınız, sifacı annannenize, Kaya Dayı’ya, eli müthiş lezzetli yengenize, çocukken omzunuza dokunup “onlar eşek” diyen, birlikte “gürültülü bir huzur ortamında büyüdüğünüz”  kuzeniniz Tan’ın nezdinde tüm aileye… Aksaray’daki apartmana… Yetkin’liğinize…
Ben kalkayım siz kendi kendinize bitirirsiniz röportajı valla. Bu kadarını arka arkaya ben bile hatırlayamayabilirim. Aklıma Jorge Luis Borges’in, 10 yıl evvel okuduğum “Düşsel Varlıklar Kitabı” geldi. Oradaki öykülerden  birinde, şimdiye kadar hiç hayal edilmemiş bir canavarın hikaye edilmesi vardı. Hiç daha önce tasarlanmamış bir canavar hayal edin. Zihninizde hayal ettiğiniz ve hiç hayal edilmediğini düşündüğünüz canavar imgelemi, şimdiye kadar hayal edilmişlerin parçalanıp, yeniden bir araya gelmesinden başka bir şey değildir. İşte ben de, tüm bunlara dağılmış, ve yine bunlardan toplanmışın dışından başka bir şey değilim aslında. Tam da evren gibi, hayat gibi. Parçaların bir araya gelmesi. Tek parantez ekleyebilirim. Bunun bir özbenlik olarak farkındalığı… Bunu  sağladıkları, bu kadar dağılıp yine toplanıp, beni Yetkin yapan şeyler için ve beni ben yaptıkları için minnettarım onlara. Hiç değişmeyen özgüveniyle bir ben. Özgüven derken kendine güvenden bahsetmiyorum: Varoluşuna minnettar, var olduğu için de güçlü bir Yetkin. Tüm güçsüzlükleri ve zaaflarıyla güçlü bir Yetkin.

Okul yaşamınız boyunca matematikten “0” alınamayacağı için “1” alan bir öğrencisiniz. Bunun başlangıcı ilkokul öğretmeninize kadar gidiyor. O kırılan çocuk kalbi çok sorular soruyor sonradan, felsefeyle ilgileniyor. Belki de dolaylı olarak öğretmeninizin tavrı -tabiatınız böyle olduğu için- yolunuzun tiyatroya çıkması kadar etken. Tereciye tere satmak o günlerden geliyor.
Çok haklısınız, dolaylı değil, bence doğrudan tiyatroya giden yolu açıyor. Tiyatroda, sahnede olmak, utangaç bir Yetkin’in her gün utancıyla savaşıdır. Hayata karşı, kendine karşı, mahçup bir Yetkin’in varoluşun gücünü, tabiatın gücünü ve onun içindeki küçüklüğünün de gücünü fark etmesidir. Belki de bunu her gün kendime hatırlatmak için sahnedeyim. İçimde çok hissettiğim ama ben olmayan birine yaklaşmak için. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o kadar hayat var ve hepsi anlatılmaya değer.

IMG-20160613-WA0005

“Eğer inanırsan mucize gerçekleşir. Ailenize yük olmamak için aldığınız kitapla üniversiteye hazırlanıyorsunuz ve 3 matematik sorusu yaparak sınavı kazanıyorsunuz. Fen Bölümü’nden mezun olup İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü kazanan tek öğrencisiniz muhtemelen. Sonra ikinci bir mucize gerçekleşiyor, O yıl için kaldığı tek ders yüzünden, kazandığı üniversiteye kayıt yaptıramayanlar için af çıkıyor”. Kayıt da tamam oluyor böylece. Okulda Çarşamba günleri Yıldız Kenter ders veriyor. Orhan Veli’nin şiirleri okunuyor, Federico Garcia Lorca’nın “Yerma” oyunu oynanıyor. Derken Yıldız Kenter: “Felsefe evde de öğrenilir, Sen bu işe, bu iş de sana iyi gelecek” diyor ve Mehmet Birkiye ve Celal Kadri Kınoğlu’nun da desteklemesiyle Müşfik Kenter’in okuluna gidiyorsunuz. Tarihin tecellisi.
Evet, felsefeyi evde de yaparsın dedi. O da bir yol ayrımı, o da bir kader oldu.

1993’te Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndan mezun olduğunuzda kadro sınavını kazanamayınca  iki yıl Antalya Devlet Tiyatrosu’nda, dört yıl da Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalışıyorsunuz. Bu, Mustafa Avkıran ile birlikte Antalya Devlet Tiyatrosu’nun resmi kurumlaşmasına denk geliyor.
Biz bölgeler için girdik sınava ama seçilemedik. Bunun da sohbetini hep yaparız arkadaşlarla. Sınavda Ankaralı hocalarımız vardı ve Ankaralı öğrencilerini öncelikli almaya çalışırlardı. Torpilliler var ama yetenek de bir şeydir dediler. Bize de kıyamadılar. En azından yedek yaptılar bizi. Bir yıl sonra Diyarbakır’da görevi kabul etmeniz halinde, Antalya Devlet Tiyatrosu’na girişiniz uygundur dediler. Hemen, imzaladık, başladık Diyarbakır’da. Zor gibi görünen bir şey. Ben İstanbul’da doğup büyüdüm, Batılı çocuğuyum yani. İşte bu da bir baht dönüşü. Hayatımın en güzel yıllarını yaşadım Diyarbakır’da.

1999 yılında tayinle İstanbul Devlet Tiyatrosu’na gelinceye kadar  Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda “Kanlı Düğün”, “Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı”, “Tartuffe”, “Canlı Maymun Lokantası”, “Kaç Baba Kaç” gibi oyunları çalışıyorsunuz. Baba mesleğinden alışıksınız zaten il il gezmeye, başka insan ve kültürle temas etmeye. Ve daha İstanbul’da tanınmazken Diyarbakır’da şöhretiniz başlıyor. Halk,  sanılanın aksine tiyatroya çok meraklı, oyunları defalarca izliyorlar. Böylece tiyatro, artistik düzeyden yaşama geçiyor.

IMG-20160613-WA0009Seyirci orada oynayan bütün oyuncuları baştacı ediyordu. Binlerce yıllık kültür, medeniyetler birikimi orası. Batı’dan bakılan şey değil yani. Zaten hep bu önyargıyla, cebimizdekiyle yaklaşmak, ülkede çatırdama yaratıyor. Ben de o illüzyona kapılabilecekken Batı’dan; hayat bana,  “sen buna kapılmayı hak edecek birisi değilsin; sen git fark et onu” dedi. Orada yaşayanı anlamak için televizyondan izlemek, gazeteden okumak, onun hakkında konuşulanı dinlemek yeterli değil. Anlamak için, orada, onun yanında olmak gerek diye düşünüyorum. Bunu yaşadığım için de kendimi şanslı hissedenlerdenim. Mesleki olarak da İstanbul’un o “piyasa” koşullarının dışında kalmak, korunmak demek oldu benim için. Kendi içimizin genişlediği yerler oldu.

Yani hocanız Müşfik Kenter’in dediğini yapıyorsunuz, nereye giderseniz gidin, soluğunuzu götürüyorsunuz. Bana öyle güzel şeyler hatırlatıyorsunuz ki, çok teşekkür ederim. O isimlerin tekrar anılması benim için çok değerli. Sonuna kadar anarım o isimleri. Son sözüm bile olsa “Müşfik Kenter” derim.

İstanbul’a döndüğünüzde, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun yanısıra özel tiyatrolarla da çalışıyorsunuz. Çok gösterişli bir arşiviniz var. Yapmadıklarınız da yaptıklarınız kadar önemli. Seçimlerinize bakmak lazım. Dostlar mizansende görsün dememişsiniz.
Bu ülkede Devlet Tiyatrosu olsun mu, devletin tiyatrosu olur mu, kapatılsın mı gibi sorular sahte. Bir mekânımız var. İster Devlet Tiyatrosu’nun içinde, ister sokakta, ister çatıda, ister bodrum katında olsun fark etmez. İnsan için, insana yaklaşmak için, bir hikayemiz var ve bunu anlatacak bir mekânımız var. Bu kadar. Gerisi seyirciyle aramızda organik paylaştığımız bir şeydir. Tiyatronun kapanması bu ülkede önceliklerden birisi değildir.

Herakles Üçlemesi
Herakles Üçlemesi

Bu sefer de  İstanbul’dan önce Yunanistan’da tanınıyorsunuz. O yıl Türk ve Yunan gençlerini buluşturmak için düzenlenen tiyatro festivalinde sahne alınca, Attis Tiyatrosu’nun yönetmeni “Theodoros Terzopoulos” ile tanışma ve çalışma fırsatı buluyorsunuz. İKSV ile ortak projeler yapıyorsunuz.  “Herakles Üçlemesi”, “Zincire vurulmuş Prometheus” ve “Filoktetes”i oynuyorsunuz onunla.
Daha dün telefonla konuştuk kendisiyle. Hayat nasıl izin verir bilmiyorum ama yeni bir projemiz var yapmayı düşündüğümüz. Berlin’e gittik. Tiyatrosunun (ATTİS) yöntemini bir Türk aktör üzerinden denedi. Bu benim için çok  onur verici bir şeydi. Bu şöven bir yaklaşımla ülkem adına, bu toprakların insanları adına gurur duydum demekten öte, sınırları kaldıran bir yaklaşımın mümkün olduğunu bedenimde deneyimlemem için de çok önemliydi. Hikayeleri sınırları aşarak paylaşmanın peşinde olmamız lazım. Bunun mümkün olduğunu görmek benim çok hoşuma gitti. Berlin’de Üniversitat der Kunzt’da tüm hocalara, öğrencilere, meraklılara ben sahnede  Prometheous’u oynuyorum. Sonra da terim üzerimde, sahnede oturuyorum. Ve başlıyoruz soru-cevap konuşmaya. Bu yöntem nasıldı, insanın acısı nedir, milattan önce neydi, bugün nedir, tragedya nedir, dram nedir? Bunlar anlatılıyor. Bunlar, içinden geçilen çok güzel koridorlar diye düşünüyorum.

Attis Tiyatrosu’nun Türk konuk oyuncusu olarak Kolombiya, İspanya, Almanya, Japonya, Brezilya, Yunanistan gibi ülkeleri dolaşıyorsunuz. Madrid’de kumda prova yaparken Terzopoulos, “arkadaşlar burayı seyirci için düzelteceğiz dediğinde siz o yuvarlak sahnenin merkezinden tırmıkla sarmallar oluşturarak dönmeye başlıyorsunuz. Ve Terzopoulos, yukardan, ışık oldasından, “Tamam dekorumuz bu Yetkin, bu harika, teşekkürler” diyor.
O düz tahta çekçekle ben de ekiple beraber merkezden başladım, döne döne dışarı doğru gidiyorum daire yaparak. “Yetkin’ciğim işte dekor bu” dedi. Çok enteresandı. Sahneye gelindiğinde güneş batarken ışıklar onu yalıyordu böyle.  İşte oyun paylaşmak, oyun arkadaşı olmak, yönetmenin de benimle oyun arkadaşı olması, gördüğünü hemen oraya katması, kabul etmesi… Milim milim hayat devam ediyor.

O ülkeleri ve katıldığınız festival yerlerini dolaşırken oyunları izlemeyi unutmuyorsunuz değil mi?
Hayır, tabii ki unutmuyorum, olur mu öyle şey!

Mavi Gözlü Dev

Tiyatro Pera’da “Ölüm ve Kız”ı oynadıktan sonra fuayede, ara ara size bakan gözler hissediyorsunuz. O gözler meğer Biket İlhan’ınmış ve onlar, sizin mavi gözlü dev olduğunuzu gören gözlermiş. Sonra “Kaygusuz Abdal”ı oynarken sizi arıyorlar ve“Bizim Nazım’ımız olur musun?” diye soruyorlar.
O yıl Tiyatro Pera profesyonel olarak kuruluyor. Nesrin Kazankaya da hâlâ gümbür gümbür devam ediyor. Orada da 50-55 kişilik bir salonda, ilk oyunumuzla kendimizce gala yapıyoruz. Oyundan sonra ben, Ayşe (Lebriz), Devrim (Nas) keyfini çıkarıyoruz. Ben zaten çok severim, bir şeyi ürettikten sonra, onun tadını çıkarmayı. Eğlenmek, üretim üzerinedir benim için. Koridordan geçenler oluyor, arada birileri de bana bakıyor. Bir baktım, Biket İlhan bakıyor. Oyunu izlemiş, geldi tebrik etti. Sonra da, “Sana niye bakıyorum biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum” dedim. Telefonumu rica etti, verdim. Bir gün, “Kaygusuz Abdal”ın turnesine çıkmak üzereyken, Devlet Tiyatarosu’ndan arkadaşım olan Metin Belgin aradı. Senaryoyu verdi. Daha okumadan “A, Nazım’ın filmini mi yapıyorsunuz? Ne güzel” dedim. Yol boyu senaryoyu okudum, varınca aradım, “Teknik olarak konuşulacak çok şey var. Senaryo böyle mi olmalı, Nazım böyle mi anlatılmalı üzerinden çok konuşabiliriz ve ben bunları konuşmak isteyenlerdenim” dedim ve ekledim, “Nasıl, ne zaman yapacaksınız?”  “İşte şu zaman, para bulunca yapacağız” falan dediler. “Peki benden ne istiyorsunuz?” dedim. “Nazım’ımız olur musun?” dediler. “Olmaz mıyım!” dedim ben de. “Olmaz mıyım” aslında “olur muyum” demek aynı zamanda. Çok heyecanlandım.

Tabii fiziksel benzerlikten öte bir kavrayış sözkonusu. Ona ruhen de yaklaşabilmek önemli. Yıllar önce konservatuardan sınıf arkadaşınız Devrim Nas’ın annesi Semra Hanım da o benzerliği ilk görenlerden ve size, “Sen bir gün Nazım’ı oynayacaksın” diyenlerden.
Biket’in söylediği bir şey var. “Nazım’a benzerlik tabii ki aranması gereken bir şey ama ben yönetmen olarak, ruhumla yaklaşmaya çalışıyorum Nazım’a. Ona da ruhuyla yaklaşacak bir oyuncuya ihtiyacım var. Onun sen olduğunda ısrarcıydım. O yüzden seninle buluştum” dedi. Onun cümlesi olduğu için ben de mutlulukla söyleyebiliyorum. Ben de Nazım’ın ufkuna yaklaşabildiğim için mutlu oldum. Eksiklerimiz var. Nazım kolay anlatılmaz. Hemen bir özeleştiri yapayım. Eğri oturalım, doğru konuşalım. Bu şartlarda hiç kimse elini taşın altına koymuyor. İş yapmaya gelince, herkesin sağdan soldan fıydığını gördük, tehlikeli bulduklarını gördük. Bugün de bunu yaşayabiliriz. Bugün, polis bir çocuğu çevirse ve onun çantasından Nazım’ın bir eseri çıksa, nasıl bakacağını hepimiz biliyoruz. Bunu hiç tartışmayalım. Büyük büyük lafları bırakalım. Liderlerin, siyasetçilerin söylediği özgürleşme var ya; özgürleşmeden önce, zihinlerdeki örümcek ağını unutmayalım.

mavi-gozlu-dev-replikleri

Filmin çekildiği günlerde çok yoğunsunuz. İşte o günlerden birinde, eve gelip birkaç saatliğine uyuyacakken tam, başucunuzdaki Nazım’ın kitabına ilişiyor gözünüz ve “Allah allah niye kendi fotoğrafımı bastırmışım ki” diye bir anlık da olsa içinizden geçiriyorsunuz. Benzerlik o derece.
Makyöz Derya Ergün ile o imajı yakalamaya çalışıyoruz. Mehmet diye kuaför bir arkadaşımız var. Hep sevgiyle, saygıyla andığım, işine aşırı bağlı biri. Film, Beykoz Kundura Fabrikası’nda çekiliyor ve orada bırakın sıcak suyu;  akan su bile yok. Mehmet, “kettle”da su ısıtıyor, ben saçlarımı yıkıyorum, fön çekiyoruz ve tekrar o şekli veriyoruz falan. Biliyorsunuz çekim tekniğinde, birinci sayfadan sona doğru gidilmiyor. Bazı sahneler, maddi, manevi sebeplerle, zamandan da kazanalım diye toplanıyor. Biz de hücre sahnelerini üst üste 5-6 günde çektik. Sahneler arka arkaya çekilirken, aynı zamanda bir televizyon işim var, prova var, oyun var. Gerçekten eve gidip uyuyacak, duş alacak vaktim yok. Bir setten, diğer sete giderken trafik var mı diye soruyordum. Levent, “var abi” derse, “oh ne güzel, uyuyabilirim biraz” diyordum. Hatta büyükçekmece’de falansa set “oho, rüya bile görürüm” diyordum. İşte sizin dediğiniz de o uykuyla uyanıklık arasındaki zamanlardan birinde yaşandı. Üç gün geçmiş, artık evin ev, benim de Yetkin olduğumu hatırlayayım diye, eve gittim, duşumu aldım, şöyle bir saatliğine kestireceğim, saatimi kurdum, başucumda o çalıştığım belgelere baktım. ‘Ya, niye fotoğrafımı…’ derken, ‘aaa… Nazım…’

Nazım Hikmet, düşünceleri, şiirleri yüzünden hapis ediliyor. Kabahat işlemiş sayılıyor ve üzerine yasa çıkarılıyor. O boşu boşuna hapis yatılan yıllar, sizin boğazınızı düğümlerken, yine Nazım anlatıyor bu durumu; “Mesele esir düşmekte değil, bütün iş teslim olmamakta”.
Orada da düşündüğüm şu oldu. Ben altı gün yoğunlukla hapis sahneleri çekilirken bir anlamda hapis oldum ve taklidini yaparken mahvoldum. Hep burnumun direğini sızlatır bu durum. Ben oynuyorum; Nazım yaşadı! Ama bütün bunların da karıştığı bir zamandayız. Hep aidiyetler üzerinden konuşmaya başladık, hep olduğumuz yerden… Büyük büyük konuşturacaksınız beni şimdi. Kendimizi bıraktık, söylediği doğru olan insanları aramaya başladık. Kendi sözümüzü unuttuk, “Biri bizim yerimize cümleler kursun”un peşinden gitmeye başladık. Cümleler büyüdükçe de hayatlarımız küçüldü. Bizim yerimize sesler büyüdü. Kendi sesimizi duyamaz olduk. Bu bir felaket. İKSV’nin 2010 İstanbul kültür başkenti projesi kapsamında Rumelihisarı’nda “Prometheus”u oynarken, “Zincire Vurulmuş Prometheus”…  İnsanlığa ateşi armağan eden Prometheus… Zeus’a karşı çıkan ve ciğeri parçalanan… Kartalın gelip her gün ciğerini yediği Prometheus… İşkence de devam ediyor; orada bitmiyor. Yani hayat devam ettikçe, ciğerimiz yenilecek. Prometheus kahraman olarak bir tek şey söylüyor: “Kahraman aramayınız” diyor. İnsana ateşi fark ettiriyor. Bunu bir metefor olarak düşündüğünde; insanın varouluşu, yapma, etme, eyleme özgürlüğü olduğu hatırlatılıyor aslında milattan önce. Tanrılar söylemiş bunu, ama o “Tanrı”ları insanlar yazmış. İnsan eliyle her şey. İhale etmeyelim, ihale çıkarmayalım, başkasından beklemeyelim. Biz varız! Varlığımıza saygı duyalım ve saygı duyulmasını talep etmeye devam edelim. Nazım bu yüzden çok acıklı bir hikayedir. Kendi gibi olmaya devam etti, sonuna kadar da bedeller ödedi. Hasretlik öldü. Olsun. Başka türlü için için ölecekti.

IMG-20160613-WA0004

 

Hep kurtarıcı bekliyoruz bugün. Bekleme, o sensin, sensin o!
Hayatın içinde de öyle, hep bir ihale çıkarma, hep büyüklerimiz bilir durumu… Onlar, bildiklerini zaten söylüyorlar. Sen ne söylüyorsun? İç sesini unutma! Hep onun peşindeyim. Söyleşilere  gittiğimde, bana “ne tavsiye edersiniz” dendiğinde, “tavsiye almamanızı tavsiye ederim” derim. “Hatta dilerseniz, bu tavsiyemi de almayın” derim. “Nasıl değerlendirirseniz”… Siyaseten de bunu getiriyor. Her dönem iktidar vardır ve her dönem muhalefet vardır. İçimizde, iktidara inanmadığımızda, muhalefetten bir şey beklemek gibi bir yanılgıya düşüyoruz. Yine ihale çıkarıyoruz. Hayır, hiçbiri umut değil! Erk de, otorite de, muhalefet de umut değil. Umut sensin kardeşim. Yağmurdan kaçarken doluya yakalanma, iktidar yolunda bir muhalefetin ne anlamı var!

Haluk Bilginer de Atatürk’ü canlandırdığında “ne hissttiniz” sorusuna, biraz da onların da zaaflarıyla “insan” olduklarını kabullenmemiz, mitleştirmememiz için; “hiçbir şey, sadece plastik makyajdan burnum kaşındı” diye cevap vermişti.
Bence Nazım olmak da, Atatürk olmak da büyük işler. Onlara yaklaşmak asıl mesele. Bunlar fiziki detaylar; başrolde ise duygu var. Aktör olmanın ötesinde, ona daha çok yaklaşabilmek, onun daha çok izini sürebilmek… Bu büyük bir ayrıcalık. Film bitip gösterildikten sonra, Novodeviçiy’de Nazım’ın mezarı başındaki anma törenlerine katılınca, Türkolog Swetlana Uturgauri hanımefendinin bana bir sarılışı var, sen bize Nazım’ı getirdin diye. Bu gerçekten tarife gelmeyen bir duygu. Bunu Nazım’la birebir yaşamış, ona gençken hayran gözlerle bakmış, onun idealleri uğruna yaşayıp ölen biri olduğuna şahit olmuş birinden duymak tarife gelmez. Yine ona küçücük hemşireyken bakan, ona dokunmuş birinin gelip bana dokunması, bana sarılması, bana aşık gözlerle bakması, ben Nazım’a bakıyorum demesi… Bunlar oyunculuğu da aşan duygular. İşte sınırları aşmak da böyle bir şey. Ben sınırlarımı aşıyorum, Nazım’dan helallik istiyorum her seferinde bir anlamda. Seni oynadım Nazım usta, günahım var mutlaka, belki öyle oynanmamalıydı, öyle söylenmemeliydi, o duygu öyle değildi belki o sahnede, yaşadığın da böyle değildi belki ama biz seni anlatmaya değil; anlamaya çalıştık öncelikle diyorum. Filmde yine o gecelerden birinde, hücreyi çalışırken, Nazım’ı oynadığım için kendime söz söyleme hakkı buldum. Nazım olsa ne derdi dedim ve Nazım olarak cevap verdim. “Özgürce yapmadığın hiçbir şey senin değildir.” Beni oynuyorsan dahi, sen istediğin gibi oynamalısın. Ve bir cümlesi hep şiar oldu, hem filmi çalışırken, hem filmden sonra hayatıma kaldı: Yeni olandan, yenilikçiden korkmayın, devrimde yeni ve yenilikçi olmayan klasikleşemez.

IMG-20160613-WA0007

Çoğu kez modernlik klasiğin karşıtı sanılır oysa. Ve evet Nazım’a kayıtsız kalmak olanaksız.
İlk set zamanları bir röportajımda, bu zorlukları konuşmusuz bir dergiye. Ben Müşfik hocayı anmışım, onun gösterdiği doğrultuda oyunculuk yapmaya çalışıyorum demişim filan. Telefon da çekmiyordu sette. Deniz kenarına gittim, bir çay söyledim kendime, yorgunum, birazdan sahnem başlayacak. Telefon çaldı, annem arıyor. O zaman hayattaydı, Nazım’ın seti bittikten 6-7 ay sonra kaybettik annemi. “Yavrum, nasılsın oğluşum, iyi misin bitanem?”  “İyiyim annecim, hiç merak etme, yoruluyorum ama mutluyum.” “Biliyorum oğlum, röportajını okudum. Sen nasıl bir insansın, seni doğurduğum için o kadar mutluyum ki…” Tarif edemiyor böyle. Boğazı düğümleniyor, benim boğazım da düğümleniyor. “Sen Nazım’ı ne güzel anlattın, ben bu filmin çok iyi olacağından, senin çok iyi oynayacağından eminim oğlum. Neden biliyor musun? Sen çünkü Müşfik Kenter’i de andın o söyleşide. Gencecik bir adamın bunu takdir edebilmesi, hocasından ilham aldığını, feyz aldığını da bilmesi, ona değer vermesi, onu  anlatması benim için çok değerli. Sen çok iyi bir evlatsın, çok iyi bir insansın. Allah sonunu benzetmesin ama sana Nazım’ın yaşadığı gibi bir hayat diliyorum” demesi… Sustum, hiçbir şey diyemedim.

Ne kadar yürekli bir cümle. Siz de “Bebeğin anne sütünü aradığı gibi Nazım’ı arıyoruz” diyorsunuz mezarını ziyaretinizde.
Bravo, bak yine ben hatırlamadım, siz hatırladınız. Çünkü sağlıklı büyümek için Nazım’lara ihtiyacımız var. O bize hayal etmekten vazgeçmemeyi anlatmaya çalışıyor. Hayallerimin gerçek olup olmayacağını bilmiyorum ama hayal etmeye devam ediyorum.

"Müfettiş"
“Müfettiş”

Bülent Emin Yarar ile ilk buluşmanız “Müfettiş” oyunuyla oluyor. Orada o taklayı atıp nasıl palto giydiğinizi anlayamanlar tabii Oğuz Aral’dan pandomimin yanısıra akrobasi dersi aldığınızı bilmiyorlardır.
Bravo, ne güzel andınız. Oğuz Aral karikatürist ama bizim için değil. Bizim için hareket hocamız, akrobasi hocamız. Bize kendi bedenimizi fark ettirdi. “Sana sorsam yapamazsın ama ben yapacağını görüyorum” derdi. Bana, beni fark ettirdi. Her şeyi yaparsın diyerek başladı Oğuz Aral. Sende her şey var. Yönetmenim bana şunu yapar mısın dediğinde, önce yapamamdan başlamıyorum, nasıl yaparımdan başlıyorum. Denemeden bilemezsin. Bize “timing” denilen şeyi, “zamanlamayı” öğretti. Zamanı bölmeyi, zamanın içinde zaman açmayı öğretti. Bedenim de, ruhum da bunlardan yola çıktığı için “Müfettiş” oyununda insanlar nasıl yapıyor diyorlar, sağolsun hocalarımız işte.

Bir de tabii sahnede ufalmayı “Kanlı Düğün”de Ege Aydan’dan öğreniyorsunuz.
Evet, oyunun yönetmeniydi. Çok komikti, “Yetkin, arkadaşının önünden geçme, kapatıyorsun.Yetkin, arkadaşının arkasına da geçme. Arkadan da kapatıyorsun”. Provalarda zaten yerlere yattık.

"Şems Unutma"
“Şems Unutma”

Özen Yula oyunlarının çokluğunu fark ediyorum sizde. Yakındoğu’da Emanet”, Dünyanın Ortasında Bir Yer”, “Şems… Unutma…”yı oynuyorsunuz sırasıyla. “Şems neden bir iz bırakmadan ortadan kayboldu?” sorusu merkezinde bir aile sorgulaması diyebileceğiniz oyundan önce kitabı çıkardığında “Her hikayenin bir yabancıya ihtiyacı var Yetkin, sevgilerimle” diye imzalamış. Bu da bahtınıza gelen bir başka oyun.
Evet, oyun gelip beni buluyor. Gel de bahta inanma. Özen’in ayrıca öykü gününde çeşitli öykülerini de okudum. Özen’le organik ilişkilerimiz oldu. Bütün bunların ötesinde çok sevdiğim bir insan. Hayatımın bir parçası, öyle hissederim Özen’i. o benim için Özel Yula’dır. Zaten derin görünen bir çocuk, çok daha derin olduğunu söyleyebilirim. Çok madenler, çok cevherler, çok hayatlar var içinde.

Siz okuldan mezun olurken 1992’de yazmış “Profesyonel”oyununu Duşan Kovaçeviç. Bahtınızdaki rolleri bekliyorsunuz ya, işte bu da kader. Oyun Bülent Emin Yarar’ın ateşlemesiyle, Işıl Kasapoğlu’ndan sonra gelip sizi buluyor. Siz okumadan varım diyorsunuz.

Profesyonel
Profesyonel

Bennu’nun da katkısı var, o öneriyor. Bazı şeyler tartışılmaz; Bülent oynuyor, Işıl yönetiyor, içeriği sonra konuşuruz ama bu buluşmaya hayır denir mi? Niyetim ilk okumaları üstünkörü yapıp gerçek okumayı birlikte yapmak ekiple. Kafamda ezberci bir yaklaşım olmasın diye öyle istiyorum. Şöyle bir okuma yaptık hep beraber. Baktık, deyim yerindeyse çok laf, atamazsın, atılmaz. Işıl, çok prova sevmez, 2-3 provada hadi sahneye der. Biz ileri geri, ileri geri, oyunu başlatıyoruz, bir yere kadar gidiyoruz, -oyunu çok sevdik, anlattığı şeye bayıldık-  ama layık olamıyoruz. Hayır, anlatamıyoruz adamın derdini. “Ya, şöyle diyor, anlıyorum ama yapamıyorum, özür dilerim” diyorum. “Ben de” diyor Bülent, “Orada bir duruşu var, onu çıkaramıyoruz” diyor. Bir sonraki sahneye geçemiyoruz. Sonra Işıl’a bakıyoruz, “ne dersin” diyoruz.” Lahmacun yer misiniz?” diyor. Eyvah, demek ki lahmacunluk oynamışız! Olmuyor, olmuyor, Bülent bir ara bağırdı Işıl’a, “Ama sen de hiçbir şey söylemiyorsun” dedi. O da “E, ne söyleyeyim, oynayınca oluyor” dedi. Bu kadar basit. Ben dinlemek istiyorum diyor Işıl. Dinlemeyi bilmiyoruz ya, dinleyebilmek maharet. Biz dedik ki Bülent’le, “biz yazarı dinlemiyoruz”. Biz illâ yorum yapıyoruz, metne ve hikayeye sadakat derdindeyiz. Metnin kelimelerle aynen söylenmesinden bahsetmiyorum. Bazen sadakatten dolayı bazı şeyleri eyip bükmek bile mümkündür. Hepimiz manânın aracısıyız çünkü. Sözcükler de ona oracı, bedenler de ona aracı, oyuncu nesnesi de ona aracı. Bir genel prova yaptık. Oyun bitti, tabii alkış yok, gerçi genel provada alkış beklemiyoruz ama… Duygusu kötü. Prömiyerden sonra diplomaları asarız herhalde bir yere dedik. Meslek hayatımızın sonu dedik. Bizden oyuncu olur mu falan dedik yani. Yalnız olsam vehmediyorum diyeceğim ama Bülent’i de gördüm orada. Meğer yazar onu da yazmış. Oyunun gerçek seyirciye ihtiyacı var. Anlatılacak, paylaşılacak kişiye de ihtiyacı var. Ordan dolayı senin de fark etmene, soyunmana ihtiyacı var. O fark ediş anları çok değerli. Ve Bülent’le birbirimize “söz ver” demeden verdiğimiz bir söz var. Sözümüz şu: En çok tiyatronun ve Müşfik hocanın bizden istediği şey: “Sahi olun, samimi olun”un ta kendisidir. İçinden geçtiğimiz, hikayenin ta kendisidir çünkü.Yazar bunu yaptığı için zaten çok başarılı reaksiyon alıyor.  Bu oyununda, özellikle tiyatronun biçimine bir önerme getiriyor. Seyirciye interaktif dediğimiz anlatılan oyunun sonunda ortaya çıkan şu önümüzde duran kayıt cihazıyla birlikte bir oyun armağan ediyor. Hem Luka Teo’ya oyun armağan ediyor, -kendi hayatının içinden geçtiği bir oyun- hem de seyirciye bir oyun armağan ediyor. Çünkü kendini kayda geçirip dinleme cesaretinde bulunduğu için bu kadar güzel yazmış. Özeleştiri yapmış Duşan Kovaçeviç.

Birey ve sistemin karşıtlığından bahsedebiliriz sanırım. “Oyunda işleyen bir sistem var ve siz ya onun bir parçası olmayı tercih edeceksiniz ya da karşı çıkıyorsanız susmayı bileceksiniz. “Bireylerin bilgi ve yetkinlikle değil, yöneticilere körü körüne bağlılık ve kıç yalamayla bir yere gelmelerini” söylemesi işte bugünün Türkiye’si.
Teo’nun cevabı var. “Ama öyle değil, ben öyle değil, ama, ama…” Bunlar palavra. Yıkılıyor orada aslında. Ayaklarım yerden kesiliyor, oyunda da öyle. Dün eleştirdiğimiz şey, bugün tebası olduğumuz şey olabilir. Sistem dediğin şey ne ki özünde diyor. Bu oyun onun için bugün, Türkiye’nin her yerinde; İstanbul’unda da, Çorum’un da da, Diyarbakır’ında da aynı uyaranı yapıyor. Her zaman iktidar denen bir şey var. Ya onun neferisin ya da onun düşmanısın. Suyuna gidersen, çok güzel, sırtını sıvazlıyorlar, sana yer açıyor. Karşı çıkarsan, sus diyor, elini ağzına götürüyor, kapatıyor. Daha da konuşursan, dışarı atıyor. Devam edersen dışardan konuşmaya, sistem yok ediyor. Bence herkes bu yüzden ürperiyor. Bu oyunu anti-komünist olarak değerlendirenler oldu. Büyük yanılgı. İşte yine dar kalıp bakma biçimleri bunlar. John Berger’in affına sığınarak ‘bakma biçimleri’ diyeceğim. Görmeye çalışmak yok. Ülkede her şeye bakıyoruz ya. Olup bitene, gelip geçene, inşaata, ölümlere bakıyoruz. Kendimize de bakıyoruz. Kendine iyi bak Türkiye.

Demek ki tiyatro, gitmeyene ölüyormuş. En iyi cevap ise, işini en iyi şekilde yapmaya devam etmek. Gücümüz bu.
Çok doğru, kesinlikle. Yaptığım neye değiyor diyor insan. Hayır, olmaya devam ediyor. Ben olmaya devam ediyorum. Şu ben olsaydım lafı var ya. Önce bir sen olsaydın kardeşim, onu konuşabilirdik. Karşımda sen yok ki, karşımda başkaları var, ezberler var, klişeler var, çoğunluk var. onların söylemi var ama sen yoksun. Az olmak değerlidir.

Oyunda Luka Laban söylüyor; ‘Ya onlara karşı olduğunu sanarak onlardansın ya da sahiden onlara karşısındır.’ Her durumda sistem dışında kalıyoruz aslında. Sözkonusu akımın iyi olduğunu savunan ve ona hizmet eden biriyseniz de günün birinde o sistem çöktüğünde siz yine dışında kalmış olursunuz ve size düşen sadece yüzleşmektir. Bertol Brecht’in bir sözü vardır; “Haksızlığa karşı bağırmak sesini çirkinleştirir insanın, öfkelenmek yüzünü”.
Sukûnet iyidir diye düşünüyorum. Müsadenizle 1999 deprmindeki AKUT örneğini vermek istiyorum. Bir amca, enkazdaki kızını çıkarsınlar diye AKUT’u oraya çağırıyor. Onlar ise başka bir enkazın başındalar. “Oraya gelemeyiz, çok tehlikeli” diyorlar. Amca da, “e sizin işiniz tehlike değil mi, can kurtarmak için gelmediniz mi” diyor. Onlar da “Evet amca ama can kurtarmak için hayatta kalmaya devam etmeye çalışıyoruz.” diyorlar. Sukûnet dediğim de o. İnsanoğlu evrimini tamamlamadı fakat en azından prangalarımızdan kurtulmak mümkün diye düşünüyorum. En başa dönüyorum, bunların tek çaresi de “kendi” olan bir şey inşaa edebilmek. Özgün, eşşiz, “unique”, tekrarlanamaz farklılıklarımızla aynılaşalım ve farklılıkların değerli olduğu bir dünya öngörelim. Onun peşinde olalım. Benzetmeye çalışarak değil. Her anlamıyla.

Sizi tanımak, dayatmalardan, saçmalıklardan, çirkinliklerden kuytunuza sığınarak kurtulmak gibiydi, çok güzeldi. Teşekkür ederim. İçimin sesi susmuyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here