Yıldız Kenter’in ardından…

Pınar Erol
2316 Görüntülenme

Dün hayatını kaybeden tiyatromuzun usta ismi Yıldız Kenter’in ardından, yazarımız Pınar Erol’un 60. sanat yılında kendisiyle gerçekleştirdiği söyleşiyi paylaşıyoruz…

Tiyatromuzun başı sağolsun…

TİYATRONUN YILDIZI 60. SANAT YILINI KUTLUYOR

Bu röportajı daha önce yapmak istemiştik. Ancak Yıldız Kenter gündemi boşuna işgal etmeyeyim, seneye 60. sanat yılımı kutlayacağım, o zaman görüşelim demişti. O zaman geldi. 12 Aralık 1948, Yıldız Kenter’in ilk profesyonel oyunu “Onikinci Gece”den bu yana koca bir 60 yıl geçti alkışlanası. Alkışlarken insanın ellerini kızartmak, acıtmak, avuçlarını patlatmak, ayağa kalkmak ve orada öylece kalmak, bu anı çoğaltmak isteyeceği… Yine de yetersiz kalacağı, ne yaparsa yapsın yeterince alkışlayamayacağını bildiği. Bir de 80. yaş gününü karşıladı Ekim ayında. İkisi için de minnettârım. İkisi de kutlu olsun. “Yaşamak benim için her zaman çalışmak oldu. Yaşamak savaşmaktı. Savaşın en güzelini tiyatroda keşfettim” diyorsunuz. Oysa dinlenmenizi isteyenler yaşam sebebinizi elinizden alıyorlar, cebinizdeki kabak çekirdeklerinden habersiz, ne gam! 13 Aralık’ta “Victoria” selamlayacak tiyatroseverleri 60. sanat yılınızın evsahibi olarak. Ve siz “Ben Anadolu” demeye devam edeceksiniz. Siz sahnede oldukça, biz koltukta sizi bütünleyeceğiz. Kabak çekirdeklerinizin hiç bitmemesini dileyerek… 

Farklı bir çocukluğunuz olmuş. Anneniz tiyatroyu düşünmenizde etken, babanız ise gizlice okula kaydettirecek kadar size inanmış… 

Çocukluğum için birkaç kelime kullansam sanki yeterli gibi geliyor bana: Yokluk, mutluluk, aşk ve sağlık. Yokluk herkeste olan bir şey o zaman ama bizimki pat pat pat pat diye biten bir şey; satılarak, yok edilerek, yenerek… Daha sonra oturduğumuz semtler… Annem İngiltere’den geldikten sonra evvela İstanbul’da, sonra Ankara’da oturduğumuz evler… İstanbul’da oturduğumuz yerleri hayal meyal anımsıyorum tabii. Şişli’de Hacımansur sokakta, 12 numaralı evde oturduk. Sonra 105 numaralı evde. Daha önce Üsküdar’da oturduk. Doğduğum köşkü falan hatırlamıyorum tabii. 

Konservatuvara başlamanız da olaylı oluyor.

Çünkü orası orospuların yetiştiği bir yer, özellikle bizim oturduğumuz semtlerde: Boşnak mahallesi, Hisariçi, Abidin Paşa Köşkü… Oralarda Musiki Muaallim olarak başlamış olan okulun adı iyi değildi. Atatürk’ün isteği doğrultusunda çok sevdiğim bir konservatuvara dönüştü orası. Ben de 43 yılında Atatürk’ün araladığı kapıdan sızabildim oraya ve hayatımın en mutlu dönemini yaşadım. Dayak yiyerek girdim, gizli gizli kaydettirdi babam. Sonra herkes sahip çıktı. 

Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidiyorsunuz ancak giderken babanızla biraz tatsız ayrılıyorsunuz… Dönüşünüz de üzüntü ve pişmanlık barındırıyor.

Tatsız ayrıldık maalesef. Bu “Hep Aşk Vardı” oyunumda var. Küçük bir veda partisiydi. N’olur içmeyin dedim babama. İçmem kızım, içmem yavrum dedi. Hep inanırdım ben babama, hep inandım. Geldim baktım, daha arkadaşlarım falan da gelmemişti. İçkisini sakladı, aldım cebinden, fark etti. Aramızda kavga çıktı. Bana bir tokat attı. “Git, gidersen gelme, gelirsen de beni bulma” dedi. Böyle bir acı ayrılık oldu. Sonra da ben ordayken öldü. Çok acılı günler yaşadım orada ve kalamadım daha fazla. Annemi, kızımı getirtebilirdim. Nedense dönmek istedim. Çünkü annem ısrarla kızımı bırakmadı. Yanlış mıydı, doğru muydu, geçmişe doğru spekülasyon yapmanın anlamı yok. Orada Joshua Logan’ın yanında çalışma imkânı yarattı bana supervisor’ım, ışık dâhisi dedikleri Jean Rosenthal. Müthiş bir kadındı. Ben döndüm…

Muhsin Ertuğrul yakışıksız biçimde işinden uzaklaştırılınca siz de Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılıp İstanbul’a geliyorsunuz.

Muhsin Bey’i tatsız bir biçimde çıkardılar. Niye böyle yapıyoruz anlamıyorum. Aynı şeyi ben de yaşadım; biliyorum. Muhsin Bey gibi bir adama, koşullar şöyle şöyle gelişti, durum budur üzgünüz, sizinle çalışamayacağız demek varken… Utandıkları için o utancı derine batırıyorlar, koyulaştırıyorlar utançlarını. Utanılmayacak bir şey değil yani. Bir pusula bırakıyorlar sadece. Ben de maaşımı almaya gidiyorum, bana kimse bir şey söylemiyor. Size maaş yok bu ay diyorlar. Aynı şeyi adını vermeyeceğim bir üniversiteyle yaşadım yine. Bana bir teklif geldi. Ben bu teklifi değerlendirmek istedim. Çünkü tiyatrodan pek bir şey almıyoruz. Sekiz senedir maaş falan almıyoruz. Durum böyle olunca, gittim dekanıma böyle böyle bir durum var, izin verir misiniz diye sordum. Tabii, siz bize bağlı değilsiniz dedi. Yani ben emekli olmuşum, geçici sözleşmelerle çalışıyorum orada. Başladım çalışmaya fakat okulda disiplin yok. Gidiyorsunuz derse, çalışacak mekân yok. Niye tiyatro bölümü açtılar bilmiyorum. Fazla öğrenci de yok para kazanmak için açtıklarını varsaysak. Sonra ben bir randevu istedim, böyle devam ederse ben buraya gelmek istemiyorum diyeceğim. Bunu öğrencilerime de söyledim. Herhalde bu biraz da yayıldı. Benden önce onlar son verdiler Mehmet’le (Birkiye) benim işime. Mehmet’e bir e-mail atmışlar. Fakat ben sizden ilk defa randevu istedim, konuşmak için, biz size döneceğiz dediniz, dönmediniz. Ondan sonra benim hiç haberim yok, öğrencilerden öğreniyorum. Ne kadar çirkin. Hazmedemedim ben bunu, bayağı ağır bir mektup yazdım, yolladım. Hâlâ cevap yok. 

Dolayısıyla Kent Oyuncuları’nın kurulmasına vesile oluyor bu vefasızlık. 

Tabii, tabii vesile o oldu. Yoksa bizim İstanbul’a geleceğimiz yoktu. Biz orada çok sıkı çalışıyorduk. Düşünüyorum şimdi “Finten” ve “Yağmurcu”yu oynuyorum. Turneye gidiyoruz “Yağmurcu”yla, geliyorum iki oyun “Finten” oynuyorum. Ertesi gün gene oynuyorum. Ertesi gün turneye gidiyorum. Muhsin Bey hazırlamış bizi bu hayata dedim. Çünkü biz üç sene haftada 12 oyun oynadık matine, suare. Bir gün tatilimiz vardı. Tiyatroyu yaptırmak için pişmanlık duydunuz mu diyorlar. Ben her yaptığıma pişman olan bir insanım aslında. Pişmanlık duymayanlara çok imreniyorum. Mesala bu lafı niye söyledim, niye öyle baktım yüzüne, biraz sert kaçtı galiba diyorum. Her yaptığıma pişman oluyorum. Hatta evin içinde bir yere giderken yok oraya gitmeyeyim şimdi şunu yapayım diyorum. Kendi kendimle durmadan münakaşa ediyorum, tartışıyorum, kızıyorum kendime, gülüyorum kendime. Hele şimdi Şükran yok, büsbütün oluyor o. 

1956’da Ankara Devlet Konservatuarı’na atanıyorsunuz, ilerleyen yıllarda da İstanbul Belediye Konservatuvarı ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nde bölüm başkanlığı ve hocalık yapıyorsunuz. Koç Üniversitesi’nde tiyatro dersleri veriyorsunuz. Neredeyse öğrenciniz olmayan tiyatrocu yok. Boşuna hocaların hocaları demiyorlar. Bu kadar uzun süre, bu kadar etkin bir görevde dilediğiniz gibi eğitim verebildiniz mi?

53 sene, tabii az zaman değil. Çok pırıltılı öğrencilerim oldu. Çok başarılı oldular, çok ödüller aldılar ama konservatuvar donanımı hiçbir üniversitede yok. Yani tam teşekküllü bir konservatuvar. Dans, jimnastik salonlarıyla, zaman zaman dışarıdan getireceğimiz hocalarla. Yani bir değişik esinti, çocuklara seçebilecekleri bir alternatif. Çünkü tiyatro eğitiminde en önemli şey kişiliği zedelememek. Orman gibidir tiyatro çalışması Nazım’ım dediği gibi. Herbirinin ayrı bir kişiliği var. Yani her biri, bir şeyi kendi sazıyla çalacak. O sazı geliştirmek önemli, akortunu iyi yapmak önemli. Ve onu, onun sazına göre yapmak önemli. Onun için bir öğrenciyle çalışmaya başladığınız zaman, tıpkı piyano, flüt, obua öğrencisi gibi, o öğrenciyle bir saz çalışır gibi çalışmak gerekiyor. O konuda elbette ki çok eksiklerimiz oldu. Dersler eksikti, okulun donanımı eksikti, hâlâ öyle. Ben çok şanslıydım, konservatuvarda yatılı okudum. Ve benim yatılı okuduğum dönemde özellikle Almanya’daki Yahudiler’den müthiş bir ilim bilim adamı, sanatçı akını oldu. 

1968’de yine badirelerle kavuşuyorsunuz Harbiye’deki binanıza, üstelik çözüm arayışlarınız da bitmiyor.

Para bulamıyoruz. Yapılırdı, yapılmazdı derken haciz geliyor. Satılmaya kalkılıyor. Evime haciz geliyor. Onların hepsini yaşadım ama şimdi gerçekten üzgünüm çünkü 80 yaşındayım; zamanım kalmadı. Tiyatroyu ayakta tutacak birileri lazım. Diyorum ki alın tiyatro olarak devam ettirin. Sizin olsun burası ama tiyatro olarak devam ettirmek kaydıyla. Bir de borçlarımızı ödeyeceksiniz. Kimse yanaşmıyor ama satarsam alıcısı var başka şeyler yapmak üzere. Bazı gazeteler yazarlar Yıldız Kenter’in ağlağışından da sıkıldık artık diye. Hâlbuki senede 250-300 bin lira olsa bu tiyatroyu yürütür. Bir para değil bazıları için. Çocukların oynayacak yeri yok. Hepsi bölünüyor, un ufak oluyor. Türkiye’de solun haline bakın. Sol un ufak oldu. Tiyatrolar da öyle; un ufağız. Çocuklar, gençler çok güzel şeyler yapan insanlar var ama hepsi 2 kişilik, 3 kişilik, 60 kişilik yerlere bölünerek oyunlar oynamaya çalışıyorlar. Güzel şeyler de yapıyorlar ama neden bu kadar paramparça olduk? Biraz tabii yapımızdan gelen bir şey var. Toplumsal olma nitelik ve niceliklerimiz çok güçlü değil galiba. Bireysel özgürlükler çok bölüyor bizi. Buraya başladığımız zaman bekçisine kadar herkesi ortak ettim ben. Şimdi beni mahkemeye veriyorlar hakkımızı ver diye. Burası kaç senedir ayakta ama nasıl ayakta duruyor? Nasıl çalışarak ayakta duruyor, nasıl uğraş vererek, nasıl turnelere çıkarak? Neler neler… Onun için tiyatro olarak devam etsin istiyorum. Hak etmeyene burayı satıp para vermek istemiyorum. Açık açık da söylüyorum. 

Şükran Güngör, uzun bir bekleyişinden sonra “Öfke”yi sahnelediğinizde kendisine de rol verilmesine çok seviniyor ama sonra biraz ürküyor…

İlk defa bir oyun sahneye koyuyorum. Tabii gördüğümü yapıyorum. Ben Ebert tarafından, Adler tarafından oyuncu olarak eğitildiğim için çok şanslıydım. Onlarınki oyuna tepeden bir bakış oluyor. Öyle bakmaya çalışıyorum ben de. Yani engel olacak şeyleri yok etmeye uğraşıyorum. Eğer bedeniyse bir beden dili yakalamaya çalışıyorum. Çünkü herkesin kendine ait bir tavrı vardır, onu korumaya çalışıyorum. Ama Şükran böyle çalışmaya alışmamış. Belki de çok uğraştığım için yorulup bıkıyorlar benden. Hâlbuki bu bir mumarese işi. Bir daha, bir daha, bir daha… Tıpkı piyano gibi, obua, flüt gibi… Çalışmayınca olmuyor. Tesadüfen olanlar oluyor. Yani şöhret oluyor. İnsanlar çabuk şöhret olabiliyorlar ama bir şeyi belli bir seviyede tutmak kolay bir şey değil. Bazen bir rolü bir buçuk, iki ay oynamıyorsunuz, tekrar geldiği zaman bakıyorsunuz geriye gitmişsiniz. Hadi, bu sefer yeniden başlıyorsunuz vokallerden. Diliniz duruyor, bedeniniz duruyor, geriliyorsunuz yani. Hiç bırakmamak gerekiyor. Öğrencilerden de işte bırakmayıp, ciddiye alıp, çalışan varsa -ki arada oluyor böyle öğrenciler- bunlar mutlaka bir yere geliyor. Gelmemelerine imkân yok. Çünkü her insanda oyunculuk yeteneği vardır. Her insan oynar çünkü. Her çocuk baktığınız zaman oyunculuğa başlar. Canı çok yanmadığı halde çok yanıyormuş gibi yapar. Canı yanar; hiç ağlamaz, gider annesini bulduğu zaman başlar ağlamaya. Sonra fark edilme zaafı var insanlarda. Bu çocukluktan başlayan bir şey. Beğenilme zaafı var. Hem zaaf hem hoş bir şey. Yani herkesin beğenmesini arzu etmek için herkesin ortak noktasını tutturman lazım. Yoksa ona gidince öyle, buna gidince böyle değil. Kolay bir iş değil, çok çalışmak gerekiyor. Belki tiyatroda çok para kazanmıyorsunuz ama tiyatronun verdiği başka bir güç, başka bir yastıklama, başka bir dayanak oluyor. Kimler var tiyatronun arkasında? Dönem dönem gelmiş devler var yani. Shakespeare’den tutun, daha geriye gitmiyorum, eski Yunan’a baktığınız zaman, Odipus’u alıp baktığınız zaman kaç bin sene ve aynı şey. İnsanlar hâlâ aynı şeyleri konuşuyorlar. İnsan her şeyi değiştiriyor; kendini değiştirmiyor. Hâlâ çalmak kötüdür diyoruz, hâlâ yalan söylemek iyi değildir diyoruz. Türkiye’yi benim temsil ettiğim Avrupa Müzik Festivali’nde yaptığım konuşmanın bir pasajında diyorum ki: “…Avrupa Birliği ile ilgili ben bunları bilemiyorum, anlayamıyorum; bir tek şey var öğrenmeye çalıştığım, ben oyuncuyum…” diyorum. Eğer yapabilirsek o pasajı da alacağım repertuvarıma. “Sesler ve Sözler” diye bir müzikli konuşma konseri. Yani şiirler, pasajlar, konuşmalar ama belki piyano belki keman eşliğinde. Oyuncu olarak kimsin sen? İnsanın ne kadar çok yüzü olduğunu görüyoruz ve bu bana has bir şey değil. O yüzden herkesin bir oyunculuk dersi almasında yarar görüyorum. Yani kendini görmek, kendini yakalamak. Bizim bu “Victoria” oyununda da var o. Alzheimerlı kadın, ben İtalyan değilim, Amerikalı da değilim, Afrika’lıyım, amaaan ben hepsiyim diyor. Yani farkında olmadan mesajlar veren bir bilinçsizliğin bilinci oyun tümüyle. Düşleriyle kadın küçücük küçücük halkalar oluşturuyor. Onlardan bir zincir oluşturuyor. O zincirin ucu öteki dünya ama öteki dünyaya o halkalardan mini zaferler kazanarak gidiyor. Mutlu gidiyor.  

Her rolde kendimi oynarım, çünkü saz bu saz. Kendini tanımadan başkasını çözüp oynayamazsın diyorsunuz. İçinizde binlercesi barınıyor. Sahnede hep kendini oynuyor diyenlere de yanıt olarak ne söylemek istersiniz? Ayrıca “Ben Anadolu” ve “Aşk Hep Vardı”da gerçekten Yıldız Kenter olarak sahnedesiniz.

Başınıza bir şey geldiği zaman; komik, trajedi, anlatırsınız bunu değil mi? Yahut bir yere geç kaldığınız zaman ah bu trafik, lanet olsun bu İstanbul’da yaşanmaz falan dersiniz. O yaşadığınızı anlatırken burada da yaşıyorsunuz. Yani anlatmak bir şeyi yaşamakla mümkün oluyor ancak. Ben kızımın nasıl ameliyat olduğunu anlatırken onu ameliyat olduğu zamandaki gibi yaşıyorum ve hissediyorum. Bunu hissetmemek mümkün değil. Ben annemin ölümünü düşündüğüm zaman bazen ağlıyorum, bazen kahkahalarda gülüyorum artık bazı şeylere. Annem 87 yaşındaydı öldüğünde. Bence çok erken öldü. Çünkü kafası pırıl pırıldı daha. İngiltere gibi konservatif bir dayanağı olan bir ülkede Elton John bir adamla evleniyor ve “sir” olabiliyor. Sanat bazı şeyleri olabilir kılıyor. Öyle bir şey getiriyor ki sanat, neden olmasın diyorsun. Nazım’ın o şiirini okuduğunuz zaman tiyatronun en alâsını görüyorsunuz orada; “… görmek, işitmek, duymak, düşünmek, konuşmak, koşmak…” tiyatro. “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine…” bir tiyatro. “Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi. Geceleyin ateşler içinde uyanarak eğilip ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi…” Şimdi bunlar tiyatro metni. İnanılmaz bir dramatik konstrüksiyou var çünkü. Benim işim insanla. Dili, dini, ırkı falan beni hiç ilgilendirmiyor. Bir insana ne olduğu, o olana karşı insanın ne yapıp ne yapmadığı ve nedenleri beni ilgilendiriyor. Ben de onlardan biriyim. Benim de hayatımda müthiş komik, müthiş trajik, traji-komik, dramatik olaylar oldu, yaşandı. Herkesin hayatı gibi benim hayatım da dramalar zinciri. Giderken engele takılmak… Hepimiz engelleniyoruz, hepimiz dramalar içindeyiz yani. Önemli olan onu takdim edebilmek.

Tiyatro yaşamınızın odağı… Geriye kalanlar tiyatrodan kalan zamana sığanlar ama hiç sızlanmıyorsunuz ömrünüzü tiyatroya adamaktan.

Ufak tefek pişmanlıklar oluyor tabii. Şu piyesi öyle yapmayacaktım. Orayı öyle oynamayacaktım filan gibi. 50. oyunda ay ben ne halt etmişim, böyle yapmam lazımdı diye bir şey buluyorum. Kimyager gibi her yeni seyirci bir tarafınızı dürtüklüyor. Sizi bir yana doğru yönlendirmek istiyor o da. Bazısı çok positif oluyor onların. Çok öğreniyorsunuz seyirciden. Hele eskiden, müthiş bir zamanlama alırdık seyirciden. Özellikle komedi oynadığınız zaman. Seyirciyi ip üstünde tutmak… Çıkartıyorsun, orada tutuyorsun. İşte o anı yakalamaya çalışıyorsunuz tiyatroda. Bu piyeste de (Victoria) var o. Anı yakalamam lazım diyor kadın. “Anı yaşayamıyorum” diyor. 

Tiyatroyu tanımlarken oyuncu ve seyircinin mutlak varlığından bahsediyorsunuz. Seyirci sizi bütünlüyor. Ya bütünleyemediğinde suç kimin? 

Onu paylaşıyoruz. Şurada Ermeni vatandaşların kaldığı bir huzurevi var. Onları kaybediyoruz zaman zaman, gidiyorlar yaşlı oldukları için. Fakat hepsi boş olur olmaz pencereden dışarıya bakıyor. Niye bakıyorlar dersiniz? Seyrediyorlar ve oradan her gün belli insanlar geçiyor. Karı koca geçiyor. Onları takip ediyor. Ne giymiş, onlara bakıyor. Kolkola gidiyorlar diyor. Ertesi gün geçerken yine bakıyor onlara yine öpecek mi diye. Hayır, münakaşa ederek gidiyorlar. Ne oldu acaba diyor. Ve yazmaya başlıyor. Radyo tiyatrosuna bayılırım ben. İyi yapılan bir radyo tiyatrosunu dinlediğiniz zaman oyuncuların sesinden, nefesinden soğuk mu, sıcak mı, nasıl bir fiziği var, sevecen mi, sinirli mi, kıskanç mı hepsini düşle siz yaratırsınız. Sadece sesten bunu alırsınız. Şimdi öyle değil, o düş gücü bitti. Televizyonun karşısına oturuyor, bakıyor, hadi onu beğenmiyor, öbürüne gidiyor. Her şey hazır, her şey karşında. Senin yaptığın bir şey yok. Tiyatroda o zorluk var. İnsan yaradılıştan tembeldir. Gelmiyor o zaman; hazırı var çünkü. Beğenmiyorum bunu diyor. Ha, bu daha iyi diyor. Tiyatro çalışma istiyor. Yani seyircinin isteyen bir gücü olması lâzım. Şöyle oyunlar, böyle şeyler. Yani ne istediğini bilmesi lâzım. Hayır, o gülmek istiyor genellikle. Ben güleryüzlü tiyatroya asla karşı değilim. Ne komediler oynadık ve ne komediler yazıldı. Ne farslar var. Tiyatro seyretmek bir hazırlık ve disiplin işi. Ne diyor? Hangi koşullar altında söylüyor? Bu koşullar başka olsaydı ne derdi? Sözler neden bu seslerle yükleniyor? Başka seslerle yüklense anlam farklı olurdu diyecek bir seyirci gördünüz mü? Şimdi bir seyirciye gidip ses mi önemlidir, söz mü deseniz; ses önemlidir der. Öyle bir ses yüklenir ki pozitif bir şey negatif olur aynı sözcükte. Bir vurgu, bir sözcüğün sonunu biraz yukarıda bırakmak, bir beklenti, minicik bir gerilim uyandırmak… Şimdi bizim yaptığımız doğaçlama aşağı yukarı. Küçük küçük anektodlar var ve seyirci kendisi de çıkaracak bu oyunda bazı şeyleri. O küçük geçiş noktalarını belirtmek, bir duygudan bir duyguya bir renkten bir renge, bir öyküden başka bir öyküye geçerken seyirciyi dürtmek… 

Çıtayı kim yükseltiyor seyirci mi, oyuncu mu? Oyuncunun iyi oyun oynama ile seyircinin iyi oyun izleme arzusu ne denli buluşuyor?

Buluşuyor tabii. Buluşmaz olur mu? Türk insanı çok yetenekli ama çok çalışkan insanlar değiller. Düşünün kü konservatuvar açıldıktan sonra Atatürk’ün isteğiyle kısacık bir zaman sonra Avrupa’daki meslektaşlara eş işler çıkarıldı müzikte, operada, enstrümanda, tiyatroda. Dışardan insanlar geldiler, seyrettiler Türk oyunlarını seneler evvel. Şaşkınlıklar içinde kaldılar. Büyük bir aşamadır bu. İdil’ler, Suna’lar, hep Cumhuriyet çocukları bunlar. Konservatuvardan sonra yetişmiş insanlar. Onun için çalışılınca aksi mümkün değil, yalnız yetenek hiçbir şey ifade etmiyor. 

Kimi zaman başyapıtlar boş koltuklara oynanırken kimi zaman da oynamasa daha iyi olurdu denilen ve gişe yapan seçimleriniz olmuş. Yüzlerce Türk ve yabancı yazarın oynlarını sahnelediniz/oynadınız. Repertuvar oluştururken ne denli özgürsünüz? 

Repertuvar yapmak çok zordu bizim için her zaman. Bir defa ekonomik güçlüğü vardı. Ekonomi deyince her şey giriyor içine. Dekor giriyor, kostüm giriyor, kadro giriyor, reklam giriyor. En çok reklam giriyor. Ben artık sıkılıyorum bundan. Gidip de acaba şu yazıyı yolluyorum, şu resmi basar mısınız falan demeye. Biraz ilgi göstersinler istiyorum. Gelsinler, biraz sorsunlar. 

Dünya Tiyatro Günü’nde tüm öğrencileriniz size bir sürpriz hazırlamışlardı. Hakkı Devrim bu seyircinin, tiyatronun, tiyatrocunun, bütünüyle Türkiye’nin Yıldız Kenter’den özür dileme, gönül alma ayiniydi demiş. Siz özrü kabul ettiniz mi?

O ara benim için çok kötü yazı yazan bir hanım vardı. Bana hemen haber geldi. Kişiselleştirildiği zaman karışmak istemem, onun için hiç okumam fakat sanıyorum ki bu, okuyanları rahatsız etti. Öyle bir şey yaptılardı o zaman. Yani onu hissettim; bundan dolayı yaptıklarını. Güzel bir dayanışmaydı. 

Ortaya çıkarıdığınız, var ettiğiniz kadınlar, kişilikler oyun bitince yok oluyor. Bu sizi hüzünlendirmiyor mu? Maria Callas, Pembe Kadın, Kibele ve niceleri bir vardı, bir yoktu… Yaşayan bir iş yapıyorsunuz ama öncesi, sonrası yok; o an var sadece. Her gün yeniden inşaa etmek gerekiyor. Bugün yaptığınız yarına somut olarak kalmıyor. Hiç olmamış gibi yeniden başlıyor… 

Kardan heykeller yapıyoruz, eriyor. Herkeste kalıcı olma isteği var ama bende yok o. Bir şeyler yapıp gitmek üzere geldim ben herhalde dünyaya. Bir süre yaşayacağım beni sevenlerin kafasında. Şükran ölmedi. Şükran bende yaşıyor. Ama ben ölünce Şükran ölecek, bitecek. Bir gerçek var. Doğum, ölüm. Önemli olan aradaki zaman; yaşam. O yaşamı insanca tamamlamak. Ben öğrencilere ne öğretiyorum? Olduklarından bir adım daha iyi olmalarını, insan olarak her şeyden evvel. Algılama, değerlendirme olarak, düş ve düşün gücü olarak. Tiyatroyu çalıştığınız zaman kendi malzemeleriniz bunlar oluyor. Bizim oyunlarımız çekilmedi. Kaç defa Kültür Bakanlığı’na gittim, dedim bazı oyunlar var, bunların Bakanlık’ça zapt edilmesi lazımdır. Özel tiyatroların, Devlet Tiyatroları’nın unutulmaz oyunları var. Hiçbirisi yok ortada. Dış ülkede öyle değil; hemen zapt ediliyor. Ben bunu çok düşündüm ama bu para meselesi. Yapamıyorsun, devlet hiç yapmadı. “Maria Callas”a baktığınız zaman “her şeyim var; sesim, bantlarım, şu rolüm, bu rolüm… Biz olsak da olmasak da dünya dönüp gidecek ama bir gerçek var; biz dünyayı daha iyi, daha güzel bir dünya yapıyoruz” diyor. Ben buna katılıyorum. Olduğum sürece dünyayı daha iyi, daha güzel, insanları daha düş gücüne sahip, bedenine sahip, tenine sahip, kendini iyi idare eden, kendini gören, değerlendiren, kendini işe yarar kılan hale getirmek istiyorum. Bunun için işte ne kadar zaman bahşedildi ise size o zamanı değerlendirmek… Sonra good bye… 

Hak ettiğiniz öyle çok ödülünüz var ki… Yani sırtınızdaki kırbaçların sayısı bir hayli fazla. Hangisinin yükü, anlamı daha büyük? 

Bir karar almışlar galiba; O’na ödül vermeyelim artık diye. Ödül almak zaafın takdiri gibi. Şair Nigar ne diyor: “Takdir edilmek insanın hoşuna gidiyor.” Bunun aksi mümkün mü? Ne kadar yakışmış bu elbise, saçların ne güzel olmuş… Bir şey giydiğimiz zaman yürüyüşümüz değişir. Giyinik olmadığımız zaman kara gözlük falan takarız. Bu her insanda olan bir şey. Fark edilmek, beğenilmek, takdir edilmek. Zaaf da değil aslında; insani bir duygu. Onu anlatmaya çalışıyorum. Zaafa dönüştürmemek lazım. O zaafları güce dönüştürmek lazım bir şey yaparak. 

Öğrencileriniz, yani meslektaşlarınızla ilişkiniz, alışverişiniz nasıl? Onların başarısı sizin başarınız demek. “Onlar artık benim hocalarım gibi oldu. Onlardan o kadar çok şey öğreniyorum ki… Onlarla beraber olmak da benim özgürlüğüm…” diyorsunuz. Usta çırak ilişkisinin içiçeliğini anlatabilir misiniz? 

Ben ustaların yanında oynadım mezun olduktan sonra. “Onikinci Gece”yi oynadığım zaman ne kadar şanslıydım. Melek Ökte, Salih Canar, Cüneyt Gökçer, Ragıp Haykır, Şahap Akalın, Ertuğrul İlgin. Bunların hepsi başka türlü bir kabiliyetti fışkıran Ebert’in elinde. Ben onların arasına girdim. Ben konservatuvarda okurken balon gibi şiştim böyle ve onların arasında “Onikinci Gece”yi oynadığım zaman bir iğne battı bana, söndüm. Sonra o balonu şişirmeye başladım gene. Asıl öğrenciliğim ondan sonra başladı ve devam ediyor. Onun için ihtiyarlamamam lazım. İhtiyar öğrenci olmaz. 

Bizimle paylaştığınız her şey için çok teşekkür ederim. İhtiyarlamayacağınızı biliyorum. Benim 30-40 yaşında ihtiyarlamış nice arkadaşım var. Onlara hep sizi örnek gösteriyorum. Nice yıllara… 

 

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku