Yokluğun Kabulü Varlığın İspatıdır… Oyun Atölyesi’nden “Kral Lear“

Tolga Polat
410 Görüntülenme
Yokluğun Kabulü Varlığın İspatıdır… Oyun Atölyesi’nden “Kral Lear“

“Güç, antidepresan ve kaygı giderici bir ilaçtır. Çünkü güç, liderlerin beyinlerinde testosteronu artırır; testosteron beyindeki kimyasal haberci dopamini artırarak iyimserliğe, stratejik düşünmeye ve ‘önseziye’ yol açar. Ancak denetlenmemişse veya süresi çok uzunsa, neredeyse kaçınılmaz olarak beyin işlevlerini çarpıtarak yargı bozukluğuna, vazgeçilmezlik yanılgısına, risklere karşı kör olmaya ve duygusal duyarsızlığa yol açar…” 

Profesör Ian Robertson, “Zafer Sarhoşluğu” adlı çalışmasında “güç” kavramını böyle özetliyor… Shakespeare’in Kral Lear’i iktidar aymazlığını insanın doğası üzerinden sorgularken; yozlaşan dünyanın çaresi olmayan çöküşünü de güç kavramı üzerinden ele almaktadır… Oyunun kurgusu, karakterleri, evrenselliği ve insani boyutu, Shakespeare’in hiçbir tragedyasında görülmeyen ölçüdedir… Özellikle grotesk özellikler ve tragedya-komedya ikilemi, Kral Lear’in kendine özgü yapısının içinde yer alarak eseri farklı kılmaktadır… Yıkımın kaçınılmaz olduğu ve alternatif bir düzen biçiminin önerilmediği oyunu, diğer tragedyalarından ayıran temel özellik ise umutsuzluktur… Umut kavramının tam karşısında, bireyin yaşam gücünü azaltan, çevreyle etkileşimini etkileyen, kendi yeterliliklerini görebilmesini ve kullanabilmesini engelleyebilen olumsuz bir düşünce ve çaresiz bir duygu durumu olan “umutsuzluk” Lear tragedyasının şüphesiz ana merkezidir… 

Kral Lear, yaşlandığı gerekçesiyle topraklarını üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir ve bu paylaşımın eşit ve adil olması için kızlarının kendisini ne kadar sevdiklerini söylemelerini ister… Büyük ve ortanca kızları süslü laflarla sevgilerini ifade edip kendilerini kanıtlar, fakat gerçek sevginin süslü laflarla anlatılamayacağına inanan Cordelia önce yanıt vermez, daha sonra dürüstlükle kurduğu sevgi cümleleri de Lear’i memnun etmez…. Lear’de onu evlatlıktan reddederek, topraklarını diğer kızları arasında paylaştırır… Bu haksız paylaşım mutlak hakimiyeti elde etmek isteyen diğer kızları için bir fırsattır…

Shakespeare, oyunda önce bozduğu sonra yeniden kurduğu düzenle insana ilişkin temel sorunları yerel bir çerçeve içinde evrensel boyutlarda irdelemeğe çalışmış; insana özgü ilişki ve değer yargılarını, karşıtlarını da göz önüne alarak ortaya koymuştur…  İktidar ve güç paylaşımının neden olduğu ihanet ve entrikalarla örülü oyun, orta çağ’ dan günümüz insanının güç ve iktidar tutkusuna gönderme yaparak, retorik bir yarışın grotesk eleştirisini yansıtmaktadır… Jan Kott’un da dediği gibi “Grotesk, trajediden daha acımasızdır.”  

Lear efsanesi bir peri masalı olarak da elbette yorumlanabilir… Cordelia’nın bir Külkedisi figürü olduğu varsayımı üzerinden, iki kız kardeşi Goneril ve Regan’ın açgözlülüğü, Cordelia’nın alçakgönüllülüğü karşısında kaybedecektir… Sevginin bir belagat yarışmasına sokulması seksen yaşında bir ihtiyar için olağan sayılabilir… Kocamış da olsa bir kralın böyle bir şeye kalkışması, üstelik gerçek sevgiye değil de buram buram ikiyüzlülük kokan aşırı sevgi gösterisine ödün vermesi, elbette otoritenin duygusal hezeyana kapıldığının bir göstergesidir…  Dalkavukluğun binbir çeşidi ile karşı karşıya gelmiş olmasına rağmen, bu yanılgıya kapılan Lear, bir baba olarak suçlu olmasının yanında asıl iktidarın gücüne sahip bir lider olarak suçlu konumdadır… Nasıl bir hataya düştüğünü doğanın ona karşı gelmesi ile anlayan Lear için fırtına, kendi ruhunun da bir yansımasıdır… Şiddetli fırtına Lear’ın psikolojik ve duygusal kaosunu yansıtırken, bir başka anlamda fırtınanın gücü, yarattığı siyasi boşluğun ve kargaşanın da bir göstergesidir… İnsanın çöküşüne tanık olan acımasız doğa, Kral Lear’de olduğu gibi eylemde etkin rol oynamaktadır… Doğa, iktidar sorunsalına Lear’in zihin boşluklarını doldurarak bir anlamda aydınlanmasını sağlayarak yanıt vermektedir…

“Ve gök gürledi… -Sen her şeysin dediler bana. -Yalan! Her şeysem niye üşüyorum?”

Dedi… Ve aklı Kendi lanetiyle zehirlendi.”

Kral Lear, iktidarın vahşiliğini ve iktidarın kendisiyken mağduruna  dönüşen insanı anlatır…

Oyun Atölyesi tarafından duyurulduğu ilk günden beri merakla beklenen oyunun tanıtımından bu sözler… Muharrem Özcan’ın fark yaratan rejisi, ve Haluk Bilginer’in sade ve akıcı çevirisi ile sahnelenen oyun, kapalı gişe devam etmekte… Elbette bu başarıda tüm ekibin yanı sıra usta oyuncu Bilginer’in merakla beklenen “Lear” performansının da etkisi de var…. 

Tekrar Kral Lear’i izlediğimde geçmişe gidiyorum ve bugüne kadar izlediğim tüm Lear performansları gözümde tekrar canlanıyor… 1997 yılında Aya İrini’de Richard Eyre’in yönetiminden İngiltere Ulusal Kraliyet Tiyatrosu yapımı olarak izlediğim ve hayran kaldığım Ian Holm’ün mükemmel yorumu hala aklımda… 2003 yılında Akm’de İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı olarak sahnelenen ve uzay çağı atmosferinde, bir tür yürünerek oynanan okuma tiyatrosu kıvamında izlediğim iş insanı Lear sonrası, 2012 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenen görsel Lear yorumu ve 2013 yılında Globe Tiyatrosu’ndan yine Aya İrini’de izlemiş olduğum sempatik Lear yorumu, ve  2014 yılında da sitilize bir yorum olarak izlediğim Tiyatro Oyunbaz’ın Lear’i üzerine 2018’de Bilginer’in yorumu ekleniyor… İçsel imgelerini yavaş yavaş yol alırcasına, sırasıyla ve özenle kugulayan Bilginer, dikkat çeken bir performans sunuyor… Mizahın trajedinin tersi bir dille alay eden tarafını ortaya koyan Bilginer, Gogol’ün “Çarpık bir buruna değil, sakat ve sahte bir ruha gülelim” benzetmesini uygun olarak Lear’in mizahını bugüne özgü eleştirisini de getirerek ustalıkla yansıtıyor…

Bilginer’e genç ve sınırlı sayıda bir kadro eşlik etmekte… Gloucester yorumu ile Arif Pişkin Kent yorumu ile Deniz Celiloğlu ve Edgar yorumu ile Onur Özaydın’ın öne çıktığı oyunda Goneril da  Berfu Öngören Regan da Hare Sürel‘i Victor Hugo’nun “Nankörlük denilen canavarın iki başı vardır, biri Goneril biri Regan olmak üzere” yorumuna karşın oldukça masum bulduğumu belirtmek isterim… Fiziksel eylemlerinde yarattıkları şiddet ve acımasızlık, duygu durumlarında zaman zaman karşılığını bulamıyor… Nazlı Bulum’un Cordelia yorumu ise  gerçekçi olmasının yanında fazla dingin kalırken, Edmund yorumu ile Kaan Turgut yüksek enerjisi ile sahneyi dolduruyor… Diğer rollerde Sertan Müsellim, Efe Tunçer ve Hüseyin Sevimli yönetmen Özcan’ın dinamik yorumuna uyum sağlayan bir performans sunuyorlar… Özellikle erkek oyuncular arasındaki etkin frekans’ın bütüne olumlu katkısını görmemek mümkün değil… Yönetmen Özcan’ın dinamik rejisi, alışkın olduğumuz geleneksel ve ağdalı bir dille çevrili temposuz ve bitmek bilmeyen yorumların çok dışında kalan bir çalışma… Soytarıyı tüm oyunculara dağıtan metafor ise oyunun bence en özel sürprizi… 

Dramatik yapının seyirciye aktarımında adeta köprü vazifesi gören ve anların bütünlüğünü sağlayan özgün müzik Tolga Çebi’ye estetik bütünlüğe katkı sağlayan sahne/kostüm tasarımı Özlem Karabay’a ve oyunun bir oyuncusu gibi olan, ışık tasarımı Kemal Yiğitcan’a, oyuncuların devinimliliğine önemli bir katkı sağlayan koreografi ile hareket düzeni ise Tamer Serkan Subaşı ve Orçun Okurgan’a ait…

Doğal dünyanın muhteşem güçlerine ve acımazlığına karşın, zayıflığını ve önemsizliğini fark eden Lear’ in hikayesi Oyun Atölyesinin ve Bilginer’in yorumu ile sezonun öne çıkan, izlenmesi gereken yapımlarından… 

Shakespeare’in dört büyük tragedyasından biri olan Lear, insan doğasının yüz yıllardır değişmeyen bencillikleri ve menfaatlerine ayna tutarak, “Bir şeyin varlığını reddetmek aslında onun varlığını koşulsuz kabul etmektir.” önermesi ile ve bir anlamda yokluğun kabulü varlığın ispatı olarak, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden asırlar boyu sahnelenmeye devam edecektir…

Benzer Yazılar

Bu web sitesi size daha iyi bir performans sunmak için cookie kullanmaktadır. kabul edin Devamını Oku