KÜLTÜR SANAT-SEN ÇALIŞTAY KONUŞMASI KAMU SANAT KURUMLARI VE ÖZEL TİYATROLAR

••• İktidarın sanata yaklaşımı ve TÜSAK hakkında söylenecekler söylendi.

Ama kör ve sağır bir duvar karşısındayız.

Demek ki mücadeleyi her yönden sürdürmek gerekiyor. Tepki göstermek doğrudur, ama yeterli olmayabilir. Çünkü tepkilerimize rağmen, o tarihi soru hala karşımızda duruyor: Ne yapmalı?…

Bana sorarsanız, bütüncül bir anlayış, bir sistem geliştirmeliyiz. “İşte, bakın doğrusu budur” diyebilmeliyiz. “Uygar ve çağdaş olan budur” diyebilmeliyiz. Bunu başarabilmeliyiz.

Sistem arayışları hiç olmadı demiyorum. Bunu söylersem o alanda emek vermiş sanatçılara haksızlık ederim. Arayışlar ve girişimler oldu. Biliyorsunuz, çeşitli yapılanma ve yasa taslakları hazırlandı. Bunlardan en geniş kapsamlısı da, benim 16 ay süren genel müdürlüğüm sırasındadır.

Ancak işin temelinde ciddi bazı eksikler vardı.

Teknik anlamdaki eksikliklerden sözetmiyorum. Onlar konuşulur, tartışılır, giderilir.

••• Ama örneğin şu gerçeği çoğumuz uzun yıllar gözden kaçırdık:

Gözlemlerime göre: Bir sanat kurumunun yapısal yenilenmesi için, sanat çevresinde bu konudaki düşüncenin kristalize olması lazım. Sonra benimsenmesi lazım. Yani mutabakat halinde ortaya somut bir öneri konması lazım.

Sonra da bu önerinin 3 katmanda samimiyetle kabul görmesi lazım:

Çalışanlar, yöneticiler ve siyasal erk.

Ne yazık ki, sanatçılar genellikle konulara uzak durdular. Zaman zaman altına imza attıkları şeyi, kapıdan çıkar çıkmaz unuttular…

Kurum üst yöneticileri konuya yakın durmadılar.  Kimileri tahta çıkma hevesiyle, kimileri de tahtını koruma kaygısıyla yan çizdiler. İktidarın dümen suyuna girdiler. Bir değişim, dönüşüme, bir tazelenmeye, bir yeniden yapılandırmaya el vermediler.

Siyasiler de yeterince angaje olmadılar, hızlı ve kararlı davranmadılar…

Hepsinin istisnaları vardır tabii ama, ben genel çizgiden sözediyorum.

Bu yüzden kurumlarımızı anlamlı bir şekilde yeniden yapılandırmayı başaramadık. Bu başarısızlık, aşınma ve yıpranmayı hızlandırdı. Çifte standart, özdenetim yoksunluğu, gündelik siyaset ve omurgasızlık, kurumları cılızlaştırıp savunmasız bıraktı.

Ve işte, sonuçta yıkımcıların eline düştük…

••• Bir başka eksikliğimiz de, çocukluk hastalıklarımız ve kurum ya da grup şovenizmi oldu sanırım.

Gelişigüzel birkaç örnekle yetineyim:

Örneğin kurum mensupları, Özerk Sanat Konseyi girişimine uzak durdular.

DT çalışanları yeniden yapılanma ve yasa konusunda, gündelik olayların telaşından, bilgi edinmeyi ve düşünce üretmeyi unuttular.

Opera, Tiyatronun yasasına eşlik etmekte, deyim yerindeyse zorlandı, ayağını sürüdü.

Şehir Tiyatroları uzun yıllar bir yönetmelikle yönetilme hafifliğine karşı çıkmayı başaramadı.

Özel tiyatrolar mantıksız bir destek yönetmeliğine çaresizlikten boyun eğdiler.

Sivil toplum örgütlerinin, genel başkanlarını bir makama getirme lobisi gibi çalıştıkları oldu.

Çalıştay gerekirken herkes kurultay düzenledi; herkes laf kapmaya ve bir dokun bin ah işit derdini dökmeye çabaladı.

Bazı kurum yöneticileri, sorunların irdelenmesi için tartışma alanı açmaktan bile çekindi.

Örtük sansür ve çıkar gruplarına servis yapıldı.

Kimileri de yeniden yapılanma hedefi yerine, kitle kuyrukçuluğunu ve biat ömrü uzatırı seçtiler.

Hepimizin aklı zaman zaman armudun sapıyla üzümün çöpündeydi.

Bu tesbitleri yaparken, kimseyi şahsen hedef almıyorum, polemik peşinde değilim. Ama çok gerekirse örneklerini de verebilirim.

Uzatmayalım: Bir gemisini kurtaran kaptan masalı tekrar tekrar yaşandı.

••• İşte sanat çevresinde ortak bilincin eksik olduğu bu ortamda, emek verip çözüm ortaya koymaya çalışanların emekleri de, maalesef kalabalığın gündelik konuşmaları arasında gürültüye gitti.

••• Ama hatalar tekrarlanmak için değil, ders almak içindir.

Ben derim ki: Bireysel ilişki düzeyinde günü kurtarmayı, kurum ve grup şovenizmini, biat ve sadaka kültürünü, ihale ve rantın cazibesini bir yana bırakmanın zamanıdır. Elbirliğiyle ülkenin sanat alanlarını güvence altına alacak bütüncül bir yapılanmaya gitmek artık kaçınılmazdır.

Karşımızdaki duvar, zaten artık hiç kimsenin, hiçbir kurumun tek başına paçasını kurtarmasına olanak tanımıyorsa; bu, belki de çocukluk hastalıklarımızı aşmak, bütünü düşünmek için bir fırsattır diye düşünüyorum.

Bu gözlemler ışığında, dayanak oluşturabilecek iki girişime dikkatinizi çekmek isterim:

1. Çok önceleri yol almış, 2009’da belgelenmiş olan “Özerk Sanat Konseyi Yasa Tasarısı Taslağı”,

2. Çok kısa bir süre önce Türkiye Barolar Birliği’nin çağrısıyla yola çıkmış olan ve 2023’ün vizyonunu oluşturmayı hedefleyen “Hukuk-Sanat İşbirliği Protokolü”.

Özerk Sanat Konseyi girişimi, tüm sanat alanlarından ve ilgili sivil toplum örgütlerinden temsilcilerin oluşturduğu bir mutabakat metnidir. Paydaşları burada saymaya imkan yok. Hazırlanmış olan ve internette yeralan taslak, gerçek bir emek ürünüdür. Üzerinde tartışılacak olsa bile, bütüncül bir kavrayış adına sağlam bir tartışma zeminidir.

Türkiye Barolar Birliği’nin niyet deklarasyonunun paydaşları ise, şimdilik Sanatçılar Girişimi, Tiyatro Platformu, TOBAV ve İŞTİSAN olarak görünüyor. Bu da yine çok geniş bir paydaşlar toplamı anlamına gelir. Ortak deklarasyondan bir cümleyi hatırlatayım:

“Türkiye’deki sanat üretiminin yasal güvence altına alınması yönünde örgütlenecek bir çalıştay ve sanatsal-sosyal-siyasal alanlarda ortaklaşa organize edilecek etkinliklerle daha çağdaş ve özgür bir Türkiye için mücadele yükseltilecektir”

Bu cümleyi, ben sorumluluk taşıyan bütün sanatçılar için bir fırsat olarak değerlendiriyorum.

••• Gelin şurada şöyle çabucak bir hayalini kuralım:

Hayal bu ya, anayasamızda şöyle yazıyor: Bilim ve sanat özgürdür. Kurumları özerktir. Devlet bilimi ve sanatı destekler.

Demokratik yöntemlerle oluşmuş, idari ve mali özerkliğe sahip bir kurumumuz var. Adı “Türkiye Özerk Sanat Kurumu”.

Kurum, demokratik yöntemlerle oluştuğu gibi, üstelik siyasetin etkilerinden olabildiğince uzak kalabilmesi için Cumhurbaşkanlığı ile ilgilendirilmiş…

Kurumun sanat alanlarına ilişkin alt bölümleri var. Bu bölümlerin  tutarlı incelemesi ve önerisi ile her türlü ödenek, destek, nakdi ve ayni yardım bu Kurum tarafından sağlanıyor…

Yani artık Bakanlık koridorlarında çadır kurmak, ulûfe beklemek yok…

“Bu işlerin parasını biz veriyoruz, parayı veren düdüğü çalar” da yok…

Hayalimdeki o Kurum, öylesine tutarlı ve kucaklayıcıdır ki, işlevlere uygun destek kategorileri oluşturmuştur: Tam ödenek, yüzdeli ödenek, sezonluk destek, proje bazında destek, kadro tahsisi, kira ödemesi, atölye katkısı ve hatta kurumlaştırma ve benzeri…

Kurumun kaynakları açısından, hayalim birden bir paradoksa dönüşüyor: Çünkü kaynaklar, tam da TÜSAK’ta belirtildiği gibidir… Yıkımcılık olarak nitelendirdiğim o taslakta, paranın nereden geleceği çok iyi düşünülmüş.

Yani artık o kaynaklar, yıkımcılığın ve rantın emrine değil, insana yatırımın ve yaratıcılığın hizmetine sunulacaktır…

Hayal etmeyi sürdürüyorum: Mevcut ve kurulacak tüm ödenekli sanat kurumları, özerklik anlayışı ile yerinden yönetilecek birimler olarak algılanıyor.

İster Edirne’de olsun ister Ardahan’da, ister tam ödenekli olsun ister proje ödenekli, her türlü kuruluş ve girişim, bu Özerk Sanat Kurumu ile yüzyüze.

İster devlet, ister şehir, ister özel, ister amatör, her yapı kendi öz erkine sahip.

Yani artık Ankara’daki bir “otorite” tarafından yönetilen, ucu bucağı görünmez genel müdürlükler yok…

“Onu oyna, bunu oynama / Seni tayin ettim, seni etmedim / Sana izin verdim, sana vermedim” diyen padişahlar da yok…

65 yaşına kadar oturduğu koltuğa kazık kakmak isteğiyle, iktidarların hizmetine soyunacak oryantaller de yok…

Ödenekli birimlerin her birinin kendi yönetimi var. Bu yönetimler de 3 ya da 4 yıl süreli.

Hayal işte dedik ya: Bu süre içinde yapmak istediklerini projelendirecek. Repertuvarını engelsiz belirleyecek. Önceden bütçesini ve kadrosunu bilecek. Parayı tahtaya ve beze mi, yoksa insanlara mı harcayacağına karar verecek. Projelerini istediği sırayla gerçekleştirecek. Ve en önemlisi, haketmek için yarışacak.

Ancak, müzmin şikayetimiz olan şişkinleşmeyi önlemek için, sahne sayısı ve kadrosu sınırlı rasyonel biçimde olacak.

Yani artık bankamatik hakaretleri yok; ama padişahla iyi ilişkiler kurup arazi olmak da yok…

Yani artık ömür boyu büyüklerin tercihine göre oradan oraya savrulmak yok; sahiplenmek, proje üretmek ve haketmek var…

Yani artık edilgenlik faslından memuriyet psikolojisine sürüklenmek yok; ekip ruhuyla araştırmak, çalışmak ve yaratmak var…

Yani artık özgür, özerk ve ve özgün sanat üretimi var…

Hayale daldınız mı, bazan uzar gider. Biz şöyle bir parmak şıklatıp kendimizi uyandıralım ve önümüzdeki süreçte, ödevimiz ne olmalı ona bakalım. Münasebetsizliklerle mücadele edeceğiz şüphesiz. Ama büyük ödevimiz nedir? Ne yapmalı?

••• Kanımca önümüzdeki ödev, anayasal çerçeveden başlayarak, uygar ve çağdaş yasalarla:

Kaynak dağılımını sağlayan özerk bir çatı kurumun oluşturulması,

Sanat kurum ve kuruluşlarına ayrılacak ödenek ve desteklerin, maddi ve ayni yardımların, çeşitlendirilmesi ve objektif kıstaslara bağlanması,

Mevcut ve kurulacak sanat kurumlarının her birinin, rasyonel bir yerinden yönetim anlayışı içinde özerk birimlere dönüştürülmesi,

Yönetim kademelerinin demokratik yöntemlerle belirlenmesi, süreli olması ve pozitif bir yarış atmosferi içinde özgürce üretmelerinin sağlanmasıdır.

Bunların başarılabilmesi için Özerk Sanat Sanat Konseyi taslağı ve benzeri birikimleri heybemize koyup, bu ülkenin aydın sanatçıları, hukukçuları, sendikacıları ve sivilleri olarak, demir çarık demir asa, 2023’e doğru yola çıkmalıyız.

Teşekkür ederim.

 

19.02.2014

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here