Yavuz Pak

Craft Tiyatro’nun “Yutmak” oyunu, hem estetik veçhelerindeki titizlik ve seyir keyfi hem de düşünsel veçhelerindeki derinlik ile tiyatral bir şölen olarak iki sezondur büyük bir ilgi görüyor. “Yutmak”, başarılı rejisi ve muhteşem oyunculuklarıyla bütünleşen sahne tasarımı, kostümleri, ışığı ve müzikleri ile inşa ettiği tiyatral uzamda, günümüz kadınının ontolojik yapısına ve çağımızın insanının yutmak ve yutmamak arasındaki bıçak sırtı dengede sürdürdüğü varoluş mücadelesine ışık tutuyor.

“Yutmak”ın yönetmeni İbrahim Çiçek, oyuncuları Başak Daşman, Ece Dizdar ve Merve Dizdar ile oyun üzerine konuştuk.

Yazar Stef Smith ile nasıl tanıştınız?
İbrahim Çiçek: Ben Craft’ta 6 yıldır çalışıyorum ve bol bol oyun okuyorum. Özellikle de İngiliz oyunlarını ve bir gün Yutmak çıktı karşıma.

Yazar oyunun metnine dair yorumda rejinin elini tamamen serbest bırakıyor galiba?
İbrahim Çiçek: Oyunun başında “istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz” diyor Smith. Sessizlik dahi yazmıyor tekstte ve hiçbir parantez yok. Tabii böyle dümdüz bir metin olunca yorumlamak da zor oluyor çünkü metni uygun biçimde parçalara ayırıp taşımak zorundasınız sahneye. Ama iyi ki hiç müdahale etmemiş rejiye. Böylece tamamen benim hayalim oldu oyun.

Yutmak sizin yönettiğiniz ilk oyun ve ilk oyununu yöneten biri için mucizevi bir başarıya imza attığınız söylenebilir. Sizi reji yapmaya iten Yutmak’ın metni mi oldu peki?
İbrahim Çiçek: Aslında öyle değil pek. Ben bir oyun yapmak istiyordum ve bu süreçte karşıma çıkan çarpıcı bir metin olduğu için Yutmak’ı değerlendirdim. İpek Bilgin ile çalışıyorum ben. Ben O’ndan kadına ve insana değer vermeyi öğrendim. Bu süreçte bu olguyu yansıtacak bir tekst arıyordum ve bu Yutmak oldu. Karakterlerin her birinin kendi yolculuğu çok değerli benim için rejide. Yutmak bu anlamda da iyi bir tekstti. Üç karakterin de hikayelerinin gelişimlerini vermek ve onlara karşı sonuna kadar dürüst olmak istedim.

İbrahim Çiçek

İlk rejinizi Craft gibi tiyatral üretimi ile son derece saygın, ayrıksı ve ekol olmuş bir tiyatronun çatısı altında yapmak gerçekten büyük bir şans. Bir o kadar da cesaret istiyor diyebilir misiniz? Ve ilk oyununuzda Craft’ın çizgisini yakalayabilmeyi nasıl başardınız?
İbrahim Çiçek: Evet. Çağ Çalışkur ve İpek Bilgin’e teşekkür borçluyum bana bu fırsatı verdikleri için. Ben zaten Craft Akademi’de eğitim aldım. Dolayısıyla Çağ ve İpek ile bol bol zaman geçirdim. Tamamen bir usta-çırak ilişkisinin sonucu bana güvenilmesi ve bu oyunun bana teslim edilmesi. Çok zor bir metindi ama şahane üç oyuncuyla çalıştım. Umarım hayatım boyunca çok defa çalışırım onlarla. Öncelikle onlara ve sonra yardımcı yönetmenim Güven Murat Akpınar’a çok şey borçluyum.

Metnin birbirinden bağımsız ve kategorik olarak ayrıştırılabilecek üç ayrı kadın figürü var. Her bir oyuncu kendisine ayrılmış bir bölmede oynayarak başlıyor oyuna ve monologlarla açılıp diyaloglara yönelen metinde olduğu gibi, değişken ve dinamik unsurlarla kurguladığınız tiyatral uzam da bu yapıyla birebir örtüşüyor. Mekanı belirleyen paravanlar, kutular açılıp kapanarak adeta metinle birlikte yol alıyorlar. Bu kategorik farklılıkları uzamsal olarak  “yutmayı” nasıl başardınız?
İbrahim Çiçek: Ben genelde olduğu gibi, sanata da analitik bakmaya çalışan bir insanım. Oyunun kafamda oluşan minik bir geometrisi var. Kullanılan küplerin her biri farklı renkte ve karakterlerin hayatlarına dair bir şeyleri yansıtıyorlar aslında. Zamansızlık ve mekansızlık aslında kurgulamaya çalıştığım şey. Oyunun bir zemini yok, kesin çizgileri yok, şahsa ait eşya yok, birebir gerçeği olan hiçbir şey yok. Böyle bir soyutlama üstünden aslında ortak derde, yalnızlığa doğru yol aldık hep birlikte.

Ece Hanım, sizin eliniz kırıldı prova sürecinde. Çok zor oldu mu Anna’yı çıkartmak? Ece Dizdar: Evet maalesef elim kırıldı ama bu işin fiziksel boyutu. Bu kırık yüzünden oyunu bırakmak aklımın ucundan bile geçmedi. Ameliyat ve ardından uzun bir fizik tedavi süreci geçirdim. Ama yılmadım. Sağ elim sarılı ve askıda olarak oynadım bir sezon oyunu. Bu bizim hikayemizin bir parçasına dönüştü aslında. Pelikanın kanadının kırık olduğunu düşündüm hep.
İbrahim Çiçek:  Ece’nin o dirayeti oyunu bir iş olmaktan çıkarıp, ona tutkuyla bağlanmamızı sağladı diyebiliriz.
Ece Dizdar: Şimdi geriye dönüp baktığımda, zor olarak hatırladığım şey o değil. Duygusal olarak Anna’ya hazırlanmak benim için hayatımdaki en zorlu süreçlerden biri oldu. Çok sancılı bir süreçte, hatta bir ara bırakmaya kalktım. Çok zor bir rol ve o rolün hakkını vermek etik olarak çok değerli benim için. Çok ama çok hassas bir kadın Anna. Dünyadaki bütün acılardan kendini sorumlu tutacak kadar hassas bir yapısı var ve daha fazla acı yaratmamak için kendisini eve kapatıyor. Ben de hassas bir insanım ama Anna’nın hassasiyeti inanılmaz bir boyutta. Bazı roller vardır, provada bitiremezsiniz o rolü. Ben hala o hassasiyeti tam olarak anlayabildiğimi düşünmüyorum. Hala Anna ile yolculuğum devam ediyor ve oyun benim için her oynadığımda katman katman açılmaya devam ediyor. Oynadıkça biraz daha anlıyorum ve büyüyor kendi içimde. Diğer karakterle için de aynı şeyi söyleyebilirim. Sam de Rebecca da çok derinlikli roller ve biz oynarken keşfetmeye devam ediyoruz.

Ece Dizdar

Anna’nın nihayet evden çıktığı anda agorafobi o kadar iyi yansıtıldı ki…
Ece Dizdar: Evet bunu duymak çok hoş ama bunun on kat daha fazlasını duyumsuyor bence Anna. Dürüst olmak istiyorum. Bir oyuncunun o anı tam olarak anlayabilmesi için çok yoğunlaşması gerek karaktere. Ben deneyimlerimle, duygumla daha da çalışmaya devam edeceğimi hissediyorum Anna’yı.

Pelikan adeta sahnede gibiydi sizin yaratımınızla… Fasulyeyi yuttuğunu gördük oturduğumuz yerden… Nasıl yarattınız bu illüzyonu?
Ece Dizdar: Evet, pelikanı bulduğumu söyleyebilirim. Bir oyundan sonra bir seyirci “O pelikan size ne kadar güzel bakıyordu” dedi. Bu çok hoşuma gitmişti. Pelikanın bana bakışını gösterebilmem güzel bir duygu. Gerçekte pelikan var mıydı? Ben onu görüyorum ve bana göre o sahnede. Ama pencere kapalıydı ve cam tek parçaydı. Nasıl uçtu dışarı? İyileşmek için bunu mu hayal etti Anna?
İbrahim Çiçek: Evet… Aslında pelikan Anna’nın kendisi! Aslında o fasulyeyi kendisine yediriyor. Müthiş bir illüzyon tabii bu. Anna için var olduğundan seyirci için de var oluyor o pelikan. Ama aslında pencere kapalı ve uçan bir varlık yok.

Diğerlerinden farkı olarak, Anna politik bir karakter ve bir sanatçı geçmişi var. Sizce onu daha zor ve derinlikli bir yolculuğa götüren yanları bunlar mı?
Ece Dizdar: Evet, tam da bu özellikleri Anna’yı bu kadar hassas kılıyor zaten. Biz bu oyunun provalarını yaparken dört bir yanımızda bombalar patlıyordu. Sadece prova sürecinde, benim evime 250-300 metre mesafede üç tane bomba patladı. Diğer yanda ülke de dünya da ekonomik, sosyal yapısı itibarıyla köklü değişimlere uğruyor, mülteci sorunu yaşanıyor vb. Yaşanan binlerce acı var. Bunların hepsini içime sığdırabiliyor muyum acaba diye çok düşündüm.

Politik duruşu ve sanatçı duyarlılığı Anna’nın iyileşme sürecini de çok zorlu kılıyor ve içsel yolculuğunda şiddetin dışavurumu çok daha güçlü. En çok kağıt havluyu bu yüzden siz kullanıyorsunuz oyunda sanırım?
Ece Dizdar: Evet. Çünkü Anna sıfır noktasına dönmeye çalışıyor. Kendisine en şeffaf haliyle yeni bir yuva yapmaya çalışıyor. Ampulleri söküyor, duvar kağıtlarını, parkeleri, dolapların kapılarını söküyor. Anna sıfır noktasına ulaşmaya çalıştığı için en çok kağıt havluyu ben kullanıyorum. Bir oyunda kağıtta sıkıntı yaşadık, açılmadı benim havlum. Ben de en az kullanan Merve olduğu için, O’nun evine girip aldım kaçtım.

Tüm acıları üzerine alınmak bir sanatçı duyarlılığı tabii. Sanatçıların da dünyayı değiştiremediklerini düşündükleri zamanlarda açık ya da gizli intiharlara yöneldiklerini biliyoruz.
Ece Dizdar: Elbette, Anna da ziyadesiyle sanatçı hassasiyeti taşıyor. Net olarak altını çizmiyoruz ama eski bir dansçı kendisi. Zaten oyunda da kendisini oyalamak için yaptığı şeyler de hem estetik işler.

Ve Samantha… Çok farklı ve büyüleyici bir kimlik. Sam’i tüm sahiciliğiyle sahneye taşımak oldukça zorlu bir çaba olsa gerek. Bir kadın bedenine sahipken erkek bedenine girmek isteyen ve bunun için fiziksel görünümünü değiştiren bir travestinin iç yolculuğunu onu yaşayan için bile yeterince sancılı iken, Merve Dizdar bu sancılı süreci sahneye başarıyla yansıtıyor. Çok cesaret isteyen bir rol. Nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Merve Dizdar: Gerçekten hiç kolay değildi ama çok çalıştık ve Sam’in gerçekliğini yaşatmak istedik sahnede. Bu tek başına başarılabilecek bir iş değil. Yönetmenimiz İbrahim’in ve Başak ile Ece’nin katkıları ve destekleriyle mümkün olabildi. Çok zorlu bir süreçti. İbrahim diğer arkadaşlara karakter çalıştırırken, ben hala beden çalışıyordum. Kendi bedenimin de dışına çıkmak zorunda idim çünkü bir kadını oynamıyorum. İnanın, bu rolü çalışırken bildiğim her şeyi unutup, sıfırdan başladım diyebilirim. Evet çok çalıştık, hep birlikte çalıştık ve birlikte çıkarttık Sam’i sahneye.

Sam karakteri hem zorlu hem de bıçak sırtı gerçekten. Nasıl hazırlandınız rolünüze?
Merve Dizdar: Benim ilk büyük rolüm bu tiyatroda. Evet, oldukça zorlayan bir karakter. Araştırma yaptım, iki tane kitap okudum, Benim Çocuğum adlı belgeseli izledim. Ve bol bol düşündüm. İki buçuk ay boyunca sürekli Sam’i düşündüm diyebilirim. Dozu biraz fazla kaçırılsa karikatüre dönüşecek, biraz az kaçırılsa sahnede yok olacak bir rol. O yüzden dengeyi tutturmak çok önemli idi.

Merve Dizdar

Sam’in dayak yediği sahne inanılmaz gerçekçi idi. Sanki birkaç kişi tarafından gerçekten acımasızca bir saldırıya uğradığını seyrettik acı içinde. Benzer biçimde dans sahnesinde de bedeniniz bir erkeğin bedenine bürünüyor.
Merve Dizdar:  Çok teşekkürler. Çok fazla çalışmak durumunda kaldık özellikle bu sahneler için. İbrahim’le kaç defa baştan aldığımızı hatırlamıyorum. Her seferinde biraz daha erkek bedenine evrilerek Sam’i yaklaştım sanırım. Final sahnesi ve dayak yediğim sahne benim için çok özeldi diyebilirim.

Oyunla ilgili yorumlarda biraz da çekingen bir dille “kadın bedenine sıkışmış bir erkek” ifadesine rastlıyoruz sıklıkla. Oysa toplumsal cinsiyet literatüründe bir cinsel yönelim olarak Samantha açıkça bir “travesti”. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, Türkiye’nin eşcinsellik alanında yetiştirdiği en önemli entelektüellerinden biri ve yıllarca dünyanın en büyük eşcinsel örgütü ILGA’nın genel sekreterliğini yürütmüş olan Kürşad Kahramanoğlu, eşcinsel kimliğin alenen ifade edilmesinin bu konudaki farkındalığı sağlayacak en önemli tavır olacağını söyler. Siz ne dersiniz?
İbrahim Çiçek: Kürşad Kahramanoğlu İpek Bilgin’in çok yakın arkadaşıydı. Oyunumuza davet etmiştik ama maalesef izleyemedi. Oyunda bir kadın bedeni üzerinde ortaya çıkan bir erkek ruhunu sahneye yansıttık. Zaten kadın bedeninde bir erkekten bahsettiğimiz için, bu bir travesti. Sam kendisini böyle tanımlayamadığı için kullanılmadı bu tanım bir bakıma. Bu alanda oldukça fazla çalışmaları olan ve oyunlar yapan bir tiyatro olarak Craft’ın böyle bir çekincesi yok tabii ki…

Bugün kadın sorununa dair oyunlar yapmak bile cesaret isterken, eşcinselliği sahneye hem de bu denli başarılı biçimde yansıtan oyunlar yapabilmek daha büyük bir cesaret gerektiriyor. Sam nasıl tepkiler alıyor?
Merve Dizdar: Hemen her oyundan sonra çok güzel yorumlar geliyor izleyicilerden. Özellikle bir trans arkadaşım “Bizi görünür kıldığınız için çok teşekkür ederiz” diye bir mesaj atmıştı. Çok etkilenmiştim.
Ece Dizdar: Sanat iyileştirir derken klişe gibi algılanıyor belki ama, gerçekten sanat iyileştirir. İnsanların kendilerini tiyatro üzerinden ifade etmeleri, orada varolmaları bile çok kıymetli bu anlamda.

Ve Rebecca…Rebecca rolüne hazırlanma süreciniz nasıl geçti Başak Hanım? Rebecca’nın içsel yolculuğunda sizi en çok neler etkiledi?
Başak Daşman: Psikolojik ve duygusal olarak zorlu bir süreçti.  O güne kadar hayatını sorgulamadan yaşadığı için, bir an da hiçbir işe yaramadığını hissetmesiyle başlıyor yolculuğu ve bunun getirdiği derin çaresizlik ve kaybolmuşluk hissiyle devam ediyor. ”Galiba sadece görmek istediğim şeyleri görüyorum” diyor bir yerde. Bu cümle beni çok etkiledi mesela. Çünkü ben kendimi bildim bileli her şeyi sorgulayan bir karakter olsam da, bu cümleyle aramızda bir ortaklık buldum Rebecca ile. Bambaşka iki kadın olsak da bu cümlede buluştuğumuz bir yer var mesela. Kendime daha iyi davranmam gerektiğini öğreniyorum Rebecca ile haşır neşir olduğum her anda.

 

Başak Daşman

Sahnede muhteşem bir sahicilikle hayat verdiğiniz Rebecca, gerçekte üç karakterden en kadınsı olanı. Güzel ve seksi bir kadın ve bu özellikleriyle öne çıkmayı, hatta yaşamını bu özellikleri üzerinden biçimlendirmeyi tercih etmiş bir kadın. Sizce Rebecca’nın hayata bakışı bir sosyal öğrenme sürecinin sonucu mudur?
Başak Daşman: Elbette. Ancak kişisel tercihler de hayatımızı şekillendiriyor çok daha büyük bir oranda bence. Ben de güzel bir kız çocuğuydum ve hep bununla anılıyordum. Bunu fark ettiğimde hoşuma gitmedi bu durum ve belki de bunun da etkisiyle çok şey okuyup öğrenmenin peşinde oldum her zaman. Sosyal öğrenmeler hayatımızı şekillendiriyor ama zeka, farkındalık ve fark yaratma isteğiyle ona karşı koymayı seçebiliriz.

Sistemin normalize ettiği ve tektipleştirdiği kadın tipolojisini simgeleyen bir kadın olarak Rebecca, birlikte olduğu erkek üzerinden hayatı anlamlandırıyor ve erkeğin gidişiyle birlikte yaşamı altüst oluyor. Uçurumun kıyısına gelen bu kadını iyileşmeye yönelten nedir sizce?
Başak Daşman: Diğer iki kadın en çok. Anna yı evinden dışarı çıkarmaya çalışmaya başlıyor önce, sırf temelde bir işe yarama isteği yüzünden. Sonra arkadaşlığa dönüşüyor ilişkileri ve dokunuyorlar birbirlerine. Yardım ettiğini ya da birine dokunduğunu hissediyor. Sam ile olan ilişkisinde ise, Sam’in olduğu kişiyi gerçekten gördüğünde kırılıyor tamamen.  Rebecca’yı fark ediyor, hayatta bilmediği, hakkında hiç düşünmediği neler olduğunu görüyor. Sam, “Ben buradayım kaçmıyorum buradayım” diyor ve Rebecca tüm dünyanın cinsiyetçi baskısına rağmen bununla savaşan ve kaçmayan Sam i gördüğünde, kendini de güçlü hissediyor. O zaman ben de kaçmıyorum, buradayım, hazırım diyor.

Duygusal yanı ağır basan Rebecca’nın Sam ile yakınlaşması yaşamla ve kendisiyle bir inatlaşmayı mı ifade ediyor? Rebecca hayatının kalan kısmında bu iyileşmenin etkisiyle daha güçlü bir kadın olmayı başarabilecek mi?
Başak Daşman: Bir inatlaşma olduğunu düşünmüyorum. Aslında yine akışına kapılıyor hayatın. Yine kendisi karar vermiyor ve önüne sunulanın peşinden gidiyor, ta ki aslında bir biçimde kandırıldığını anlayana kadar Sam tarafından da ve asıl orada fark ediyor, kendi kararlarını kendisinin vermesi gerektiğini. Bunu yapabilmesi için de gerçekten bakmayı ve görmeyi öğrenmesi gerektiğini. Bence daha güçlü bir kadın oldu bile…

Oynarken defalarca gözleriniz doluyor ama gözyaşlarınızı tutuyorsunuz. Seyirci sizin bedeninizde ve özellikle gözlerinizde yıkılmışlığı, acıyı ve çaresizliği yaşıyor. Bu büyülü sahiciliği nasıl kurguladınız?
Başak Daşman: Teşekkür ederim öncelikle. Ancak biraz zor bir soru. Yıllar boyunca kendimle ve karşılaştığım herkesle kurmaya çalıştığım ve çoğunlukla da becerebildiğime inandığım empati sayesinde herhalde.

Yönetmen ve diğer oyuncu arkadaşlarınızla çalışmak nasıldı?
Başak Daşman: Böyle zor bir oyunu duygusal olarak birbirimizi yıpratmadan çıkarmayı başarmış olmak müthiş bir şey bence. Pek rastlanır bir durum değildir. Hâlâ her gün birbirimizden bir şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.

Evrensel bir metin olarak, bugün bu coğrafyaya dair bir söz söylüyor mu sizce “Yutmak”?
İbrahim Çiçek: Yanlış anlaşılma ihtimali olsa da söylemeliyim ki, belli bir coğrafyanın derdini anlatmaya çalışan bir insan değilim. Bir İngiliz oyunu ile bir Türk oyunu arasında fark göremiyorum bu yüzden. Bir kadın, bir erkek ya da daha genel olarak bir insan hikayesi anlatılırken, herhangi bir oyundaki herhangi bir karakterin “biricik” olması gerektiğine inanıyorum. Anna sadece Anna, Rebecca sadece Rebecca ve Sam sadece Sam benim için. Bu insanlar hiçbir coğrafyaya ya da genetiğe ait değiller. Bu nedenle, bu coğrafyaya dair bir söz söylemiyorum özel olarak ama insanlığa dair şunu söylemek istiyorum: Her birimiz dünyanın merkeziyiz ve kendi biricikliğimizle yaşıyoruz. Farklılıklara saygı duyarak yan yana yaşamayı bilmek insanlık için, biricikliğimizi koruyabilmek için çok önemli.

Yutmak, yaşamda karşılaştığımız gerçekleri yutmak ve sindirmek gibi mi yorumlanmalı sizce? Yutamadığımızda mı yaşamdan kopuyor muyuz?
İbrahim Çiçek: Benim için “yutmak”, bir dönüşüm sürecinin nedenini anlatıyor. Yaşamda yutmak, sindirmek zorunda kaldığımız pek çok şey var. Ama ben oyuna negatif bir yerden yaklaşmadım. Simgesel yutuşlar var: Kan yutarak özgürleşmek gibi;  kötücül olanı alıp içimizde tutmak yerine onu içimizde yok etmek önemli olan. Her üç karakter de yuttuklarını sindirmiyorlar, iyileşmek için bir yara bandı yapıştırıyorlar kendilerine…

Çok teşekkür ederim. Yutmak’ın yolu açık olsun…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here