Yavuz Pak

Grimm Kardeşler’in 19. yüzyılda uyarladığı Hansel ile Gretel, çocuklar için hoş bir masaldır. Ama pek çok masal gibi, gerçekliğin üzerini örterek hakikâtin gizlenmesi için yazılmıştır. Zira, Geç Ortaçağ’da Avrupa’da yaşanan kıtlık, savaş, salgın hastalıklar vb. gerekçelerle ailelerin çocuklarını ormanlara bırakarak ölüme terk edişleri, tarihin anımsanmak istenmeyen, acıtan gerçeklerindendir. Ve masalın ilk baskısında olduğu gibi, kocasını, çocukları ormana bırakmaya ikna eden bir üvey anne değil, çocukların öz annesidir. Haluk Bilginer, çok yerinde bir kararla, Neil LaBute’un In a “Forest, Dark and Deep” (Karanlık, Derin Bir Ormanda) adlı oyununu, “Hansel ile Gretel’in Öteki Hikâyesi” olarak yeniden adlandırırken oyunun ruhunu olduğu kadar, görünenin ardındaki gerçeği arama çabasını da yansıtıyor.

Yüce iyilik ancak korkunç kötülüğün gösterilmesi ile ortaya çıkar” diyen Neil LaBute, günümüz tiyatrosunun “provakatif” yazarlarından biri. İlk kez 2011’de Londra’da sahnelenen oyunda, polisiye gerilim havasındaki olay örgüsü, gerçekte toplumsal/tarihsel bir tartışmanın çevresinde başarıyla dolanıyor. Oyunun giderek artan temposu içinde olgusal sorgulamaları metnin merkezine ustaca yerleştiren Neil LaBute, ahlâk, etik, inanç, aşk, seks, aile, tabu gibi kavramları sorgulamaya açıyor ve günümüz insanın psikolojik veçhelerinden toplumsal yaşamın politik, ideolojik ve felsefi veçhelerine uzanıyor kıvrak zekâsıyla. Son derece gerçekçi bir üslûpla modern kent toplumunu teşhir etmek için, içindekilerin kentten soyutlanarak kendileriyle yüzleşecekleri bir mekânı, ıssız bir orman evini tercih ediyor. Hansel ile Gretel masalındaki gibi…

“İstediğin kadar ebleh, gerizekâlı ol. Sınavların hepsinde sıç batır. Yine de altında Cadillac’la hava atabilirsin. Al sana “Amerikan rüyası!!!” (*) Bu replik, oyunun en çarpıcı repliklerinden biri ve iki kardeş üzerinden yansıtılan çatışmanın özünü oluşturuyor. Zira, LaBute’un pek gerçekçi biçimde tasvir ettiği Amerika’nın ‘Batı’sı, iki karşıt olguyu çağrıştırır: Bir yandan, Bobby’nin mirasçısı olduğu, maden arayıcılarının, çiftçilerin, kovboyların cenneti olmuş, uçsuz bucaksız ilkel ‘Batı’yı; öte yandan, gelişmiş bilim, sanat ve teknolojiyle bezeli, aşırı boyutlarda kentleşmiş, bireyler arasındaki “sıçan yarışı”nın amansızca sürdüğü Betty’nin uygar Batı’sını… Birbirinden bütünüyle kopmuş iki karşıt “Amerikalı kimliği”nin göstergeleri… Bobby, ahlâki değerleri ağzına sakız etmiş, onları sıkı sıkıya savunan ama gerçekte bu kuralları bulduğu her fırsatta çiğneyen, toplumsal kuralları sorgulamaktan aciz, aklının değil dürtülerinin rehberliğinde yaşayan bencil, çıkarcı, ırkçı, cinsiyetçi, görgüsüz ve kaba bir karakter olarak Amerikan muhafazakârlığının ve cehaletinin tipik bir temsilcisi. Tapındığı dinin kutsal kitabından dahi bihaber, savunduğu kutsal değerlerin en ağır günahlarından biri sayılan enseste bile teşne bir ilkellik haliyle, dilinden düşürmediği sinkaflı küfürlerle yaşayan, bilgiye ve sanata karşı, son derece kompleksli bir “makbul Amerikan vatandaşı”. Fakrında olduğu pek az şeyden biri, bu haliyle politik/toplumsal iktidarın gözdesi oluşu. Ve Betty… Kardeşinin taşıdığı tüm özelliklerin zıddını bünyesinde taşıyan, aklın, bilimin, sanatın ışığında etik bir duruşa sahip olmak için çabalayan bir karakter.  Betty’nin de kendince ihtirasları, hırsları, arzulanmak, sevilmek gibi insani duyguları var ama muhafazakâr toplumsal yapı içinde dilediği gibi yaşaması, özgür ilişkiler kurması hiçbir zaman mümkün olamıyor. Zira önce ailesi, sonra çevresi tarafından sürekli baskılanıyor. Toplumsal yapının ve iktidarın sürekli ötekileştirerek kendisi üzerinde inşa ettiği tahakkümü bilinçle kıramadığı için kendi doğrularını gizlice yaşamak durumunda kalıyor. Bu yapı onu gerçekleri saklamaya, üzerini örtmeye, gizlemeye zorluyor. Genlerinde, kendisi gibi düşünmeyen ve davranmayan, toplumun yapısına aykırı yaşam biçimlerini linç etmek gibi bir geleneğin varolduğu Amerikan toplumu, Betty’nin şahsında “kadın, aydın, sanatçı” kimliklerini iğdiş ediyor. “Küçük Amerika” olma rüyası yarım asır sonra gerçekleşen bu coğrafyaya bakınca, oyun kişileri ve yaşadıkları hiç yabancı gelmiyor değil mi?

Oyun, bu toplumsal/tarihsel miras üzerinde biçimlenen iki yaşam tarzını bugüne olağanüstü bir başarıyla sahneye taşırken, Bobby ile Betty’nin temsil ettikleri toplumsal cepheler arasındaki yarığın orta yerinde kültürel farklılığı tayin eden ahlâk/etik ikiliğini yerleştiriyor. “Etik, çoğu zaman ahlâk sözcüğünün bir tercümesi olarak kullanılsa da, gerçekte ahlâktan farklı ve bağımsız bir ontolojik kökene sahip.  Ethos sözcüğü, norm ya da ahlâk anlamına gelmeden önce, aslında iki şeyi imler: Ethos ikamettir ve bu ikamete karşılık düşen bir varolma tarzı ve bir eylem ilkesi arasındaki özdeşliği kuran bir düşünüştür.” (1) Yani, ahlâk yerel, etik evrenseldir; ahlâk dayatmacı, etik iradidir; ahlâk baskıcı, etik özgürleştiricidir. Dolayısıyla, ahlâk tarih boyunca iktidara içkindir, etik ise iktidarın dışında ve hatta karşısında konumlanır. Etik hem sanatın hem de politikanın üzerinde egemendir. “Etik daha doğrusu günümüzün etik dönemeci, bir yaşam biçimi, bir var olma tarzıdır ancak bu biçim, ahlâkın temeli olan olgu/yasa, olan/olması gereken ayrımını içermez; tam tersine ayrımsız, ikiliklerin birbirleriyle özdeş oldukları bir alan vardır artık. Bu alanda yargı mercii, yasanın gücü karşısında alçalır, seçim hakkını ortadan kaldıran yasa herkesi zorunlu kısıtlamalara tabi tutar.” (2)

Etik-ahlâk ikiliğinin ötesinde, “Hansel ile Gretel’in Öteki Hikâyesi”, modernizm-postmodernizm çatışmasının hakikatine dair bir sorgulama niteliğinde. “Modernist toplum geleneklere, dine, ahlâka göre değil; evrensel kurallara, hukuka, bilinçli, rasyonel, bilimsel ölçütlere göre biçimlenmiş, insanın sürekli ilerlemesini hedefleyen Aydınlanma Felsefesini benimsemiştir. Postmodernizm ise modernizmi tüm kazanımlarıyla birlikte tarih sahnesinden silmek üzere yola çıkan ve hakikat, akıl, kimlik ve nesnellikten; evrensel ilerleme, bilimsel açıklamanın meşruiyet kaynağı olan büyük anlatılardan ve temel gerçeklikten kuşku duyan bir düşünce tarzıdır.” (3) Bilimsel kuşkudan “bilimden kuşkuya” doğru hızla yol alan postmodern iktidarların, kolayca hükmedebilmek için insanı ve toplumu “alıklaştırma” çabaları, evrensel ve yerel boyutta endüstriyel koyun sürüleri üretmekten başka bir şey hedeflemiyor özünde. Kendi kararlarını alabilen özneler yerine iktidara körü körüne itaat eden koyun sürülerinin iradesine bel bağlıyor iktidarlar. Postmodern hegemonya, üçüncü bin yılda Ortaçağ’ın en gerici güçlerini yeniden hortlatarak yol alırken, Bobby ve Betty, en gerçek, en çıplak halleriyle insanlık tarihinin karanlık ve aydınlık yüzleri olarak karşı karşıya geliyorlar.

 

Tiyatro, yaşadığı çağın sorunlarını öncü bir bakış açısıyla ele alarak, toplumsal yaşamın değişen süreçlerinden kendini soyutlamadan, her zaman için gelişen insana yönelik sorunları akılcı, muhalif, eleştirel bir tutumla ele almadan kendisini var edemez. Oyun Atölyesi, bir kez daha zamanın ve toplumun ruhuna denk düşen bir oyunu, estetik bir zenginlikle sahnesine taşıyor. Haluk Bilginer’in, günümüz Türkçe’sine ve oyunun yarattığı evrenin havasına son derece uygun bir biçimde yaptığı çeviri, argo sözcüklerde ve küfürlerde bile batmayacak kadar başarılı. Rejide Ali Altuğ, metnin temasına hizmet eden bir yorumla, olayların gerilimi arasında olguları öne çıkartmayı başarıyor ve son derece dinamik bir oyun koyuyor sahneye. Ayça Bingöl, her türlü abartıdan uzak, sahici oyunculuğuyla Betty’nin iç dünyasındaki çalkantıları olduğu kadar, yaşadığı tüm hezeyanlara rağmen koruduğu kimliğini de sahneye yansıtarak unutulmaz bir performans sergiliyor. Salih Bademci, Bobby karakterini içselleştirerek başarıyla yorumluyor ve beden dilini, mimiklerini çok iyi kullanarak yeteneğini sahneye taşıyor. Fiziksel olarak temas ettikleri kavga sahnesi başta olmak üzere gerçekçilikleri ve uyumları ile göz dolduruyor oyuncular ve oyunun başarısındaki emekleri çok büyük. Böylesi zorlu bir metni son derece yüksek bir tempoyla oynayarak seyirciyi 90 dakika boyunca sahneye odaklamayı başarıyorlar ve ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar. Sahne tasarımı, tüm detaylarıyla oyunun gerçekçi yapısını yansıtan, hatta yansıtmakla kalmayıp, adeta belirleyen bir güzelliğe sahip. Barış Dinçel, muhteşem tasarımıyla yine aklını ve zekâsını sergiliyor. Gülay Yiğitcan’ın video tasarımları oyunun çatışmacı özünü perçinleyip gerilimi beslerken, Kemal Yiğitcan ışık tasarımıyla görselliğin başarısını bütünlüyor. Tolga Çebi imzası taşıyan müzikler oyunun ruhunu besliyor.

Unutulmamalı ki, bizden saklanan yaşamdır. “Bugüne dek yasakladıkları tek şey gerçekliğin kendisidir” diyor Nietzsche. (4) Ve yeryüzünü duyumsayanlardan nefret ediyorlar. Bir çatlak olmalı, bizi yaşamla buluşturacak; çatlatmalı duvarı. Duvarı çatlatacak olan sanatın gücüdür belki de. “Hansel ile Gratel’in Öteki Hikâyesi”, metninden rejisine, oyunculuğundan tekniğine varan bir diyalektik bütünsellik ile bizden saklanan yaşamı gün ışığına çıkartmayı başarıyor. Başarılı ve etkileyici bir tiyatro oyunu olarak, estetik biçim ve üslûp kaygısıyla birlikte insanı, toplumu ve bütün bir yaşamı sorgulayarak, kendi varlık temelini bularak ve görünenin ardındaki gerçekliği çarpıcı bir dille sunarak çatlatıyor duvarı…

Kaynakça:

  • Rancière, Jacques. “Estetiğin Huzursuzluğu”, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012
  • Rancière, Jacques. a.g.e.
  • Eagleton, Terry. “Postmodernizm Yansımaları”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999
  • Young, Julian. “Nietzsche”, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015
  • (*) Hansel İle Gretel’in Öteki Hikâyesi oyun teksti

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here